Dİ’Lİ GEÇMİŞ / Hakan Unutmaz

Dİ’Lİ GEÇMİŞ / Hakan Unutmaz

Dİ’Lİ GEÇMİŞ

Hakan Unutmaz

“Za­ma­nı kont­rol ede­bil­sey­din, ilk ola­rak ne ya­par­dın?” dedim on yaş­la­rın­da bir ço­cu­ğa. Biraz dü­şün­dü, yere eğil­di. Par­lak bir taş alıp, göz­le­ri­ni ben­den ka­çır­mak için onun­la eğ­len­di. Yüzü kı­zar­dı.

“Semra’yı,” dedi “Bizim sı­nıf­ta­ki Semra’yla el ele tu­tuş­muş­tuk folk­lor kur­sun­da. O za­ma­na dön­mek is­ter­dim.”

Bir gence sor­du­ğum­da:

“Dün ge­ce­ye gi­der­dim,” dedi. “Sa­yı­sal çe­kil­me­den bir­kaç saat ön­ce­si­ne…”

Göz­le­ri­ne bakıp gü­lüm­se­dim.

“Kızma ağa­bey, para ol­ma­dan çay bile ver­mi­yor­lar adama. İki yıl­dır iş ara­rım ben, iki yıl­dır annem kız is­te­me te­la­şın­da­dır.”

Üni­ver­si­te oku­yan bir kızı dur­dur­dum. Önce kork­tu, sonra ko­nuş­tu. Bazen ay­na­da ti­pim­den ben bile kor­ku­yo­rum, sa­bah­la­rı özel­lik­le.

“Hukuk fa­kül­te­sin­de­yim ama fel­se­fe­yi de se­ve­rim. İş im­kâ­nı ol­say­dı oku­mak is­ter­dim, ailem izin ver­me­di. Hiç dü­şün­me­den ge­le­ce­ği, ken­di­mi ge­liş­tir­mek is­ter­dim. Ama dedim ya, malum zaman… Zaman diye de bir şey yok as­lın­da. İnsan­la­rı mut­suz etmek için uy­du­rul­muş bir yalan…”

Man­tık­lı gel­me­di değil hani, se­vin­dim. Arada böyle kafa yoran in­san­la­rı gö­re­bil­dik­çe ne­den­se se­vi­ni­yo­rum. Yoz­laş­ma­ma umu­dun­dan­dır her­hal­de.

Nay­lon torba ta­şı­yan ka­dın­la­rı dur­dur­ma­ya ça­lış­tım. Yine be­lir­siz ace­le­ci­lik­le­rin­den yü­zü­me bak­ma­dı­lar. As­lın­da kendi yüz­le­ri­ne bile bak­ma­ya vakit bu­la­mı­yor­lar manav tez­gâhla­rı­na bak­tık­la­rı kadar.

“Ma­na­va gi­de­bi­len yine iyi­dir!” dedi iç­se­si­mi duyan bir adam.

Ner­den ol­du­ğu­nu bil­me­sem de gayet iyi ta­nı­yor­dum yü­zü­nü. Tek­rar ko­nuş­mak için rüz­gâ­rı bek­le­di adam. İnce­den kuv­vet­len­dik­çe esin­ti, sesi yük­sel­me­ye baş­la­dı:

“Bun­la­ra soru mu so­ru­lur hem­şe­rim! Hal­ka­pı­nar’a in bugün, ya da İki­çeş­me­lik Pa­za­rı’na, da­ğıl­mak üze­re­dir şimdi. Ezil­miş pı­ra­sa sap­la­rı­nı top­la­yan ka­dın­la­rı gör, on­la­ra sor asıl za­manı!”

“Tek deli ben de­ği­lim bu şe­hir­de,” diye dü­şün­düm içim­den. Ani­den kay­bo­lan ada­mın ar­kasın­dan ken­dim­ce dua ettim. Tah­min ettim Hal­ka­pı­nar’da, Çan­ka­ya’da, İki­çeş­me­lik’te dü­şü­nülen dün­ya­yı. İşte o ka­dın­la­rın yüz­le­ri­ne bak­mak­tan kork­tum. Za­man­dan değil, sı­fat­tan korktum.

Ağ­zın­da; gaga ke­nar­la­rı saf­ran sa­rı­sı, tüy­le­ri üç nu­ma­ra­lı saç mi­sa­li kır­pıl­mış yavru bir kuş ta­şı­yan ke­di­yi çık­ma­za doğru ko­va­la­dım. Sı­kı­şın­ca ağ­zın­da­ki­ni ke­na­ra bı­ra­kıp iki ayağı üze­ri­ne di­kil­di.

“Sana ne,” dedi. “Sana ne ki benim za­ma­nım­dan, avım­dan, vic­da­nım­dan? Kar­nı­mı sen mi do­yu­ru­yor­sun öğün öğün? Boy­nu­mu gı­dık­lı­yor musun, yağ­mur­dan ko­ru­yor musun?”

“Sa­de­ce merak ettim. Nasıl olur­du za­ma­nı kont­rol ede­bil­sey­din?”

Ke­na­ra bı­rak­tı­ğı pört­lek gözlü ölü serçe yav­ru­su­na acır­mış gibi baktı. Fos­fo­run dü­şü­müy­le, kuşun kı­sa­cık tüy­le­ri tit­re­di.

“Geri gö­tür­sey­dim za­ma­nı, bu kuş öl­me­ye­bi­lir­di. En azın­dan ben öl­dür­mez­dim. Ço­cuk­lu­ğu­ma gi­der­dim ke­sin­lik­le, iki kar­de­şim­le an­ne­mi­zi bek­le­di­ği­miz moloz yı­ğı­nı­nın ara­sı­na. Ge­ce­le­ri ise sıcak me­me­den sü­tü­mü emer, uyur­dum. Ne der­dim olur­du, ne tasam. Ya­rı­nı dü­şün­mezdim, hatta yok eder­dim.”

“İnsan­lar da aynı as­lın­da,” dedim. “Hatta tüm can­lı­lar, be­bek­ken ge­le­ce­ği dü­şün­mez. ‘Bü­yüyün­ce ne ola­cak­sın?’ diye sor­sa­lar da saçma sapan ce­vap­lar verir benim türüm me­se­la. Tek derdi an­lık­tır. Dün­ya­yı şim­di­ki za­man­da yaşar.”

“Can­sız­lar da öy­le­dir,” dedi kedi bağ­daş ku­ra­rak. “Me­se­la küçük bir taşın derdi, amacı ne ola­bi­lir? Ama koca bir kaya olsan me­su­li­yet büyür. Ok­ya­nu­sun ru­hu­nu bar­dak­lar çö­züm­le­yemez!”

Ka­dı­nın biri ani­den bal­kon­dan aşa­ğı­ya bir kova kirli ça­ma­şı­rın su­yu­nu bo­şalt­tı. Te­pe­den cırtlak­ça çem­kir­di:
“Çabuk defol bu­ra­dan ser­se­ri! Hay­van­ca­ğı­zı ba­ğır­tı­yor­sun akşam akşam ev önün­de!”

Sa­ba­ha kadar şe­hir­de do­laş­tım. Gün ışı­yın­ca, tez­gâh­ta­ki ba­lık­la­ra bak­tım. Canlı olan­la­rı­na biraz daha su serp­tim. Küçük bir Ka­ra­de­niz Ham­si­si, tiz bir sesle hay­kır­dı:

“Geç­mi­şe dön­sey­dim beyim, şu salak sü­rü­nün pe­şin­den koş­maz­dım. Aklım sudan çe­ki­lin­ce ye­ri­ne geldi. Ci­ğer­le­rim ya­nı­yor ki­lo­met­re­ler­dir.”

“Peki,” dedim. “Neden hiç ge­le­ce­ğe git­mi­yor­su­nuz za­man­da? Hep geç­miş­ten iba­ret mi ki mut­lu­luk bu ha­yat­ta?”

Ba­lık­tan cevap gel­me­si­ni sa­bır­sız­lık­la bek­le­dim. İçe­ri­den, yosun kokan adam ko­şa­rak geldi önüme:

“Buyur ağa­bey, taze geldi.”

“Duy­dum,” dedim. “Ko­nuş­tuk biraz.”

“Nasıl ağa­bey, an­la­ma­dım?”

“Kar­de­şim, sence za­ma­nı… Neyse boş ver, ver bir kilo ezil­me­miş­le­rin­den.”

 

      

Yorum yaz

Dİ’Lİ GEÇMİŞ / Hakan Unutmaz (1 Yorum)

  1. Hemşehrim kutlarım. Yüreğine sağlık. Kalemin incinmesin. Ellerin dert görmesin… Sevgiyle hep…

Tavsiye

Soğuk / Süreyya Şişmanlar
%d blogcu bunu beğendi: