Boşu Bo­şu­na Yü­rü­mek | Halil Güney

“Alo! Meh­met hocam, bugün on­li­ne der­sin yok­lu­ğu­nun ta­dı­nı çı­ka­ra­lım. Yü­rü­yüş için hazır mısın ?”

“Ha­zı­rım, bir saat sonra orta park­ta bu­lu­şu­ruz.”

“Tamam, çı­kı­yo­rum.”

Yarım sa­at­ten beri yü­rü­yen iki ar­ka­daş, en yakın köye yak­laş­tı­lar. Yol ke­na­rın­da, kı­sıt­lı ola­rak ça­lış­ma­la­rı­na izin ve­ri­len bir kah­ve­ha­ne­de, bir çay mo­la­sı ve­rir­ler.

Kah­ve­ha­ne­de on beş yirmi kişi kadar insan var. Hepsi, garip bir şe­kil­de, bir ta­raf­ta top­lan­mış­lar…

“Her­hal­de te­le­viz­yon iz­le­mek için bir ta­raf­ta top­laş­mış­lar. Hü­se­yin hocam, şu taraf boş; gel o ta­ra­fa otu­ra­lım.”

Boş ma­sa­lar­dan bi­ri­ne yö­nel­di­ler.

Kah­ve­ci, te­laş­la koşar gibi ye­tiş­ti.

“Beyim, bey­ler, o ta­ra­fa değil, bu ta­ra­fa otu­run. Bu­ra­sı yasak.”

“Ha­yır­dır kah­ve­ci dayı niye?”

“Jan­dar­ma ya­sak­la­dı beyim.”

“Nasıl…”

“Jan­dar­ma geldi sal­gın has­ta­lık ne­de­niy­le, ma­sa­la­rın ya­rı­sı boş ka­la­cak dedi. Bu taraf o ne­den­le yasak. Öbür ta­ra­fa otu­ra­bi­lir­si­niz.”

“Sen, şimdi o emri öyle mi an­la­dın ?”

“An­la­ma­ya­cak ne var beyim ! İşte bu ma­sa­la­rın ya­rı­sı boş. Bu­yu­run öbür ta­ra­fa.”

“Dayı, sağ ol… Biz dı­şa­rı­da içe­lim çay­la­rı. Gel Hü­se­yin hocam çı­ka­lım.”

“Bu­yu­run beyim, hemen ge­ti­ri­yo­rum çay­la­rı­nı­zı.”

Üç bar­dak çay ile geldi kah­ve­ci.

Kah­ve­ci İsa da kendi ça­yı­nı yu­dum­lu­yor, bir yan­dan da yeni müş­te­ri­le­ri­ne ba­kı­yor.

“Bu­yu­run beyim çay­la­rı­nı­zı, bahar da olsa ha­va­lar biraz serin değil mi.”

“Evet, dayı. Jan­dar­ma seni çok kor­kut­muş an­la­şı­lan.”

“Ce­za­lar çok ağır, hayat pa­ha­lı beyim. Siz ne­ci­si­niz, ner­den gelip ne­re­ye gi­di­yor­su­nuz.?”

“Biz il­çe­de öğ­ret­me­niz dayı, bugün der­si­miz yok, öy­le­si­ne yü­rü­yo­ruz.”

“Yani, bir yere git­mi­yor­su­nuz öyle mi?”

“Öyle, ne­re­si olur­sa, ca­nı­mız sı­kı­lın­ca dö­ne­riz geri.”

“Allah Allah ! Boşu bo­şu­na yü­rü­yor­su­nuz, beyim, neyse!”

“Çay­la­rı­nı­zı ta­ze­le­ye­yim öğ­ret­men­le­rim . Bun­lar ben­den !”

“Zah­met etme dayı !”

“Olur mu , Ben, ço­ban­dım, okula gi­de­me­dim. Oku­ma­yı Ali oku­lun­da öğ­ren­dim.”

Kah­ve­ci İsa dayı, iki bar­dak çay ile gelir.

“Bu­yu­run öğ­ret­men­le­rim, tav­şan kanı bun­lar. Torun da benim gibi ol­ma­sın diye, boşu bo­şu­na in­ter­net aldık, bil­gi­sa­yar aldık.”

“Niye bo­şu­na olsun dayı! To­ru­nun okur, adam olur.”

“Öyle oyun oy­nu­yor, ar­ka­daş­la­rı ile çene ça­lı­yor, başka bir iş yap­mı­yor.”

“Niye, on­li­ne ders­le­ri, sı­nav­la­rı yok mu ?”

“Kız­mış öğ­ret­me­ni­ne, en­gel­le­miş öğ­ret­me­ni­ni. Laf din­le­mi­yor.”

“…”

“Oğ­lum­la ge­li­nim tra­fik ka­za­sın­da vefat edin­ce, ne­ne­siy­le ben, yetim ve öksüz diye…”

“An­la­dık dayı, to­ru­nun adını ve oku­lu­nu te­le­fo­na ya­za­lım, belki yar­dım­cı olu­ruz. Hem, jan­dar­ma­nın de­di­ği­ni de azı­cık yan­lış an­la­mış­sın ! Doğ­ru­su­nu da sana an­la­ta­lım.”

“Adı, Ka­ya­han… Oğ­lu­mun ho­ca­sı­nın adıy­mış, adı ve­ri­len gibi oku­sun diye onun adını koy­duy­du.”

Ka­ya­han’ın adını ,sı­nı­fı­nı ,oku­lu­nu te­le­fon­la­rı­nı yazıp ay­rıl­dı­lar.

Yak­la­şık on beş gün kadar sonra:

“Alooo ! Meh­met hocam, bi­raz­dan, yine boşu bo­şu­na yü­rü­yü­şe çı­ka­lım mı?”

“Çı­ka­lım, Ka­ya­han’a al­dı­ğı­mız ki­tap­la­rı ve ka­lem­le­ri de gö­tü­rü­rüz.”

İki öğ­ret­men ar­ka­daş, gü­lü­şe­rek yü­rü­yü­şe çı­kar­lar. El­le­rin­de de kitap ve kalem pa­ket­le­ri ile yine aynı kah­ve­ha­ne­nin önüne ge­lir­ler.

On­la­rın gel­di­ği­ni gören Kah­ve­ci İsa, ace­ley­le bir masa ve iki san­dal­ye­yi kah­ve­ha­ne­nin önüne çı­ka­rır ve on­la­rı kar­şı­lar.

“Bu­yu­run öğ­ret­men­le­rim, hoş gel­di­niz. Gö­zü­müz yolda kaldı. Kaç gün­dür yo­lu­nu­zu göz­ler olduk.

“Dayı, boşu bo­şu­na yü­rü­mek için çok za­ma­nı­mız ol­mu­yor. Ancak yo­lu­muz düştü.”

“Ku­su­ru­ma bak­ma­yın, sev­gi­li öğ­ret­men­le­rim, ben lafın ge­li­şi öyle de­yi­ver­diy­dim. Ne­ne­niz­le bana dün­ya­la­rı ba­ğış­la­dı­nız. Rah­met­li oğ­lum­la ge­li­nim de huzur için­de yat­sın­lar sa­ye­niz­de.”

“Es­tağ­fu­rul­lah dayı, oku­lun müdür yar­dım­cı­sı ile Ka­ya­han’ın öğ­ret­me­ni, bizim çok yakın ar­ka­da­şı­mız.”

“Er­te­si günü gel­di­ler beyim. El­le­rin­de ki­tap­lar, he­di­ye­ler… Ka­ya­han’ımın ayak­la­rı yere değ­mi­yor. Ak­şam­la­rı bile ki­tap­la­rı ile uyu­ya­ka­lı­yor. Öğ­ret­men ola­ca­ğım diyor, başka da bir şey çık­mı­yor ağ­zın­dan.”

“Her ­şey­den ha­be­ri­miz var dayı, yorma ken­di­ni. Öyle ol­du­ğu­na çok se­vin­dik. Bak bu ki­tap­la­rı, ka­lem­le­ri de biz­ler ge­tir­dik to­ru­nu­na.”

“Siz ça­yı­nı­zı içer­ken ça­ğı­ra­yım beyim. Evim yakın, şimdi gelir. Sizi çok merak edi­yor­du.”

Çay­la­rı ma­sa­ya dik­kat­li­ce koyan İsa dayı, ko­şar­ca­sı­na uzak­laş­tı. Bir gü­zel­li­ğin ilk adımı ol­ma­nın guru­ruy­la çay­la­rı­nı yu­dum­la­yan Meh­met ve Hü­se­yin öğ­ret­men İsa da­yı­nın ar­ka­sın­dan ba­ka­kal­dı­lar.

Biraz sonra ar­ka­sın­da on on iki yaş­la­rın­da­ki to­ru­nu ile çı­ka­gel­di İsa Dayı.

“Sa­ye­niz­de öğ­ret­me­nim…. “diye söze baş­la­yan Ka­ya­han, sö­zü­nün so­nu­nu ge­ti­re­mez, el öpme gi­ri­şi­mi ve ku­cak­laş­ma sı­ra­sın­da, göz yaş­la­rı­nı giz­le­me ça­ba­sın­dan da vaz geç­miş­tir hepsi.

“Beyim, bu arada siz hak­lıy­mış­sı­nız, jan­dar­ma­nın de­dik­le­ri­ni ben yan­lış an­la­mı­şım. Onun için de te­şek­kür ede­rim.”
Bu sözle, ken­di­le­ri­ne gel­di­ler. Do­yum­suz bir söy­le­şi­den sonra, öğ­ret­men­le­ri­miz, dönüş için iz­ni­niz­le diye söze baş­la­yın­ca:

“ Dün­ya­da olmaz beyim, az önce gi­din­ce tavuk kes­tim, ne­ne­niz pi­şir­miş­tir. Mi­sa­fi­ri­miz­si­niz. Ne­ne­niz ondan ge­le­me­di.”

Ku­ca­ğın­da he­di­ye pa­ket­le­ri ile Ka­ya­han önde, Meh­met ve Hü­se­yin öğ­ret­men eve gi­der­ken. İsa dayı da kah­ve­ha­ne­yi ka­pat­ma­ya baş­la­dı.

      

Boşu Bo­şu­na Yü­rü­mek | Halil Güney (6 Yorum)

  1. Artık kaybettigimizk düşündüğümüz duygular ve samimiyet. Kaleminize sağlık, çok güzel olmuş.

%d blogcu bunu beğendi: