Erika Yenge | Mehmet Önder

Komşu Fatma Yenge’nin ber­duş oğlu Ni­ya­zi Ala­man­ya’ya işçi ya­zı­lıp yı­lı­na var­ma­dan, ko­lun­da sa­rı­şın bir dil­ber­le dö­nün­ce, ma­hal­le­li­yi bir me­rak­tır sardı.

Biz kü­çük­ler de ilk kez bir gavur gör­me­nin he­ye­ca­nın­dan, Fatma yen­ge­nin ev aha­li­si ve ko­nuk­la­rın­dan olu­şan mec­li­sin çev­re­sin­de daire oluş­tu­rup in­ce­le­me­le­re ko­yul­duk. Öyle ya, in­ce­le­me­den olur mu? Gevur bu, eli yüzü nasıl, gözü ku­la­ğı bi­zim­ki­le­re ben­zi­yor mu, ben­ze­mi­yor mu?

Şim­di­lik tek bil­di­ği­miz, Ala­man kı­zı­nın adı­nın Erika ol­du­ğu.

Biz he­ye­can­la göz­lem­le­ri­mi­zi sür­dü­rür­ken, bü­yük­ler de boş dur­mu­yor. Biz­den bü­yük­ler de­li­kan­lı­lık, genç kız­lık ça­ğın­da­ki­ler, çev­re­mi­ze ikin­ci bir daire oluş­tur­du­lar. Yaşlı baş­lı­lar­sa daha ge­ri­de, ken­di­ni gös­ter­me­me­ye ça­lı­şa­rak üçün­cü da­ire­de yer­le­ri­ni al­dı­lar. Böy­le­ce Erika yen­ge­yi in­ce­le­me ko­mis­yon­la­rı ek­sik­siz oluş­tu­rul­du ve yoğun bi­çim­de ça­lış­ma­la­ra baş­lan­dı.

Ni­ya­zi Abi Al­man­ya’yı fet­het­miş, üs­tü­ne bir de ya­vuk­lu bul­muş mu­zaf­fer ko­mu­tan eda­sıy­la köy­lü­ye biraz yu­ka­rı­dan ba­kar­ken, an­ne­si Fat­ma­Yen­ge de oğlu kedi olalı bir fare ya­ka­la­dı diye gu­rur­lu. Hatta tüm aile aynı. Yeğen tem­bel Kad­ri­ye bile çokça ha­va­lan­mış, yen­ge­si­ni yi­ye­cek­mi­şiz gibi, en ki­bar­laş­mış tav­rıy­la uya­rı­lar­da bu­lu­nu­yor:

-Lüt­fen Eriki yen­ge­me ır­hat­sız­lık ver­me­yin, geri durun!

Kar­şı­la­ma, hoş­beş­ten sonra yemek faslı baş­la­dı. Sofra ku­rul­du; ilk önce tar­ha­na çor­ba­sı geldi. Ni­ya­zi abi tahta ka­şı­ğı Erika Yenge’nin eline tu­tuş­tu­rup ye­dir­me­ye ça­lış­tı. Kaşık Erika yen­ge­nin ağ­zı­na sığ­ma­dı mı ne, “Glukk!” diye bir ses çı­ka­rıp eliy­le ite­le­di. Arka da­ire­ler­den “Çiğ­ni­ne vurun, çiğ­ni­ne vurun, gan­cık bo­ğu­lu­yo!” ses­le­ri du­yul­du. Neyse ki, o da bo­ğu­lu­yor­muş da son anda kur­tul­muş gibi, de­rin­den bir “Ohhh!” çekti. Biz de iz­le­yi­ci kat­man­la­rı ola­rak ra­hat­la­dık.

Her­kes tar­ha­na çor­ba­sı­nı iş­tah­la içip darı ek­me­ği ile kar­nı­nı do­yu­rur­ken Erika Yenge’nin kur­sa­ğı­na bir kaşık yemek gir­me­me­si kay­na­na adayı Fatma Yenge’yi çok üzmüş ol­ma­lı, to­ru­nu­na ba­ğır­dı:

– Gız Ga­dir­yee! Yeni süslü ga­şık­la al­dı­dım on­la­dan geti yen­ge­ne.

