Gece, Geceyi Bilenleri Korkutur – Yayla Boztaş

Gece, Geceyi Bilenleri Korkutur – Yayla Boztaş

“Ko­nu­şan Ki­tap­lar” yazan ka­pı­nın önün­de bir an durup so­luk­lan­dım. Bunca yılın öğ­ret­me­ni ben, sı­na­va gi­recek bir öğ­ren­ci gibi he­ye­ca­nı­mı din­dir­mek için ka­pı­da bek­li­yor­dum. Ken­di­me gül­düm ka­pı­yı tık­la­tır­ken

Ko­ca­man bir alan­da bir­bi­rin­den cam­lar­la ay­rı­lan, yan yana ça­lış­ma oda­cık­la­rı oluş­tu­rul­muş­tu. En baş­ta­ki biraz daha bü­yük­çe odada, bir masa, iki kol­tuk, bil­gi­sa­yar ve te­le­fon­dan olu­şan idari kısım yer alı­yor­du. Ma­sa­nın ba­şın­da­ki, siyah gür saçlı genç kıza yak­la­şa­rak “Ben gö­nül­lü oku­yu­cu­yum, görme en­gel­li­ler için kitap oku­ma­ya gel­miş­tim,” dedim. Gö­rev­li kız ışık­sız gri göz­le­ri karşı du­var­da, donuk ba­kı­şı­nın ak­si­ne sı­ca­cık bir sesle “Hoş gel­di­niz,” di­ye­rek elini uzat­tı.

“Yan­da­ki odada ar­ka­da­şı­mız en­gel­li­ler için kitap ha­zır­lı­yor, is­ter­se­niz ona yar­dım­cı ola­bi­lir­si­niz,” de­yin­ce söy­le­di­ği yere git­tim.

Yirmi beş yaş­la­rın­da bir genç, dak­ti­lo ve ki­tap­lar bu­lu­nan ma­sa­nın ba­şın­da otu­ru­yor, elin­de­ki ka­bart­ma ya­zı­lı kâ­ğıt­la­rı dos­ya­la­ra yer­leş­ti­ri­yor­du.

İçeri adı­mı­mı atar atmaz, ben daha bir şey söy­le­me­den ayağa kalk­tı, elini uzat­tı.

“Hoş gel­di­niz, ben Semih”

“Size kitap oku­mak için gel­miş­tim”

“Bi­li­yo­rum,” de­yin­ce, yü­züm­den geçen şaş­kın­lı­ğı gör­müş gibi açık­la­ma ge­tir­di:

“Hülya Hanım söy­ler­ken duy­dum, bu­yu­run baş­la­ya­lım, işte ki­ta­bı­mız,” di­ye­rek hiç du­rak­sa­ma­dan ma­sa­nın üze­rin­den al­dı­ğı ki­ta­bı uzat­tı “Sait Faik, Ma­hal­le Kah­ve­si.”

“Sever mi­si­niz Sait Faik’i?”

“Çok se­ve­rim, şans­lı­yım zevk­le oku­ya­ca­ğım.”

Semih, do­ğuş­tan göz­le­ri oluş­ma­mış bir görme en­gel­liy­di. Yü­zün­de göz­le­ri dı­şın­da her şey yerli ye­rin­de, düz­gün ve uyum­luy­du. Kar­şım­da ya­kı­şık­lı, güler yüzlü bir de­li­kan­lı du­ru­yor­du.

Hemen ya­nın­da­ki kol­tu­ğa otu­rup oku­ma­ya baş­la­dım. “Yazın bu ma­hal­le kah­ve­si­nin bah­çe­si­ne sık sık git­ti­ğim için” ben daha vir­gül de­me­den, Semih hemen vir­gül dedi. El­le­ri tuş­lar üze­rin­de, gö­rün­mez bir hızla gidip ge­li­yor, bazen ben cüm­le­nin so­nu­nu söy­le­me­den yaz­ma­ya devam edi­yor­du. “Kahve ışık­la­rı­nı ya­kın­ca dı­şa­rı­da­ki… “karın ışığı söndü.” Ki­ta­bı yazan oymuş gibi hiç­bir yan­lış yap­ma­dan nok­ta­la­ma­la­rı yerli ye­ri­ne ko­yu­şu, söz­cük­le­ri böy­le­si­ne uygun di­ğe­ri­ne ula­ma­sı, pa­rag­raf yer­le­ri­ni söy­len­me­den yap­ma­sı hay­ran­lık uyan­dı­rı­cıy­dı.

Tuş­la­ra ba­sar­ken bir ta­raf­tan Sait Faik’in ya­şa­möy­kü­sün­den, öy­kü­le­rin­de; in­san­la­rı, ço­cuk­la­rı, ba­lık­çı­la­rı yaz­dı­ğın­dan bah­se­di­yor, bir öğ­re­ti­ci gibi dur­ma­dan an­la­tı­yor­du. “Sait Faik’in ba­ba­sı oğ­lu­nun tüc­car ol­ma­sı­nı is­te­miş, bu öy­kü­le­ri yazan biri nasıl ti­ca­ret­le uğ­ra­şa­bi­lir ki?” diyor, adada geçen yal­nız gün­le­ri­ni, önem­li öy­kü­le­ri­nin ad­la­rı­nı söy­lü­yor­du.

Bu kadar işin ara­sın­da esp­ri­ler ya­pı­yor, yaz­dı­ğı pa­rag­raf­la il­gi­li yo­rum­la­rı­nı söy­lü­yor, arada de­ği­şik ko­nu­lar bulup be­nim­le söy­le­şi­yor­du. Mes­le­ği­min zor ta­raf­la­rı neydi? Sakin ya da si­nir­li bir öğ­ret­men miy­dim, öğ­ren­ci­le­ri­mi se­vi­yor muy­dum? İste­ye­rek mi öğ­ret­men ol­muş­tum? Sait Faik de öğ­ret­men­lik yap­mış­tı, onun­la mes­lek­taş sa­yı­lır­dım.

Yan­lış yap­ma­dan yaz­mak, bu kadar so­ru­yu sorup yo­rum­la­mak, ki­ta­bı, ko­nu­yu takip etmek pek de kolay ol­ma­dı­ğı halde, Semih çok daha faz­la­sı­nı en iyi şe­kil­de ya­pı­yor beni şa­şır­tı­yor­du. Bir kitap okur­ken ne kadar çok bil­gi­len­di­ği­mi, bil­me­di­ğim ay­rın­tı­lar­la zen­gin­leş­ti­ği­mi du­yum­su­yor çok mutlu olu­yor­dum. Bir ay bo­yun­ca, kitap oku­ma­ya is­tek­le git­tim. Se­mih­le kırk yıl­lık bir dost gibi söy­le­şip gü­le­rek sev­giy­le ki­tap­lar oluş­tur­duk. Ben oku­dum Semih yazdı. Ka­ba­rık harf­ler­le il­gi­li bir çok bil­gi­yi Semih’ten aldım.

Biten kitap say­fa­la­rı­nın üze­rin­de el­le­ri­mi gez­di­rir­ken göz­le­ri­mi yum­du­ğu­mu fark edin­ce, yap­tı­ğı­ma gül­düm. Hemen “Ne oldu?” diye sordu. An­lat­tım, “Körle yatan şaşı kal­kar der­ler, sizse benim gibi kör ol­muş­su­nuz öğ­ret­me­nim,” di­ye­rek güldü.

Önem­li res­sam­la­rı, resim ekol­le­ri­ni, kla­sik bes­te­ci­le­rin ya­şam­la­rı­nı hep o pa­rag­raf ara­la­rın­da­ki nefes alış­lar­da an­lat­tı Semih. Kla­sik müzik kon­ser­le­ri­ne git­ti­ği­ni, bir ke­re­sin­de kon­se­re gi­der­ken ada­mın bi­ri­nin, cep te­le­fo­nu­nu alıp kaç­tı­ğı­nı da. “Üs­te­lik tam o sı­ra­da an­nem­le bu­lu­şa­ca­ğı­mız yeri ko­nu­şu­yor­duk, an­ne­min sesi te­le­fon­la uzak­la­şıp gitti ben­den,” diye gü­le­rek beni de gül­dür­dü.

Her akşam va­pu­ra binip eve dö­ner­ken Semih’i dü­şü­nü­yor­dum. En­gel­li sö­zü­nü özür­lü diye kul­la­nan­la­rın Semih’i ta­nı­ma­sı­nı, onun nasıl ye­te­nek­li, be­ce­rik­li, ça­lış­kan ol­du­ğu­nu an­la­ma­sı­nı is­ti­yor­dum. Dev­let da­ire­le­rin­de ça­lı­şan­lar­dan ne ka­da­rı işini böy­le­si­ne is­tek­le, Semih gibi du­yar­lı, bil­gi­li, yapar diye dü­şün­düm. Ya­şa­mı bo­yun­ca eline kitap al­ma­yan­lar, kla­sik müzik de­yin­ce kötü bir şey işit­miş gibi yü­zü­nü bu­ruş­tu­ran­lar. Di­li­ni kul­lan­ma­yı be­ce­re­me­yen, dün­ya­ya at göz­lü­ğüy­le bakan sığ in­san­la­rın var­lı­ğı Semih’i bir kez daha yü­celt­ti. Sev­gim, ben­den küçük ol­ma­sı­na kar­şın say­gım gün­den güne kat­lan­dı. Onun­la ya­şa­mı­ma yeni bir pen­ce­re açıl­dı.

Devam et­ti­ğim halk mü­zi­ği ko­ro­su­nun kon­se­ri­ne gelip ge­le­me­ye­ce­ği­ni sor­dum Semih’e. Se­vi­ne­rek kabul etti. Ancak gece ol­du­ğu için an­ne­siy­le ge­le­bi­le­ce­ği­ni söy­le­di. Ar­ka­sın­dan esp­ri­si­ni yap­ma­yı da unut­ma­dı “Sanki gece ya da gün­düz ol­ma­sı­nın benim için farkı var da! Gece ge­ce­yi bi­len­le­ri kor­ku­tur. Ben an­ne­mi ge­ti­re­ce­ğim as­lın­da,” dedi, gü­lüş­tük.

Kon­ser baş­la­dı, göz­le­rim onu aradı, ikin­ci sı­ra­nın or­ta­la­rı­na doğru bir yere otur­muş­lar­dı. Ona sev­giy­le gü­lüm­se­dim, nasıl olsa o beni his­se­der diye ge­çir­dim içim­den.

Solo par­ça­lar­dan biri çocuk felci ne­de­niy­le ba­ca­ğı tut­ma­yan bir ar­ka­da­şı­mın­dı. Mik­ro­fon ba­şı­na kol­tuk değ­ne­ğiy­le gelip ko­lu­nun al­tı­na değ­ne­ği­ni sı­kış­tı­ra­rak tür­kü­sü­nü ba­şa­rıy­la ses­len­dir­di, coş­kuy­la al­kış­lan­dı, ye­ri­ne döndü.

Kon­ser bo­yun­ca Semih’i iz­le­dim, ne­fe­si­ni tut­muş tür­kü­le­ri din­li­yor, ara sıra eşlik edi­yor, eliy­le tempo tu­tu­yor­du. Koca sa­lo­na onun kadar ya­kı­şan biri daha yoktu.

Son­ra­ki gün:

“Kon­se­ri nasıl bul­dun?” diye sor­dum,

“Çok gü­zel­di, ama ar­ka­da­şı­nın en­gel­li ol­du­ğu­nu neden söy­le­me­din?”

“Ne fark eder, annen söy­le­di ya.”

“Hayır, annem söy­le­me­di, değ­ne­ğin sesi her şeyi an­lat­tı, ama ge­lir­ken çok he­ye­can­lıy­dı ar­ka­da­şın, sonra ra­hat­la­dı,” dedi.

Sez­gi­le­rin­den hiç­bir şey kaç­mı­yor­du… Öy­le­si­ne al­gı­lı, öy­le­si­ne du­yar­lı bir yürek, akıl­lı bir be­yin­di Semih.

***

Ha­be­ri alıp has­ta­ne­ye koş­tu­ğum­da onu ame­li­ya­ta alı­yor­lar­dı. Tam içeri so­ku­lur­ken ye­tiş­tim. El­le­ri­ni tut­tum. Semih o ha­liy­le bile beni ta­nı­dı…

“Ne çabuk gel­din öğ­ret­me­nim? Bana kör di­yor­lar ama asıl kör bana çar­pan,” dedi. Ame­li­yat­ha­ne­nin önün­de bek­le­yen an­ne­siy­le ko­nuş­tum, kadın ağ­la­ya­rak:“Araba çar­pan ke­di­nin se­si­ni du­yun­ca ani­den cad­de­ye fır­la­mış…” dedi. Ka­dı­nın boy­nu­na sa­rıl­dım:

“İnanın iyi­le­şecek ve yine ki­tap­lar ya­za­cak, bunu his­se­di­yo­rum,” dedim.

Aynı sa­at­ler­de uzak bir ken­tin kü­tüp­ha­ne­sin­de top­la­nan görme en­gel­li­le­re, Semih’in yaz­dı­ğı Sait Faik’in Ma­hal­le Kah­ve­si da­ğı­tı­lı­yor­du.

      

Gece, Geceyi Bilenleri Korkutur – Yayla Boztaş (1 Yorum)

  1. Öğretmenim yüreğinize sağlık. Çok dokunaklı ve güzel bir hikaye olmuş.

%d blogcu bunu beğendi: