Dağlı / Ahmet Zeki MUSLU

Dağlı /  Ahmet Zeki MUSLU

DAĞLI

Ahmet Zeki MUSLU

Adını, Ki­raz­lı­bah­çe çift­li­ği­nin ha­nı­mın­dan başka kimse söy­le­mez­di. Tüm çift­lik ça­lı­şan­la­rı, ka­sa­ba­lı­lar O’na “Dağlı” derdi. Yal­nız­ca Ce­mi­le Hanım “Mu­har­rem!” diye ses­le­nir­di. Mu­har­rem ne­re­de, ne iş ya­pı­yor olsa, bu “Mu­har­rem” ses­le­ni­şi­ni duy­du­ğu an, kulak ke­si­lir­di. Elin­de­ki işi bı­ra­kır, ha­nı­mı­nı gör­me­se de sesin gel­di­ği yöne ba­şı­nı çe­vi­rir, göz­le­rin­de bir ışıl­tıy­la ve ive­cen adım­lar­la yü­rür­dü.

Mu­har­rem’in çift­lik­te var­lı­ğı, yok­lu­ğu belli ol­ma­yan bir adam­dı. Sanki bir ha­ya­let ya da göl­gey­di. Çift­lik­te be­lir­li bir işi ve gö­re­vi de yoktu. Veli Kâhya’nın, Hay­dar Bey’in ve Ce­mi­le Hanım’ın ver­di­ği her işi, canla başla ye­ri­ne ge­ti­rir­di.
Dağlı kimdi, bu çift­li­ğe ne zaman neden gel­miş­ti, Ce­mi­le Hanım’dan başka kim­se­ler bil­mez­di. Ce­mi­le Hanım ile Dağlı ge­rek­li ol­ma­dık­ça baş başa gö­rüş­mez, ko­nuş­maz­lar­dı. Dağlı, iki katlı çift­lik köş­kü­nün çev­re­sin­de, dam­la­rın, ahır­la­rın, pamuk ve gübre de­po­la­rı­nın sı­ra­lan­dı­ğı tek göz, kutu gibi bir odada ka­lır­dı. Üç öğün ye­me­ği­ni, rah­met­li ya­naş­ma Yakup’un kızı Fa­di­me ge­ti­rir­di. Yakup’un dul ka­rı­sı ile Fa­di­me de Dağlı gibi köş­kün de­ğiş­mez­le­rin­den­di.

Ce­mi­le’nin ba­ba­sı Tahir Ağa, Aydın dağ­la­rı­nın en güzel köy­le­rin­den bi­ri­nin, en var­lık­lı ada­mıy­dı. Sa­yı­sı­nı bil­me­di­ği kadar ceviz, kes­ta­ne ve kiraz ağacı vardı. Köyün pek çok adamı ka­pı­sın­da ça­lı­şır, ge­çi­mi­ni sağ­lar­dı. Hoş soh­bet, güler yüzlü, ko­nuş­kan bir adam­dı. Yal­nız dağ köy­le­rin­de değil, ova köy­le­rin­de, ka­sa­ba­da da pek çok ta­nı­şı, dostu vardı. Ye­dir­me­yi içir­me­yi sever, sof­ra­sın­dan hiç konuk eksik ol­maz­dı.

Ce­mi­le, üç oğ­lan­dan sonra doğan tek kızdı. Tahir Ağa, kı­zı­nı, el bebek, gül bebek bü­yüt­tü, aya­ğı­na taş değ­me­me­si­ne özen gös­ter­di. Ce­mi­le bü­yü­dük­çe gü­zel­leş­ti. Yö­rük­le­re özgü elaya çalan çakır göz­le­ri, güz el­ma­sı­nı an­dı­ran ya­nak­la­rıy­la, al yaz­ma­sı­nın al­tın­dan be­li­ne dek sar­kan gür siyah saç­la­rıy­la, de­li­kan­lı­la­rın bir gör­dük­le­rin­de bir daha bak­tı­ğı bir genç kız oldu.

Mu­har­rem, as­ker­den yeni gel­miş­ti, Tahir Ağa’nın her işine ça­ğır­dı­ğı bir amele ol­muş­tu. Mu­har­rem fi­lin­ta gibi oğ­lan­dı. Köy kız­la­rı­nın gön­lü­nü ateş dü­şü­ren bir erkek gü­ze­liy­di. Uzun boyu, sırım gibi beden ya­pı­sıy­la onca er­ke­ğin ara­sın­da hemen se­çi­lir­di. Açık alın­lı, gür, yay gibi duran kaş­la­rı­nın al­tın­da­ki kah­ve­ren­gi göz­le­ri, ço­cuk­su bir eda ile gü­lüm­ser­di.

Ce­mi­le, kes­ta­ne sil­ki­mi gün­le­ri­nin bi­rin­de, en yük­sek ağaç­la­rın ba­şı­na çıkan, elin­de­ki uzun sı­rık­la en uç dal­lar­da­ki kes­ta­ne­le­ri dü­şü­ren Mu­har­rem’e öyle bir baktı ki, o gün Mu­har­re­min ayağı yer­den ke­sil­di, gök­le­re, bu­lut­la­rın üze­ri­ne çıktı, bir daha yere in­me­di. Can evin­den vu­rul­mak diye bir deyim var­dır ya, bu deyim, sanki Mu­har­rem için söy­len­miş­ti. Mu­har­rem o gün, can evin­den vu­rul­du. Vur­gun yiyen bir sün­ger­ci gibi o gün­den sonra, o vur­gun ile yarı aygın, yarı bayın Ce­mi­le’nin bir daha ken­di­si­ne aynı şe­kil­de bak­ma­sı için do­la­şıp durdu.

Ce­mi­le de bu ya­kı­şık­lı adama karşı du­yar­sız ka­la­ma­mış, nasıl ol­duy­sa onun da gönlü Mu­har­rem’e akı­ver­di. Gece ya­ta­ğa uzan­dı­ğın­da Mu­har­rem’i dü­şü­nür, onu ha­ya­lin­den çı­kar­maz oldu. Gün­ler ne ge­ti­re­ce­ği be­lir­siz geçip gi­der­ken, bir gün Ce­mi­le’nin yaz­gı­sı bir anda de­ğiş­ti.

Ki­raz­la­ra ben düş­tü­ğü gün­ler­di. Tahir Ağa, kı­zı­nı kar­şı­sı­na oturt­tu. “Kızım seni, Ki­raz­lı­bah­çe çift­li­ği­nin sa­hi­bi Mev­lit Ağa’nın oğlu Hay­dar’a ver­dim. Düğün gü­nü­nü bile ka­rar­laş­tır­dık. İnşal­lah mesut, bah­ti­yar olur, bana to­run­lar ve­rir­sin” dedi. Ce­mi­le, on yıl­dı­rım düşen bir çınar ağacı gibi ye­rin­de sal­lan­dı. Yün min­de­rin üze­rin­de bir ileri bir geri gitti, geldi. “Olmaz baba, ben bir oğ­la­na yan­gı­nım, o oğ­la­nı gör­dü­ğüm­de yü­re­ğim göğ­süm­den fır­la­ya­cak gibi çar­pı­yor, yü­zü­me allar ba­sı­yor. O oğlan Sav­ran­la­rın Mu­har­rem, baba. Sen de bilir, tanır ve se­ver­sin. Taşı sıksa su­yu­nu çı­ka­rır, beni aç, açık­ta koy­maz. Ne olur beni ona ver. Se­ven­le­rin ara­sı­na ka­ra­ça­lı olma” demek is­te­di, di­ye­me­di. Dese ala­ca­ğı ya­nı­tı bi­li­yor­du. “Olmaz kızım. Sav­ran­lar, köyün en yok­sul aile­si. Elin­den emek­li in­san­lar. Bizim den­gi­miz değil. Ne demiş ata­la­rı­mız, ‘davul bile dengi den­gi­ne’ bizim den­gi­miz de Mev­lit Ağa’nın oğlu. “

Yut­kun­du. Söy­le­yecek ne çok söz­cük vardı di­lin­de, söy­le­ye­me­di. Söy­le­se de bir şey de­ğiş­me­ye­cek­ti. Mu­har­rem’e “kaçır beni” dese, ağa­bey­le­ri ne­re­ye kaç­sa­lar peş­le­rin­den gelir, arar bulur, hem ken­di­si­ni hem de Mu­har­rem’i vu­rur­lar­dı. Yerin di­bi­ne bat­sın, tö­re­le­ri böy­ley­di. Kendi ölü­mü­ne ra­zıy­dı da Mu­har­rem’in ölü­mü­ne da­ya­na­maz­dı. Ça­re­siz “sen bi­lir­sin baba. Sen nasıl karar ver­diy­sen öyle olsun” dedi.

Üç gün, üç gece düğün yap­tı­lar Ce­mi­le’ye. Dağ köy­le­rin­den, ova köy­le­rin­den hatta Aydın ve Na­zil­li’den ko­nuk­lar geldi. Da­na­lar ke­sil­di, ka­pa­ma ya­pıl­dı. Oğ­lak­lar ke­sil­di tan­dı­ra atıl­dı, ku­zu­lar ke­sil­di keş­kek kay­na­tıl­dı. Cen­gi­ler çaldı, genç kız­lar, yeni ge­lin­ler oyuna çıktı, olan­ca kurt­la­rı­nı döktü, yer­le­ri­ne otur­mak bil­me­di­ler. Üçün­cü günün öğ­le­den son­ra­sı, Mev­lit Ağa ve Hay­dar Bey bir im­pa­la oto­mo­bil­le gel­di­ler. Peş­le­rin­den gelen oto­mo­bil­le­rin, mi­ni­büs­le­rin sa­yı­sı belli de­ğil­di.

Ce­mi­le’yi telli du­vak­lı gelin et­ti­ler, ku­şa­ğı­nı ba­ba­sı göz­yaş­la­rıy­la bağ­la­dı. İki ağa­be­yi iki ko­lu­na girdi, ha­na­yın taş ba­sa­mak­lı mer­di­ve­nin­den in­dir­di­ler, av­lu­nun koca ka­pı­sı­na kadar gö­tür­dü­ler. Hay­dar Bey deste deste para sa­ça­rak geldi, İmpala’nın sol arka ka­pı­sı­nı açtı, Gelin’i kol­tu­ğa oturt­tu, ken­di­si de ya­nı­na otur­du. Ön kol­tu­ğa ince ya­pı­lı, uzun boylu, esmer bir adam otur­du. Ce­mi­le son­ra­dan öğ­ren­di, o yıl­lar na­hi­ye olan il­çe­nin, na­hi­ye mü­dü­rüy­müş, Hay­dar Bey’in yakın ar­ka­da­şıy­mış. “Hay­dar Bey sağ­dı­cın ben ola­ca­ğım” diye tut­tur­muş, Hay­dar Bey de kabul etmiş.

Mu­har­rem tüm dü­ğü­nü ve Ce­mi­le’nin gelin gi­di­şi­ni bir kö­şe­ye çe­kil­di, uzak­tan iz­le­di. Bo­ğa­zı­na yum­ruk gibi bir düğüm otur­du, kim­se­ler­le ko­nu­şa­ma­dı.

Ce­mi­le gelin git­tik­ten sonra Mu­har­rem’e köy dar geldi. İçini ne­de­ni­ni bil­me­di­ği bir sı­kın­tı bastı. Amaç­sız adım­lar­la köyün dar so­kak­la­rın­da ge­zin­di. Kır­la­ra çıktı, ke­le­bek­ler­le, uğur­bö­cek­le­riy­le, arı­lar­la ko­nu­şu. Ce­mi­le’nin iki iri zey­tin ta­ne­si­ne an­dı­ran göz­le­ri, iki çelik mermi gibi yer­le­şip kal­mış­tı yü­re­ği­ne. Ne yapsa ne etse ol­mu­yor­du. Ol­ma­dık za­man­lar­da di­lin­den “ah Ce­mi­le!” diye iki söz­cük çı­kı­yor, sonra da duyan oldu mu diye, sa­ğı­na so­lu­na ba­kı­nı­yor­du. Mu­har­rem kim­se­nin umu­run­da de­ğil­di. Oysa o, bir meşe kü­tü­ğü gibi için için ya­nı­yor­du. Tahir Ağa’nın evi­nin önün­den geçti. Ce­mi­le’nin ka­ran­fil­le­re su ver­di­ği tahta cum­ba­ya ka­ça­mak ba­kış­lar­la göz attı. İçinin sı­kın­tı­sı geç­me­di.

Tahir Ağa kiraz top­la­ma­ya ça­ğırt­tı, git­me­di. Bir ka­ya­nın ba­şı­na otur­du, o gün­den sonra ne ya­pa­ca­ğı­nı dü­şün­dü. Ka­ya­dan kalk­tı­ğın­da ne ya­pa­ca­ğı­na karar ver­miş­ti. Er­te­si sabah güneş do­ğar­ken, om­zun­da bir bez torba ile ev­le­ri­nin ka­pı­sın­dan çıktı. Son kez doğup bü­yü­dü­ğü iki göz, top­rak damlı eve baktı, sonra ka­rar­lı adım­lar­la yü­rü­dü, köy­den çıktı. Yokuş aşağı yü­rü­dü. Yü­rü­dük­çe ceviz, kes­ta­ne, kiraz, elma ağaç­la­rı ge­ri­de kaldı.

Kı­zıl­çam­la­rın ara­sın­dan yü­rü­dü. Yü­rü­dük­çe çam­lar sey­rek­leş­ti, zey­tin ve incir ağaç­la­rı baş­la­dı. Dağ­dan in­dik­çe sıcak arttı. Bir pınar gördü, su­sa­dı­ğı­nı anım­sa­dı. Pı­na­ra doğru yü­rü­dü. Pı­na­rın ba­şın­da iki kek­lik cil­ve­le­şe oy­na­şa su içi­yor­du. Durdu, sevgi ve il­giy­le kek­lik pa­laz­la­rı­nı iz­le­di. Kurt­lar, kuş­lar ne güzel eş­le­ri­ni se­çi­yor­du. Ara­la­rın­da yok­sul, var­sıl ay­rı­mı yoktu. İnsa­noğ­lu­nun kur­du­ğu düzen, do­ğa­nın den­ge­si­ne ay­kı­rıy­dı. Pı­na­ra yak­laş­tı, kek­lik­ler pır et­ti­ler kanat çırp­tı­lar, bir pır­nal da­lı­na kon­du­lar, orada da oy­naş­ma­yı sür­dür­dü­ler. Su içti, elini yü­zü­nü yı­ka­dı, ye­ni­den yola ko­yul­du.

İkindi üzeri ka­sa­ba­ya girdi. Doğru Kı­raz­lı­bah­çe’nin yo­lu­nu tuttu. Ken­di­si­ni Veli Kâhya kar­şı­la­dı. “Hay­dar Bey ile gö­rüş­mek is­ti­yo­rum” dedi. Veli Kâhya kar­şı­sın­da­ki genç adama göz ucuy­la baktı. Ka­sa­ba­lı­la­rın “Yörük” de­di­ği dağ köy­lü­le­rin­den­di. “Be­nim­le konuş” dedi Veli Kâhya. “Aslı var­ken, ve­ki­liy­le ko­nu­şul­maz, beni Hay­dar Bey ile ko­nuş­tur” diye di­ret­ti. “Madem Bey ile ko­nuş­ma­yı çok is­ti­yor­sun, gel pe­şim­den” dedi. Kâhya önden yü­rü­dü, Mu­har­rem ar­ka­sın­dan. İncir, dut, erik ve kaysı ağaç­la­rın ara­sın­da­ki, asma çar­dak­la­rı­nın sı­ra­lan­dı­ğı iki katlı köşke ulaş­tı­lar. Hay­dar Bey ile Ce­mi­le ko­nuk­la­rıy­la bir­lik­te asma çar­da­ğı­nın al­tın­da­ki ma­sa­nın ba­şın­da otu­ru­yor­lar­dı. Ma­sa­nın çev­re­sin­de na­hi­ye mü­dü­rü, ka­ra­kol ko­mu­ta­nı ast­su­bay, zi­ra­at tek­nis­ye­ni, eş­le­riy­le bir­lik­te, çay içi­yor­lar­dı. Akşam ye­me­ği­ni köşk­te yi­yecek ol­ma­lıy­dı­lar ki, bir çift­lik ça­lı­şa­nı, erik da­lın­da sal­la­nan bir ku­zu­nun de­ri­si­ni yü­zü­yor­du.

Mu­har­rem ko­nuk­la­rı al­dır­ma­dı, sözü uzat­ma­dı. “Se­la­mün aley­küm Hay­dar Bey. Duy­dum ki, sen iyi yü­rek­li bir bey­miş­sin. Bana ka­pın­da bir iş ve ya­ta­cak yer ver. Para önem­li değil, bir saçak al­tı­nı ve bir lokma ek­me­ği ben­den esir­ge­mez­sen, ka­pın­da be­de­lin olu­rum” dedi. Hay­dar, bir yan­dan onu­ru­nun ok­şan­ma­sı­na se­vin­di, bir yan­dan da bu adama ne iş ve­re­bi­li­rim diye dü­şün­dü. Ka­pı­sın­da Yakup ve ka­rı­sı Fa­di­me Kadın’dan başka sü­rek­li ça­lı­şa­nı, be­de­li, ır­ga­tı yoktu. “Bedel” söz­cü­ğün­den na­hi­ye mü­dü­rü, ast­su­bay ra­hat­sız ol­muş­lar mıydı? Ne de olsa bu adam­lar, cum­hu­ri­yet hü­kü­me­ti­nin adam­la­rıy­dı. Ne de olsa lise eği­ti­mi almış bir adam­dı. Öyle bedel, kul, ırgat gibi ni­te­le­me­le­re kar­şıy­dı. Uygun bir dille, bir dilim ekmek ister gibi iş is­te­yen adamı hemen bu­ra­dan uzak­laş­tır­ma­lıy­dı. Uygun bir yanıt arar­ken Ce­mi­le sakin, bir ses to­nuy­la “Hay­dar, bu adamı ta­nı­rım, köy­lüm­dür. Be­ce­rik­li, elin­den her iş gelen bi­ri­dir. Adı, Mu­har­rem’dir, Sav­ran­lar oy­ma­ğın­dan­dır. Ondan bir lokma ek­me­ği mi esir­ge­ye­ce­ğiz? Kon­ya­lı kır­lı­la­rın bo­şalt­tı­ğı damda yat­sın, kalk­sın” dedi. Hay­dar Bey bir ka­rı­sı­na, bir kar­şı­sın­da­ki adama baktı “neden ol­ma­sın?” diye dü­şün­dü. Ko­nuk­la­rı­na şirin gö­rün­mek için, “sen bi­lir­sin hanım. Bu­gün­den sonra bu köş­kün sul­ta­nı sen­sin, sul­tan­la­rın önün­de boy­nu­muz kıl­dan ince. Veli, ar­ka­daş bu­gün­den sonra bizim çift­lik­te ça­lı­şa­cak. Kır­lı­la­rın da­mı­na yer­leş­tir” dedi. Kâhya, Mu­har­rem’i pe­şi­ne taktı, boş odaya doğru yü­rü­dü.

Ce­mi­le, Veli Kâhya’nın ardı sıra gelen Mu­har­rem’i gö­rün­ce ne­re­dey­se se­vinç­ten gök­le­re uça­cak­tı. Se­vin­ci­ni belli et­me­mek, Mu­har­rem ile göz göze gel­me­mek için hemen ba­kış­la­rı­nı yana çe­vir­di. Adı gibi bi­li­yor­du, Mu­har­rem’in bir gün pe­şin­den ge­le­ce­ği­ni. Bu ay­rı­lık­ta, bir dağ kö­yü­nün ağası ile bir ova ka­sa­ba­sı­nın ağa­sı­nın ara­sın­da­ki uz­laş­ma­da, var­lık­la­rı­nı bir­leş­tir­me­de ken­di­si­nin hiç bir suçu ol­ma­dı­ğı­nı. Bir an, gözü bez tor­ba­ya ta­kı­lın­ca afal­la­dı. Ço­cuk­lu­ğun­dan beri iyi bi­lir­di ki, dağ köy­lü­le­ri si­lah­sız gez­mez­di. O bez tor­ba­da olsa da olur ol­ma­sa da olur tü­rün­den üç beş ıvır zıvır eşya ve tıraş ta­kım­dan başka, bir de kab­za­sı bir cey­lan de­ri­si gibi par­la­yan bir yeti alt­mış beş vardı. Hay­dar Bey “hayır” dese idi, hem ken­di­nin hem de Veli’nin al­nın­da birer delik açı­la­cak­tı. Mu­har­rem, bu çift­li­ğe gel­me­ye karar ver­diy­se her şeyi göze ala­rak gel­miş­ti.

Mu­har­rem’in Kır­lı­la­rın kal­dı­ğı tek göz odaya yer­leş­me­sin­den sonra Ce­mi­le o kadar ra­hat­la­dı ki, an­la­tı­la­maz. Tüm o dağ köy­le­ri, ceviz, kes­ta­ne ve kiraz ağaç­la­rı Mu­har­rem ile bir­lik­te Ki­raz­lı­bah­çe’ye gel­miş­ti. Bir an, Men­de­res Ovası’nın dü­zün­de, sır­tı­nı Aydın Dağ­la­rı’na yas­la­mış gibi du­yum­sa­dı.

Ce­mi­le gün­ler, yıl­lar geçti Ki­raz­lı­bah­çe çift­li­ği­nin ha­nı­mı oldu. Çift­lik için haf­ta­da bir, ka­sa­ba çar­şı­sı­na alış ve­ri­şe çık­ma­ğa baş­la­dı. Peşi sıra Gü­li­zar ile Esma, on­la­rın beş altı metre kadar ar­ka­sın­dan Mu­har­rem yü­rü­dü. Mu­har­rem, başı yerde yürür sağa sola bak­maz­dı. Ara sıra ba­şı­nı kal­dı­rır, Ce­mi­le’ye bakar, sonra ba­şı­nı eğer­di. Ce­mi­le, çe­şit­li dük­kân­la­ra girer, al­ma­sı ge­re­ken­le­ri alır, çı­kar­dı. Mu­har­rem ara sıra elini, be­li­ne atar, çev­re­ye boş gez­me­di­ği iz­le­ni­mi ve­rir­di. Onun bu sık sık yi­ne­le­di­ği dav­ra­nı­şın­dan kal­dı­rı­ma çı­kan­lar, kah­ve­ha­ne­ler­den ba­kı­nan­lar, ba­kış­la­rı­nı başka yöne çe­vi­ri­ler­di. Ne ya­pa­ca­ğı belli ol­ma­yan, bu haşin ba­kış­lı ada­mın­dan çe­ki­nir­ler­di. Ce­mi­le, Mu­har­rem’in pe­şin­de ol­du­ğu­nu bil­me­nin gönül ra­hat­lı­ğı ile her dük­kâ­na öz­gür­ce girer çı­kar­dı.

Mu­har­rem, Ce­mi­le bir giysi ma­ğa­za­sı­na gir­di­ğin­de, tez za­man­da çık­ma­ya­ca­ğı­nı se­zin­ler, en yakın kah­ve­ha­ne­de bir san­dal­ye­ye çöker, gözü ma­ğa­za ka­pı­sın­da, kah­ve­ci­nin önüne koy­du­ğu çayı yu­dum­lar­dı. Kim­se­ler­le ko­nuş­maz, so­ru­lan so­ru­la­ra tek söz­cük­le ya­nıt­lar ve­rir­di.

Hay­dar Bey, eli açık, cö­mert, ye­dir­me­yi içir­me­yi seven bir adam­dı. Pa­ra­yı sanki har­ca­mak için değil da­ğıt­mak için ka­za­nır­dı. Ak­şa­mü­ze­ri ol­du­ğun­da ka­ra­kol ko­mu­ta­nı, or­ta­okul mü­dü­rü, bir de açık saçık fık­ra­lar an­la­tan nüfus mü­dü­rü Emin Bey yo­lu­nu göz­ler­di. Siyah Mer­ce­des her bi­ri­ni mesai saati bi­ti­min­de top­lar, Ay­dın-Na­zil­li yolu üze­rin­de­ki mey­ha­ne­ler­den bi­ri­nin yo­lu­nu tu­tar­dı.

Yıl­lar dur, durak bil­me­di. Üst üste birer kavak yap­ra­ğı gibi dev­ril­di. Mu­har­rem “Dağlı” la­ka­bı ile anı­lır oldu. Hay­dar Bey ile Ce­mi­le’nin ise ço­cuk­la­rı ol­ma­dı. So­ran­lar­dan utan­dı­lar, dok­tor dok­tor koş­tur­du­lar. So­nun­da Al­san­cak, Kıb­rıs Şe­hit­le­ri Cad­de­si’ndeki ünlü Er­me­ni Dok­tor Agop De­mir­ci­yan ger­çe­ği söy­le­di. Kusur Ce­mi­le’de değil, Hay­dar Bey’deydi. Hay­dar Bey sözün özü “kısır” bir adam­dı. Tüp bebek ara­yış­la­rı da böy­le­ce sona erdi. Artık beş yüz dö­nüm­lük Ki­raz­lı­bah­çe’nin ge­le­cek­te­ki beyi, kim ola­cak be­lir­siz­di.

Hay­dar Bey ger­çe­ği öğ­ren­dik­ten sonra sanki ayı­bı­nı ört­mek ister gibi işi, gö­rü­nüş­te ho­var­da­lı­ğa vurdu. Belde ilçe olmuş, na­hi­ye mü­dü­rü­nün ye­ri­ni kay­ma­kam, jan­dar­ma ko­mu­ta­nı­nın ye­ri­ni em­ni­yet amiri, tek­nis­yen­le­rin ye­ri­ni cum­hu­ri­yet sav­cı­sı, tapu mü­dü­rü, mal mü­dü­rü gibi gö­rev­li­ler al­mış­tı.

Tem­muz ayı, çok sıcak ge­çi­yor­du. Uzun yıl­lar­dır böyle sıcak mev­sim ya­şan­ma­mış­tı. Ova­lar­da­ki ku­yu­la­rın suyu çe­kil­miş, de­re­ler ku­ru­muş­tu. Hay­dar Bey bu resmi gö­rev­li­ler­den bi­riy­le, De­niz­li-İzmir yolu üze­rin­de­ki mey­ha­ne­ler­de ömür tü­ke­ti­yor­du.

Ce­mi­le, ha­na­yın üst ka­tın­da oda­sın­da otu­ru­yor, ko­ca­sı­nı bek­li­yor­du. Hay­dar Bey ne­re­dey­di kim bilir? Ya İzmir’de bir pav­yon­da, ya Aydın’da bir mey­ha­ne­de ya da Na­zil­li yolu üze­rin­de­ki tan­dır­cı­lar­day­dı. Yine ağzı sa­rım­sak, genzi ana­son ko­ku­suy­la ge­le­cek­ti. Tek söz­cük­le de olsa bile bir açık­la­ma yap­ma­dan so­yu­na­cak, ya­nı­na uza­na­cak­tı. Bu adam­la aynı ya­ta­ğı pay­laş­mak­tan, haf­ta­da bir al­tı­na yat­mak­tan, beli ge­le­ce­ği zaman “dudak ver kız” de­me­sin­den iğ­re­ni­yor­du.
Aydın dağ­la­rı üze­rin­den yük­se­len ay, git­tik­çe bü­yü­yor, do­lu­na­ya dö­nü­şü­yor­du. Çift­li­ğin boynu ıl­gar­lı kö­pek­le­ri, ora­dan oraya koş­tu­ru­yor, çift­li­ğin için­de­ki ağaç­la­ra konan cır­cır bö­cek­le­ri kuş­luk vak­tin­den beri dur­ma­dan ötü­yor­lar­dı. Ku­ru­yan de­re­de­ki ça­mur­la­rı mes­ken tutan kur­ba­ğa­lar da dur­mak­sı­zın vı­rak­lı­yor­lar­dı. Kızıl bir si­ni­ye dönen do­lu­na­ya uzun uzun baktı. Hay­dar Bey şu an, kim bilir hangi yos­ma­nın koy­nun­day­dı. “Hay­dar, dün gece ne­re­dey­din?” diye sor­du­ğun­da “git işine Yörük kızı, ben bu genç­li­ği bir daha mı ya­şa­ya­ca­ğım?” diyor, yü­zü­ne bile bak­ma­dan çıkıp gi­di­yor­du. Ya Ce­mi­le bu genç­li­ği bir daha mı ya­şa­ya­cak­tı? Do­lu­nay sanki pen­ce­re­si­nin önüne gel­miş, yo­rul­muş­tu da so­luk­lan­mak için yol­cu­lu­ğu­na mola ver­miş­ti.

Pen­ce­re­den baktı Mu­har­rem bir ka­ral­tıy­dı. Ya­ta­ğı­nı ser­di­ği tahta ke­re­ve­tin üze­ri­ne otur­muş, dut ağa­cı­nın ko­vu­ğu­na koy­du­ğu pa­ket­ler­den bi­ri­ni çek­miş, si­ga­ra içi­yor­du. Bu gece onun gözü de uyku tut­ma­mış ol­ma­lıy­dı. Göz­le­ri­ni gök­yü­zün­de yol alan do­lu­na­ya dik­miş, si­ga­ra­nın bi­ri­ni sön­dü­rü­yor, di­ğe­ri­ni ya­kı­yor­du. Arada bir, ba­şı­nı çe­vi­ri­yor, oda­sı­na ba­kı­yor, ışı­ğın sön­me­di­ği­ni gö­rün­ce, bir si­ga­ra daha ya­kı­yor­du.

Ka­ra­rı­nı verdi. Di­van­dan kalk­tı, sır­tın­da­ki pazen pi­ja­ma­la­rı çı­kar­dı. Az dü­şün­dü sut­ye­ni­nin kan­ca­la­rı­nı çözdü. Bir be­be­ye süt ver­me­miş me­me­le­ri­ni al­tın­dan kal­dır­dı, avuç­la­dı, bı­rak­tı. Pen­ce­re­den dı­şa­rı­ya baktı, do­lu­nay ha­fif­ten yol­cu­lu­ğa çık­mış­tı, Mu­har­rem yeni bir si­ga­ra yak­mış­tı. Sır­tı­na Hay­dar’ın nisan ayın­da “tarım ve hay­van­cı­lık fu­arı­na gi­di­yo­rum” deyip git­ti­ği, bir hafta sonra dön­dü­ğü gün İzmir’den ge­tir­di­ği, bu güne kadar hiç giy­me­di­ği pembe ge­ce­li­ği giydi. Ayak­la­rı­na ter­lik­le­ri­ni ge­çir­di. Oda­dan çıktı, mer­di­ve­ni kedi adım­la­rıy­la indi. Alt kat ho­lün­de durdu, sağ­da­ki ve sol­da­ki oda­la­rı din­le­di. Çıt yoktu. Esma Kadın da Fa­di­me de uyu­muş ol­ma­lıy­dı­lar. Ka­pı­nın ki­li­di­ni ses­siz­ce çe­vir­di. Dı­şa­rı­ya çıktı. Ka­pı­yı önün­den ki­lit­le­di. Dut ağa­cı­nın al­tın­da­ki ke­re­ve­te baktı. Mu­har­rem ışığı sö­nün­ce, son si­ga­ra­sı­nı kül­lü­ğe bas­tır­mış, üze­ri­ne pi­ke­yi çek­miş, ya­ta­ğı­na uzan­mış ol­ma­lıy­dı. Bi­li­yor­du ki, şu an ken­di­si­ni dü­şü­nü­yor­du. Acaba nasıl dü­şü­nü­yor­du? Ken­di­si­ni kol­la­rı­nın ara­sın­da hayal edi­yor muydu?

Par­mak uç­la­rı­na basa basa ke­re­ve­te yü­rü­dü. Ke­re­ve­te ula­şın­ca durdu, çev­re­yi din­le­di. Ha­nay­da çıt yoktu. Cır­cır bö­cek­le­ri ve kur­ba­ğa­lar hâlâ ötü­yor­du. Do­lu­na­ya baktı, do­lu­na­yın üze­rin­de­ki eline çe­ne­si­ne koyan, kırk yıl­dır dü­şü­nen bir adam gibi duran ka­ral­tı­nın yüzü, bir çocuk yüzü gibi gü­lüm­sü­yor­du. Sır­tın­da­ki pembe ge­ce­li­ği bir çır­pı­da sır­tın­dan çı­kar­dı, to­puk­la­rıy­la ezdi, ke­re­ve­te çıktı, pi­ke­yi açtı;

“Mu­har­rem uyu­dun mu?” dedi.

“Sen uyu­ma­dan ben uyur muyum hiç ha­nı­mım?” dedi, ken­di­ni yıl­lar­dır bek­le­yen adam.

“Mu­har­rem bana ha­nı­mım deme, Ce­mi­le de!”

“Ce­mi­le hoş gel­din canım, gü­ze­lim, bir tanem.”

Ce­mi­le hiç zaman yi­tir­me­di, diri me­me­le­ri­ni Mu­har­rem’e uzat­tı:

“Bun­la­rı sana ge­tir­dim Mu­har­rem” dedi.

Mu­har­rem, nice yıl ger­çek­leş­me­si ola­nak­sız gibi düş­le­di­ği diri me­me­le­rin kızıl uç­la­rı­na du­dak­la­rı­nı yeni doğan bir Yörük ço­cu­ğu gibi uzat­tı.

Do­lu­nay, dut ağa­cı­nın doğu ya­ka­sı­na kay­dı­ğın­da Ce­mi­le, Mu­har­re­min kol­la­rı ara­sın­da ilk kez ger­de­ğe giren bir yeni gelin gibi in­li­yor, kürek ke­mik­le­ri ça­tır­dı­yor­du. Sanki ilk kez kadın olu­yor­du. Dağlı üze­rin­de ağır ağır gidip ge­li­yor “Ce­mi­le’m gülüm, canım, gü­ze­lim, bir tanem” söz­cük­le­ri­ni ku­la­ğı­na fı­sıl­dı­yor­du. On beş yıl­dır Hay­dar’dan bu söz­cük­le­rin hiç bi­ri­ni duy­ma­mış­tı. Adı Yörük kızı, duy­du­ğu söz­cük­ler, ba­cak­la­rı­nı aç, az kal­ça­nı kal­dır­dı. O gece Ce­mi­le bu­lut­la­rın üze­rin­de, di­yar­dan di­ya­ra uçtu, ne kal­ça­sı­na bir şap­lak indi, ne de yap­tı­ğı işten iğ­ren­di. Mut­lu­luk bu ol­ma­lı, se­viş­mek bu ol­ma­lı, diye dü­şün­dü.

Baş­la­rı­nı yas­tı­ğa koy­duk­la­rın­da ilk ho­roz­lar ötü­yor­du. Ce­mi­le bir rü­yan­dan uyan­mış gibi ke­re­vet­ten kalk­tı, pembe ge­ce­li­ği giydi, par­mak­la­rı­nın ucuna basa basa gel­di­ği gibi oda­sı­nın yo­lu­nu tuttu.

Hay­dar Bey o gün, öğ­le­den sonra eve döndü. Yor­gun, uy­ku­suz ve sar­hoş­tu, gelir gel­mez ken­di­ni ya­ta­ğa attı, er­te­si gün kuş­luk vakti uyan­dı.

Zey­tin top­la­ma mev­si­miy­di. Dağ­lar­dan yor­gun gelen çift­lik ça­lı­şan­la­rı, gök­yü­zü­ne sı­kı­lan yedi el silah sesi ile tatlı uy­ku­la­rın­dan uyan­dı­lar. Ne olu­yor diye av­lu­ya çık­tık­la­rın­da bir yeni doğan bebek ağ­la­ma­sı duy­du­lar.

O gece Ce­mi­le nur topu gibi bir oğlan do­ğur­du. Haber tüm ka­sa­ba­ya bir anda ya­yıl­dı. Hay­dar Bey’in se­vin­ci­ne di­yecek yoktu. Ada­dı­ğı adak­la­rı çifte çifte kes­tir­di. Kazan kazan aşure kay­nat­tı, tüm ka­sa­ba­ya da­ğıt­tı. Artık beş yüz dö­nüm­lük Ki­raz­lı­bah­çe’nin Aydın Dağ­la­rı’nın gü­ne­ye bakan ya­maç­la­rın­da­ki altı bin zey­tin ağa­cı­nın sa­hi­bi belli ol­muş­tu.

Hay­dar Bey, ço­cu­ğa ad koyma hak­kı­nı, on beş yıl sonra çocuk, hem de oğlan do­ğu­ran ka­rı­sı Ce­mi­le’ye bı­rak­tı. O, şa­hin­le­rin kanat çırp­tı­ğı dağ­lar­dan gelin gel­miş­ti. Ce­mi­le de ço­cu­ğun adını, “Şahin” koydu.

Şahin’in do­ğu­mun­dan sonra or­ta­lık gül, gü­lis­tan oldu. Hay­dar Bey ho­var­da­lı­ğı bı­rak­tı. Ce­mi­le ile bir­lik­te Şahin’in be­şi­ği­ni sal­la­dı, ninni söy­le­di. Her ne ol­duy­sa Şahin’in bi­rin­ci yaş gü­nün­den sonra oldu. Hay­dar Bey üç katlı bir pasta ıs­mar­la­dı, özel fo­toğ­raf­çı ça­ğır­dı. Şahin tüm köşk­te ve çift­lik­te ya­şa­yan­la­rın ku­ca­ğın­da fo­toğ­raf çek­tir­di. Bu mut­lu­luk tab­lo­su, son fo­toğ­raf çek­ti­ren Fa­di­me’nin ”aaa Şahin’in göz­le­ri, kaş­la­rı, burnu ne kadar da Dağlı’ya ben­zi­yor” de­me­siy­le nok­ta­lan­dı. Hay­dar Bey ile Veli Kâhya göz göze gel­di­ler. Ço­cuk­luk­la­rın­dan beri bir­lik­te olan iki adam, bir­bir­le­ri­nin için­den ge­çe­ni ba­kış­la­rın­dan an­lar­dı. Bir­bir­le­ri­nin ci­ğe­ri­ni bilen bu iki adam, süre göz göze bir­lik­te dü­şün­dü­ler. So­nun­da Hay­dar Bey göz­le­riy­le, Veli Kâhya’ya “ge­re­ke­ni yap” dedi.

Veli Kâhya da al­dı­ğı buy­ru­ğu zaman yi­tir­me­den ye­ri­ne ge­tir­di.

Mu­har­rem antik ken­tin ti­yat­ro­su­nun taş otur­ma­lık­la­rın­dan bi­ri­ne otur­muş, dir­sek­le­ri arka otur­ma­lı­ğa yas­lan­mış, başı öne düş­müş, bir cam gibi donuk göz­le­riy­le en­gin­ler­de­ki, ye­şil­lik­ler için­de uza­nan Men­de­res ova­sı­na ba­kı­yor­du. En­se­sin­de, bir yüzük ge­niş­li­ğin­de bir kur­şun de­li­ği gö­rü­nü­yor­du. Bu ya­ra­dan akan kan, en­se­sin­den be­lin­den aşa­ğı­ya kay­mış, pan­to­lo­nu­nun pa­ça­sın­dan taş ze­mi­ne sız­mış, bir kan göl­cü­ğü oluş­tur­muş­tu. Pıh­tı­la­şan, güneş vur­duk­ça kı­zıl­dan kah­ve­ren­gi­ye döşen kan gö­le­di­ne ve kur­şun de­li­ği­ne yeşil si­nek­ler konup kal­kı­yor­du. El­le­rin­de ve yü­zün­de kızıl ka­rın­ca­lar oy­na­şı­yor­du.