Ne de olsa gelin adayı, iti­bar gö­recek. Kad­ri­ye bir koşu, sarı renk­li kibar mı kibar, süslü mü süslü kaşık des­te­si­ni kaptı geldi. Ama ne çare, yine ba­şa­rı­sız­lık. Ne denli ça­ba­la­sa­lar, ol­mu­yor. Tadı da bir tuhaf mı ge­li­yor ne! Yük­len­dik­çe yü­zü­nü ek­şi­ti­yor.

Bu arada, ar­ka­mız­da otu­ran üçün­cü daire göz­lem­ci­le­rin­den bir yaşlı teyze de Erika Yenge’nin tar­ha­na çor­ba­sı­nı iç­me­yi­şi­ni yo­rum­lu­yor:

-Bunna cavır, çobu iç­mez­le. Ya­lı­nız et yir bunla; domuz eti, oğlak eti, toklu eti, guş eti.

Sof­ra­da say­gı­de­ğer ko­nuk­lar da var. Ör­ne­ğin, köy ima­mı­nın izin­li ol­du­ğu gün­ler­de namaz kıl­dır­dı­ğın­dan adı derin ho­ca­lı­ğa çıkan Ab­dul­lah hoca. Olaya o da bir yorum ge­tir­di:

-Bun­la­rın men­su­bu ol­du­ğu Hı­ris­ti­yan ta­ri­ka­tın­da tar­ha­na çor­ba­sı içmek mek­ruh ol­ma­lı. Yosam, neye iç­me­sin mis gibi çor­be­yi? De­ri­i­in bir alim­den din­le­diy­dim; bun­la­rın kimi ta­ri­kat­la­rın­da tar­ha­ha çor­ba­sı, kus­kus pi­la­vı, eşşek zey­ti­ni dil­me­si zin­har yin­mez­miş.

Her­kes “ona ne şüphe“ an­la­mı­na baş­la­rı­nı sal­lar­ken, ho­ca­efen­di de yap­tı­ğı ilmi açık­la­ma­nın kı­van­cıy­la ça­la­ka­şık çor­ba­ya yu­mul­du.

El­bet­te, Ni­ya­zi abi de boş dur­mu­yor; Al­man­ya’dan ge­tir­di­ği salam, sosis, çi­ko­la­ta ne bul­duy­sa ya­vuk­lu­su­nun ağ­zı­na tı­kı­yor.

Bu­ra­ya kadar kayda değer bir ya­ra­maz­lık yok. Yok da, Erika Yenge karnı biraz doyar gibi olun­ca o bom­ba­yı pat­lat­ma­say­dı!

-Şa­ra­a­ap! Ni­ya­zi.

Bu söz Fatma yen­ge­yi doğal ola­rak şa­şırt­tı. Çev­re­de­ki her­ke­sin gözü de fal­ta­şı gibi açıl­dı. Önce bir­bir­le­ri­ne, sonra hep ­bir­lik­te Erika Yenge’ye, daha sonra da, sanki Erika yen­ge­ye şa­ra­bı o alış­tır­mış gibi Fatma Yenge’ye bak­tı­lar. Or­ta­lık­ta buz gibi bir ses­siz­lik kol gezdi. Ab­dul­lah Hoca ses­siz­li­ği del­mek için iman gü­cü­nü de­ne­di:

-El­ham­dü­lil­lah şükür, ya­rab­bi­ii!

Na­fi­le.

Fatma Yenge hu­zur­suz ve hu­zur­suz­lu­ğu hiç­bir şeyle ta­nım­la­na­bi­lecek gibi değil. Dü­şü­nün bir kez, “Fatma’nın ge­li­ni şa­rap­çı çık­mış!” dense, neye ya­rar­dı. Nasıl çı­kar­dı bu kadın insan içine. Yüzü gözü mos­mor oldu. O hal­dey­ken soru sorma, azar­la­ma arası bir sesle oğ­lu­na ses­len­di:

-Ni­ya­zi­ii! Ne is­ti­yor senin bu ya­vuk­lun?

Ni­ya­zi abi telaş için­de, to­par­la­ma­ya ça­lış­tı:

-Bir şey is­te­di­ği yok anne. Hayal kı­rık­lı­ğı­na uğ­ra­mış da onu söy­lü­yor.

-Ne­yi­ni gır­mı­şız dur­duk yere?

-Öyle değil anne, ben Erika’ya bu­ra­la­rı çok daha güzel an­lat­mış­tım. Oysa, öv­dü­ğüm gibi, ge­liş­miş mo­dern bul­ma­dı. Onun için çok şa­şır­dı. Bu­ra­la­rı dü­zen­li bek­ler­ken ba­kım­sız, yı­kın­tı ha­lin­de gö­rün­ce “Harap!” diyor. “Mem­le­ke­ti­niz ha­ra­be­ye dön­müş, niçin bak­ma­mış­lar?” diyor.

Ni­ya­zi abi çev­re­de­ki­le­ri sü­zü­yor:

-Doğru değil mi şimdi! Ben canım mem­le­ke­ti­mi bir yıl sonra böyle mi bu­la­cak­tım? Şimdi ben kos­ko­ca Ala­man kı­zı­na ne di­ye­cem?

O te­laş­la hiç kim­se­nin ak­lı­na “Bir yılda ne de­ğiş­ti ki!” demek gel­me­di. Her­kes ba­şı­nı eğdi; mem­le­ke­ti gü­zel­leş­ti­re­me­me­nin, gü­zel­lik­le­ri ko­ru­ya­ma­ma­nın ezik­li­ği, hatta utan­cı­nı ya­şa­dı. Be­re­ket ver­sin, Ab­dul­lah Hoca böyle du­rum­lar­da can­kur­ta­ran gibi ye­ti­şi­yor; kıv­rak ze­ka­sı ve ka­ri­ye­ri­nin ver­di­ği bi­ri­kim­le utan­cı­mı­za, ça­re­siz­li­ği­mi­ze neş­te­ri vu­ru­yor:

-Üzül­me­yin gar­deş­ler, ben cavır ge­li­na­nım gı­zı­mı dik­gat­le din­le­dim.

Ab­dul­lah Hoca’nın bir ara Al­man­ya’ya kaçak işçi ola­rak gidip on beş yirmi gün ora­lar­da kal­ma­sı ya­ban­cı dil bilme gibi bir üs­tün­lük ka­zan­dır­mış­tı. Öyle ya bir lisan bir insan. Hoca bu gü­ven­li bir ses to­nuy­la sür­dür­dü söz­le­ri­ni:

-Ken­di­le­ri şarap de­me­di­ği gibi harap da de­me­di.

Şimdi her­kes merak için­de. Bu Erika yenge onu da de­me­diy­se, ne dedi?

Her­kes ho­ca­ya dik­kat ke­sil­di:

-Eee ne dedi?

-Ak­si­ne kö­yü­mü­zü çok be­ğen­miş. Cen­ne­te ben­zet­miş. Ya­rab­bi­la­le­mi­ne “Göz­le­ri­me dün­ya­da cen­ne­ti alayı bah­şey­le­din, beni cen­ne­ti­ne vasıl ey­le­din, ben daha ne is­te­rim?” diyor.

Her ne kadar ka­la­ba­lık­tan “Gız bu necap cavır, ora­la­da bi­zim­ki­le­re mi ga­rış­tı ne?” gibi ge­rek­siz la­kır­dı­lar du­yul­sa da, hiç kimse “Ufak at hocam!” gibi bir ka­ba­lık yap­ma­yı göze ala­ma­dı­ğın­dan, devam etti:

-Yani hanım kızım “Ya­arab!” diyor.

Fatma yenge bu güzel açık­la­ma­dan sonra ce­sa­re­te geldi:

-Pe­ke­yi ho­ca­fen­di, di­ni­mi­zi nasıl bu­lu­yor­muş, Müslüman ola­cak mıy­mış?

Ho­ca­fen­di bu ciddi soru kar­şı­sın­da ne di­ye­ce­ği­ni bi­le­me­se de, hemen du­ru­mu to­par­la­dı:

-O mev­zuu daha araş­tı­rı­yor­muş, “Me­hi­le muh­ta­cım” diyor.

Olum­suz yanıt al­ma­yan Fatma Yenge umut­lan­ma­yı sür­dür­dü:

-Eh, bu da bir şey­dir. Ni­ya­zim onu da ba­şa­rır evvel Allah.

Erika Yenge’nin şarap marap is­te­me­di­ği, güzel mem­le­ke­ti­mi­ze harap da de­me­di­ği, cen­net gibi kö­yü­mü­zü gös­ter­di­ği için “Ya­arab!” diye baş­la­yan sözle dua et­ti­ği an­la­şı­lın­ca ik­ram­la­ra ye­ni­den baş­lan­dı.

Ço­cuk­lar bir sepet erik ge­tir­di. Kebap, For­mo­za, İtal­yan eriği. Ni­ya­zi abi tek tek erik ad­la­rı­nı saydı. İtal­yan eriği de­yin­ce Erika Yenge’nin ho­şu­na gitti, o eriği biraz daha yakın buldu ken­di­si­ne. Yüzü güldü:

-Komşu erik!

Ev halkı ve say­gın ko­nuk­lar erik­le­ri hapur hupur ye­me­ye baş­la­dı­lar. Biz bi­rin­ci da­ire­de­ki komşu ço­cuk­la­rı, bu kez de erik yen­me­si­ni sey­re­di­yo­ruz. Bir şey­le­ri düşer diye ikram eden filan yok ama, kö­yü­müz­de si­ne­ma ol­ma­sı­nın ya­rar­la­rı­nı da bu­ra­da gör­dük. Erol Taş’ın ha­in­ce kah­ka­ha­lar atıp kuzu bu­du­nu ke­mi­ri­şi­ne alı­şı­ğız ya, erik yen­me­si gibi basit şey­ler bizi hiç et­ki­le­me­di.

Bizde hiç sorun yok da, sorun Erika Yenge’de. Bi­zim­ki­ler gibi hapur hapur ye­me­si­ni be­ce­re­mi­yor. Ney­miş efen­dim; çatal bıçak is­ter­miş. Alın size yeni bir ko­şuş­tur­ma. Bir ka­lay­lı kap bulup sudan ge­çir­di­ler. Evin ço­cuk­la­rı iç oda­lar­dan, ih­ti­mal önü­müz­de­ki kur­ban bay­ra­mın­da kul­la­nı­la­cak, ışıl ışıl Bursa ya­pı­sı bir kur­ban bı­ça­ğı bulup ge­tir­di­ler. Ça­na­ğı bı­ça­ğı tamam da, çatal yok. Üs­te­lik o, ko­nu­kom­şu­da da yok.

Bu sorun kar­şı­sın­da da yine Ni­ya­zi Abi’ye ba­kıl­dı; çözüm yok. Ab­dul­lah Hoca’ya ba­kıl­dı ııh. Yok, çözüm yok. Alman ge­li­ni ağır­la­ma ça­lış­ma­la­rı ça­ta­la gelip tı­kan­dı.

Erika Yenge, bir çatal bu­lu­nup erik yi­ye­me­yin­ce, bari bo­ğa­zı­mı ıs­la­ta­yım diye dü­şün­müş ola­cak, yine o ne idüğü be­lir­siz sözü yi­ne­le­di.

-Şa­ra­ap! Ni­ya­zi.

Or­ta­lık yine buz kesti. Her­kes bir­bi­ri­nin gö­zü­nün içine baktı, ses yok; top­lu­ca Ni­ya­zi Abi’nin gö­zü­nün be­be­ği­ne ba­kıl­dı, en ufak bir tepki yok. Ab­dul­lah hoca sus pus. Fatma Yenge da­ya­na­ma­dı artık:

-Gızım Erika, sen şimdi şarap mı dedin, başga bir la­kır­dı mı ettin?

Erika yenge zor­lan­sa da so­nun­da der­di­ni an­lat­ma­yı ba­şar­dı:

-Ben var, şarap demek. Haa, ben içmek bir de viski.

Fatma yenge için­den “O da ne halt­sa!” diye ge­çir­di ve o kız­gın­lık­la:

-Çatı ara­sın­da bir şişe ağı var. Damak zev­ki­ni­ze hi­ta­be­der miydi?

Yorum yaz

Erika Yenge | Mehmet Önder (1 Yorum)

  1. Çok güzel bir anlatım ve oldukça da güzel bir vurgu. İnsanımızın her şeyini gözler önüne seriyor. Güldürmüyor; ama gülümsetiyor. Düşündürücü. Sağolun.

Tavsiye

Körlük / Şadan Gökovalı
%d blogcu bunu beğendi: