Eş­kı­ya | Recep Turan

Rah­met­li Kara Ali hep derdi “Sakın dağa çık­ma­yın, alı­şa­na kadar ölür­sü­nüz! Sonra düze/ovaya in­me­yin alı­şa­na kadar öl­dü­rü­lür­sü­nüz!” O zaman bir ku­la­ğım­dan girip di­ğe­rin­den çı­kı­yor­du bu söz­ler, ya da hiç gir­mi­yor­du. Evet, belli ki hiç gir­me­miş. Yoksa söy­le­ne­nin tam ter­si­ni yap­mak gö­rül­müş iş midir? Hele böy­le­si ha­ya­ti me­se­le­ler­de.

Şimdi siz­le­re neden dağa çık­tı­ğı­mı teker teker an­la­tıp sonra ken­di­mi haklı çı­kar­ma ga­ye­sin­de de­ği­lim. El­bet­te benim haklı se­bep­le­rim vardı. Ama es­ki­ye dönme im­kâ­nım ol­say­dı emin olun hiç te­red­düt et­me­den o dey­yu­sun le­şi­ni yine se­rer­dim yere. Evet, yan­lış duy­ma­dı­nız hiç piş­man­lık duy­maz­dım, duy­ma­dım.

Şimdi öz­gür­lü­ğün di­bi­ni sı­yı­rı­yo­rum. Yıl­dız­la­rın en çıp­lak hal­le­ri­ne şa­hit­lik edi­yo­rum. Yay­la­la­rın şef­kat­li ça­yır­la­rı ya­ta­ğım olmuş, gök­yü­zü hayal dün­yam. Dost­luk kur­dum kimi zaman yı­lan­la, çı­yan­la. Arada insan se­si­ne has­ret ka­lı­yo­rum, bazen de aç­lık­ta sınav ve­ri­yo­rum o kadar. Dos­tum olmuş tav­şa­na, ya­tak­lık eden kar­ta­la kı­ya­mı­yo­rum vur­ma­ya. Son rad­de­ye kadar tu­tu­yo­rum ken­di­mi.

Of of yine gö­zü­mün feri kaydı! Sır­tım­da­ki mar­ti­ni git­tik­çe ağır­la­şı­yor, ka­yı­şı çap­raz­la­ma iz­ler­le iş­len­di be­de­ni­me. Yapış yapış olmuş kirli es­vap­la­rım şef­kat­le sar­mış dört bir ya­nı­mı. Tütün sa­rı­sı bı­yık­la­rım se­vim­li gö­rün­me­me yet­mi­yor artık. Kaç leyli zaman oldu dağ­la­rın­da­yım asil do­ruk­la­rın. Kur­dun, kuşun, kar­ta­lın şef­ka­ti sar­mı­yor artık. Taş oyuk­la­rın­da­ki sa­rar­mış su­la­rı içmek huyum olmuş. En son hangi vakit bir parça ekmek yedim ha­tır­la­mı­yo­rum. Ben de bil­mi­yo­rum hangi ara bu kadar da­ya­nık­lı oldum, bu kadar pis!

Kara taşın ar­dın­da in­ce­den ses­ler ge­li­yor. Ve ses­ler git­tik­çe ya­kın­la­şı­yor. Va­zi­yet almak icap eder. Hemen bir koca taşın mer­ha­me­ti­ne sı­ğı­nıp giz­le­ni­yo­rum. Hor gör­me­yin beni, eş­kı­ya da olsak bir ca­nı­mız var bizim. Evet, bir türkü sesi. Git­tik­çe net­le­şi­yor söz­le­ri ve kulak ka­bar­tı­yo­rum söy­le­nen­le­re. Deng­bej söy­len­ce­sin­den dev­şi­ril­miş, sesin gü­zel­li­ği izafi olsa da söz­le­ri sizin vic­da­nı­nı­za bı­ra­kı­yo­rum:

“Ah in­saf­sız! Şu giden yaya biz­den de­ğil­dir.
Elin­de­ki silah tec­rü­be­li, kur­şun­la­rı he­de­fe vur­gun gi­bi­dir.
Sen­den ricam ava gitme ve­ba­li bü­yük­tür,
Bıl­dır­cın­lar taze taze yu­va­la­rı­na sev­da­lı­dır.
Sakın yan­lış ya­pa­yım deme,
Kur­dun, kuşun ve­ba­li boy­nu­mu­za­dır bi­le­sin!”

Önce izci gö­rün­dü en önde. Biraz daha ya­kın­la­şın­ca Mur­ta­za Efen­di ol­du­ğu­nu an­la­dım. Bizim köylü. Bir­kaç adım sonra bir manga asker geldi. Ben taşın ar­ka­sı­na sin­miş bek­li­yo­rum.

İzci an­sı­zın durdu ve yer­den bir tutam ot aldı. Önce in­ce­le­di, sonra hafif sı­rı­ta­rak et­ra­fı­na ba­kın­dı. Ar­ka­sın­da sak­lan­dı­ğım taşa doğru uzun uzun ba­kın­dı. Eliy­le bir işa­ret yap­mış ola­cak ki jan­dar­ma­lar te­yak­kuz ha­lin­de si­lah­la­rı­na sa­rıl­dı­lar. El­le­rim te­tik­te. Bu sefer fena sı­kış­tım. Kaç­ma­ya bile şan­sım yok. Ya­ka­lan­mam an me­se­le­si.

Ola ki beni gö­rür­ler­se son mer­mi­ye kadar ça­tı­şı­rım. Ve hiç kim­se­yi öl­dür­me­sem bile iz­ci­yi alnın ça­tı­sın­dan vu­ru­rum. Ge­ri­si­ne Allah kerim.

Mur­ta­za Efen­di ih­ti­yat­lı adım­lar­la bu­lun­du­ğum nok­ta­ya yak­la­şı­yor. Al­nım­da­ki bon­cuk ter­ler bir bir yu­var­la­nıp göz yu­va­la­rı­ma gi­ri­yor, el­le­rim te­tik­te. Sa­rar­mış otlar si­pe­rim olmuş. Beni fark et­me­le­ri­ne ramak kaldı.

Der­ken sak­lan­dı­ğım taşın on­la­ra taraf ko­vu­ğun­dan an­sı­zın bir tav­şan çıktı. Be­nek­li sarı bu­run­lu bü­yük­çe bir tav­şan. Üs­te­lik ko­ca­mam yü­rek­li. Ve ola­ğan­ca hı­zıy­la as­ker­le­rin ara­sı­na daldı. Silah ses­le­ri ara­sın­dan zik­zak­lar çizen tav­şa­nın leşi bir­kaç metre aşa­ğı­da ot­la­rın üze­ri­ne se­ril­di.

As­ker­ler bi­raz­dan pi­şi­re­cek­le­ri tav­şa­na bakıp sal­ya­sı akmış ağız­la­rıy­la tüm dik­kat­le­ri­ni mi­de­le­ri­ne ver­miş­ken ben çok­tan bir yo­lu­nu bulup ka­yıp­la­ra ka­rış­tım.

Di­lim­de Deng­bej nağ­me­le­ri:

“Ne­yi­ne gü­ve­ne­yim in­sa­noğ­lu,
Ne dost­lu­ğun belli ne düş­man­lı­ğın.
Ağacı kesen balta değil mi?
Dos­tun yeter ki sadık olsun ne fark eder olmuş hay­van?
Dost­lu­ğu­na mu­ka­bil koca yü­rek­li bir tav­şan.”

      

Yorum yaz