Man­tar top­la­ma­ya çıkan iki köylü, antik ken­tin ti­yat­ro­su­nun ba­sa­mak­la­rın­da tek ba­şı­na otur­du­ğu­nu gördü. Yak­laş­tı­lar, yıkık sah­ne­nin üze­rin­den gö­rü­nen, göz ala­bil­di­ği­ne yem­ye­şil uza­nan men­de­res ova­sı­nı sey­re­der bul­du­lar. Mer­mer ba­sa­ma­ğa yas­la­mış, dir­sek­le­ri­ni ar­ka­da­ki ba­sa­ma­ğa da­ya­mış­tı. Ba­şın­da­ki kirli sekiz kö­şe­li kas­ket hafif yana kay­mış, yü­zün­de o güne kadar gö­rül­me­dik mutlu bir gü­lüm­se­me, zaman zaman söy­le­di­ği “kahpe felek sana ne ettim, ne ey­le­dim” tür­kü­sü­nü söy­lü­yor gi­biy­di. İki köylü yak­laş­tı, biri om­zu­nu do­kun­du, Dağlı “küt” diye ön­de­ki bas­ma­ğa yu­var­lan­dı, sırt üstü ka­pak­lan­dı. Köy­lü­ler­den biri, o an gördü, Mu­har­rem’in  en­se­sin­de­ki kur­şun de­li­ği­ni ve ce­ke­ti­nin ya­ka­sın­da ku­ru­yan kanı;

“Vu­rul­muş bu” dedi. Di­ğe­ri de;

“Dağlı’yı vur­muş­lar” diye ba­ğır­dı.

Ya­maç­tan aşa­ğı­ya koş­tur­du­lar. Hay­dar Bey’e, Dağlı’yı ölü bul­duk­la­rı­nı bil­dir­di­ler. Hay­dar Bey duy­du­ğu ha­be­ri hiç ya­dır­ga­ma­dı. Te­le­fo­na sa­rıl­dı, ka­ra­kol ko­mu­ta­nı­na olayı bil­dir­di. O sa­at­ten sonra Hay­dar Bey’in te­le­fo­nu hiç sus­ma­dı.

Antik ti­yat­ro­nun yıkık ka­pı­sı­nın önün­de dört özel oto­mo­bil, bir am­bu­lans ve bir as­ke­ri mi­ni­büs du­ru­yor­du. El­le­rin­de­ki G3 pi­ya­de tü­fek­le­ri­ni, çap­raz tu­tuş­ta tutan jan­dar­ma­lar, çev­re­yi ku­şat­mış, zey­tin ağaç­la­rı­nın al­tın­da bi­ri­ken me­rak­lı ka­la­ba­lı­ğı ka­pı­dan uzak tut­ma­ya ça­lı­şı­yor­du.

Hü­kü­met dok­to­ru bu­lu­nan ceset üze­rin­de in­ce­le­me­si­ni bi­tir­miş, cum­hu­ri­yet sav­cı­sı­na açık­la­ma­lar­da bu­lu­nu­yor­du. Kim­li­ği bi­lin­me­yen -mak­tu­lün ya­kın­dan ta­nı­dı­ğı- biri ol­ma­lıy­dı, ar­ka­sın­dan yak­laş­mış, yedi alt­mış ça­pın­da bir ta­ban­ca ile tek el ateş etmiş, kur­şun ense kö­kün­den gir­miş, ka­fa­ta­sı­nın alın böl­ge­sin­de bir yerde sap­la­nıp kal­mış­tı.
Cum­hu­ri­yet sav­cı­sı hü­kü­met dok­to­ru­nun açık­la­ma­la­rı­nı din­le­di:

“Mak­tu­lün düş­ma­nı var mıydı?” dedi.

Hay­dar Bey, göz­le­ri­ni Mu­har­rem’in can­sız be­de­ni üze­rin­de gez­dir­di.

“Hayır, yoktu Savcı Bey. Bizim çift­lik­te ça­lı­şan ha­nı­mın köy­lü­sü bir ga­ri­ban adam­dı. Yıl­lar­ca kim­sey­le ta­kış­tı­ğı­nı, kavga et­ti­ği­ni gör­me­dim. Dün akşam çift­lik­te ken­di­si­ni gö­re­me­yin­ce, ara­ma­ya çık­tık. Man­tar top­la­yan iki köylü, kuş­luk vakti bu yı­kık­lık­ta, gör­dü­ğü­nüz gibi bul­muş­lar. Biz de hemen jan­dar­ma­ya haber ver­dik. İyi adam­dı rah­met­li, Allah tak­si­ra­tı­nı af etsin” dedi.

Savcı Bey çok kez ye­me­ği­ni ye­di­ği, zi­ya­fet­le­ri­ne ka­tıl­dı­ğı Hay­dar Bey’in söz­le­ri­ni dik­kat­le din­le­di:

“Bu­ra­da ne arı­yor­du? Neden bu antik ti­yat­ro­ya gel­miş ola­bi­lir?”

Veli Kâhya bir iki ök­sür­dü, gen­zi­ni te­miz­le­di, ro­lü­nü iyi ez­ber­le­yen bir il­ko­kul öğ­ren­ci­si gibi an­lat­ma­ya baş­la­dı.

“Mu­har­rem’in düş­ma­nı yoktu ama biraz ka­ran­lık bir adam­dı Savcı Bey. Çift­lik­te ça­lı­şan ame­le­ler, bizim Dağlı de­di­ği­miz Mu­har­rem’i bir­kaç kez, bu ha­ra­be­ler­de ka­sa­ba­ya dı­şa­rı­dan gelen adam­lar­da ge­zer­ken gör­müş­ler. Duy­du­ğu­mu­za göre bu adam­lar, ta­ri­hi eser ka­çak­çı­sı ve de­fi­ne ara­yan adam­lar­mış. Mu­har­rem de çoğu zaman alır ba­şı­nı çift­lik­ten çıkar dağda, ba­yır­da ge­zer­di. Biz, onun çift­lik­te sı­kıl­dı­ğı­nı dü­şü­nür, ha­zi­ne ara­dı­ğı­nı bil­mez­dik. Tah­mi­ni­me göre bu adam­lar, bul­duk­la­rı de­ğer­li bir şey­den Mu­har­rem’e pay ver­me­mek için bu kal­leş­li­ği yap­mış ola­bi­lir­ler.”

Savcı, çift­lik kâh­ya­sı­nın an­lat­tık­la­rı­nı man­tık­lı bul­muş ol­ma­lı ki, zabıt kâ­ti­bi­ni eliy­le ça­ğır­dı. Ci­na­yet­le il­gi­li tu­ta­na­ğı yaz­dır­ma­ya baş­la­dı.

Yıl­lar­dır pa­ray­la pulla il­gi­si ol­ma­yan Mu­har­rem, bir anda tarih eser ka­çak­sı bir çe­te­nin üyesi olmuş, bul­duk­la­rı de­fi­ne­yi ara­la­rın­da pay­la­şa­ma­yan çete üye­le­ri ta­rın­dan kat­le­dil­miş­ti.

Otop­si ve resmi iş­lem­ler ta­mam­lan­dı. İki imam geldi, ahır­da ale­lu­sul, çar­ça­buk Dağlı’ın ce­na­ze­si­ni yı­ka­dı­lar, ke­fen­le­di­ler, derme çatma ta­bu­ta koy­du­lar, Hay­dar Bey’in cep­le­ri­ne so­kuş­tur­du­ğu kâğıt bank­not­la­ra bak­tı­lar, mutlu bir gü­lüm­se­me ile konak av­lu­sun­dan ay­rıl­dı­lar. Ya­naş­ma­lar ve ır­gat­lar “ ne ya­pa­ca­ğız, Dağlı’yı ne­re­ye gö­me­ce­ğiz?” diye dü­şün­dük­le­ri sı­ra­da, Mu­har­rem’in kö­yün­den, her biri bir­bi­ri­ne ben­ze­yen, güneş ya­nı­ğı yüzlü, geniş alın­lı, kısık gözlü sekiz adam çıktı geldi. Hiç kim­se­ye bir şey söy­le­me­di­ler, kim­se­den izin al­ma­dı­lar. Mu­har­rem’in ta­bu­tu­nu omuz­la­dı­lar, gel­dik­le­ri pi­ka­bın ar­ka­sı­na yer­leş­tir­di­ler. Adam­lar­dan üçü ta­bu­tun sa­ğı­na, üçü de so­lu­na otur­du. Daha yaş­lı­ca olan adam sü­rü­cü­nün ya­nı­na otur­du­lar.

Av­lu­da top­la­nan ka­la­ba­lık şaş­kın göz­ler­le olan bi­te­ne ba­kın­dı­ğı sıra, ba­şı­na siyah bir yazma bağ­la­yan Ce­mi­le, ku­ca­ğın­da­ki on dört aylık bebek ile ağır ağır ko­na­ğın mer­di­ven­le­rin­den indi. Dağlı ile bir­lik­te ol­du­ğu ke­re­ve­tin üze­ri­ne otur­du. Bir an, o ya­şa­mı­nın en güzel ge­ce­si­ni an­sı­dı. Dal­la­rı dört yana uza­nan dut ağa­cı­nın ko­vu­ğu­na elini soktu. Eline bir kese kâ­ğı­dı geçti, çı­kar­dı. İçinde kâğıt bank­not­lar ve bozuk pa­ra­lar vardı. Ke­re­ve­tin üze­ri­ne bı­rak­tı. Ye­ni­den elini ko­vu­ğa soktu. Bir as­pi­rin ku­tu­su çı­kar­dı. “Ce­mi­le ben eski gibi de­ği­lim. Zaman zaman diz­le­rim ağ­rı­yor” söz­le­ri­ni anım­sa­dı. Ku­tu­yu da ke­re­ve­tin üze­ri­ne bı­rak­tı. Elini ye­ni­den ko­vu­ğa soktu. En dip­te­ki fo­toğ­ra­fa uzan­dı, aldı. Şahin’in doğum gü­nün­de çe­ki­len fo­toğ­ra­fı çı­kar­dı. Mu­har­rem, ku­ca­ğın­da bir ya­şın­da­ki Şahin, ağzı ku­lak­la­rı­na va­ra­cak gibi gü­lüm­sü­yor, gü­lüm­se­me göz­le­ri­ne dek ya­yı­lı­yor­du Ce­mi­le fo­toğ­ra­fı koy­nu­na soktu. Şahin’i, Fa­di­me’nin ku­ca­ğın­dan aldı, göğ­sü­ne bas­tır­dı, avlu ka­pı­sı­na yü­rü­dü. İki kadın, Ce­mi­le’nin çeyiz san­dı­ğı­nı iki yan­dan tu­ta­rak peşi sıra yü­rü­dü­ler.

Ce­mi­le ba­kış­la­rı­nı ka­la­ba­lı­ğın üze­rin­de gez­dir­di.

“Hak­kı­nı­zı helal edin!” dedi, çev­re­si­ne ba­kın­dı. Tak­si­ci Salih’i gördü:

“Salih kar­deş beni kö­yü­me gö­tü­rür müsün?” dedi.

“Emrin olur Ce­mi­le Hanım, gö­tür­mez miyim hiç? Bu­yu­run, ab­ra­ya geçin.”

Ce­mi­le tak­si­ye doğru yü­rü­dü. İki kadın çeyiz san­dı­ğı­nı ba­ga­ja yer­leş­tir­di.

Hay­dar Bey, te­laş­la koştu geldi. Göz­le­ri öf­ke­den iri iri açıl­mış, yüzü öf­ke­den kıp­kır­mı­zıy­dı.”

“Ce­mi­le izin al­ma­dan, da­nış­ma­dan ne­re­ye gi­di­yor­sun?”

Ce­mi­le, iğ­re­nir gibi Hay­dar Bey’in yü­zü­ne baktı. Bu ba­kış­ta neler yoktu ki? Ya­tak­ta yal­nız yat­tı­ğı, ko­ca­sı­nı bek­le­di­ği gün­ler. Neden ço­cu­ğu ol­ma­dı­ğı­nı so­ran­lar­dan bık­tı­ğı gün­ler. Ye­di­ği to­kat­lar, işit­ti­ği kü­für­ler. Söy­le­yecek çok sözü vardı, söy­le­me­di. Hay­dar Bey’in aya­ku­cu­na ok­ka­lı bir tü­kü­rük attı:

“Ne­re­ye gi­di­yo­rum onu mu so­ru­yor­sun?”

“Evet.”

“Dağlı’nın ço­cu­ğu­nu, ait ol­du­ğu yerde bü­yüt­me­ye gi­di­yo­rum” dedi, arka kol­tu­ğa otur­du. Salih’e döndü, “sür Salih, daha ne bek­li­yor­sun?”

“Emrin olur Ce­mi­le Hanım.”

Salih kon­tak anah­ta­rı­nı çe­vir­di. Ek­zos­dan çiğ bir ben­zin ko­ku­su ya­yıl­dı. Ön­de­ki pikap ha­re­ket etti, Salih pe­şi­ne ta­kıl­dı.

Hay­dar Bey uzak­la­şan tak­si­nin ar­ka­sın­dan boş göz­ler­le baka kaldı. Pikap ve taksi, be­le­di­ye­nin, ka­ra­ko­lun önün­den geçti, dağ yo­lu­na saptı. Çok geç­me­den de antik ken­tin yı­kın­tı­la­rı­nın üze­rin­de gö­rün­dü­ler. Ar­ka­sın­da bir toz bu­lu­tu bı­ra­ka bı­ra­ka kı­zıl­çam­la­rın ara­sın­da göz­den yit­ti­ler.

Dağlı / Ahmet Zeki MUSLU (3 Yorum)

  1. Ahmet Zeki Bey. Kutlarım,okunacak iyi bir öykü. Yüreğine sağlık. Sevgiyle…

  2. Öykünüz ünlü bir romanın mükemmel bir özeti gibiydi.Kaleminize,yüreğinize sağlık Ahmet Zeki bey.Tebrikler,sizi kutluyorum.

%d blogcu bunu beğendi: