Bor­ges Öy­kü­cü­lü­ğü | Ugur Kök­den

Bor­ges ‘e göre, tüm yer­yü­zü bir sim­ge­ler oyunundan iba­ret. Ay­rı­ca her an­la­tım da, bir sim­ge­ler di­zi­si. Çünkü ger­çe­ğin gö­rü­nü­mü, as­lın­da ayna üs­tün­de bir yan­sı­ma ya da bir maske sa­yı­la­bi­lir. Yani ya­şa­dı­ğı­mız somut dün­ya­nın al­da­tı­cı bir do­ğa­sı ol­du­ğu için.

Acaba, tek ba­şı­na bir “Bor­ges öy­kü­cü­lü­ğü”nden söz etmek olası mı? Çer­çe­ve­si kesin çiz­gi­ler­le be­lir­li, ba­ğım­sız, kendi ba­şı­na ayak­ta duran öy­kü­ler­den söz edi­le­bi­lir mi?

Bu­nun­la bir­lik­te, tıpkı de­ne­me­ci Bor­ges gibi, öy­kü­cü bir Bor­ges’in de ol­du­ğu başka bir ger­çek­lik! Öte yan­dan, düz­ya­zı us­ta­sı­nı şair Bor­ges’ ten ayır­mak bile o denli kolay değil.

Ama örnek Bor­ges olun­ca, öy­kü­cüy­le de­ne­me­ci ara­sı­na sı­nır­lar koy­mak sa­nıl­dı­ğın­dan da zor, ola­nak­sız bir ba­kı­ma.

As­lın­da, yazar için, öykü/de­ne­me ya da şiir gibi ya­zın­sal tür­le­rin her­han­gi bir ön­ce­li­ği – yani, bi­ri­nin öbü­rü­ne yeğ tu­tul­ma­sı – özel bir anlam ta­şı­mı­yor. Daha doğ­ru­su, onun umu­run­da bile değil bun­lar. “Ken­dim ve dost­la­rım için, za­ma­nın akı­şı­nı yu­mu­şat­mak için ya­zı­yo­rum” diyen o değil mi?

Kaldı ki, okur­la­rın nes­li­nin tü­ken­di­ği sa­vı­nı ileri süren de gene o.

Bu arada, ki­mi­le­ri­ne göre, “XX. yüz­yı­lın son büyük ede­bi­yat bu­lu­şu­nu -yeni bir ya­zın­sal tür ola­rak- ger­çek­leş­ti­ren, kısa an­la­tı­nın us­ta­sı Bor­ges. “Ger­çek­ten, Cal­vi­no’nun de­ğer­len­dir­me­si dik­ka­te alı­nır­sa, “Bor­ges’in bu­lu­şu, bir öykü ya­za­rı kim­li­ğiy­le kendi ken­di­si­ni ya­rat­ma­sı­nı sağ­la­mış; yani, ya­za­rın de­ne­me­ci­lik­ten öy­kü­cü­lü­ğe geç­me­si­ni ola­nak­lı kıl­mış.

Daha geniş bir açı­dan ba­kıl­dı­ğı zaman, Bor­ges düz­ya­zı­sı­nın hem öykü hem de­ne­me hem de ko­nuş­ma­yı kap­sa­yan bir alan­da ge­liş­miş, çok katlı bir an­la­tı ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir. Zaten, ya­za­rın ken­di­si de bu yönde bir­ta­kım ipuç­la­rı ser­gi­ler zaman zaman: “So­kak­ta ya da iş­ye­ri­nin uzun ko­ri­dor­la­rın­da, bir şeyin beni ele ge­çir­me­ye ha­zır­lan­dı­ğı­nı du­yum­sa­rım. Bu bir şey, öykü ya da şiir ola­bi­lir. Onun işine ka­rış­ma­yıp, İste­di­ği­ni yap­ma­sı­na izin ve­ri­rim. Böy­le­ce, uzak­tan uzağa o ‘şey’in bi­çim­len­di­ği­ni du­ya­rım.”

Yıl­lar geç­tik­ten sonra ken­di­ni gös­te­ren bir başka ge­liş­me, Bor­ges’i düz­ya­zı­dan -özel­lik­le öy­kü­den- şiire doğru geri geri çeker. O da, ya­za­rın, el­li­li yıl­la­rın or­ta­sın­da görme ye­te­ne­ği­ni iyi­ce­ne yi­tir­me­siy­le or­ta­ya çıkan kı­sıt­lı­lık. Bor­ges, bu ge­rek­çey­le, “l 953’ten bu yana yal­nız­ca şi­ir­ler ve kısa düz­ya­zı par­ça­cık­la­rı ya­zı­yo­rum.” diyor. Ken­di­siy­le ger­çek­leş­ti­ri­len bir ko­nuş­ma­day­sa, bu ko­nu­da so­ru­lan bir so­ru­ya, “Kör­lük ne­de­niy­le yazı yaz­mak zor değil, ola­nak­sız!” diye cevap ver­miş.

“Ka­fam­da yal­nız­ca kısa par­ça­la­rı tu­ta­bil­di­ğim­den uzun öy­kü­ler­le uğ­ra­şa­mı­yo­rum. En son yaz­dı­ğım uzun­ca öykü -“Araya Giren”- altı sayfa ka­dar­dı.” Bor­ges’e hak ver­me­mek, elbet, dü­şü­nü­le­mez. Çünkü her yazar, yaz­dı­ğı­nın bü­tü­nü­nü bir ba­kış­ta gör­mek İster. Buna ge­rek­si­nim duyar.

Ya­za­rın, ya­şa­ma ba­ba­sın­dan fel­se­fe ders­le­ri ala­rak ilk adımı ar­ma­sı, daha ço­cuk­lu­ğun­dan baş­la­ya­rak, kla­sik te­mel­le­re da­ya­nan sağ­lam bir eği­tim gör­me­si, ana özel­lik ola­rak onun ürü­nü­ne de yan­sı­mış du­rum­da. Ger­çek­ten, 1914’te, sa­vaş­tan önce, tüm aile­siy­le Av­ru­pa’ya ta­şın­ma­sı­nı küçük Bor­ges’in İsviç­re’de Ce­nev­re Ko­le­ji­ne ve­ril­me­si iz­le­miş­tir. Oku­lun temel dersi La­tin­ce­dir. Öbür ders­ler­se, Fran­sız­ca… Evde, İspan­yol­ca ko­nu­şul­ma­sı­na kar­şın, o, bir yan­dan da Al­man­ca öğ­ren­me­ye ko­yu­lur. Alman di­li­nin gü­zel­li­ği­ne vu­rul­muş­tur; oysa Fran­sız­ca­yı çir­kin bulur.

Kaldı ki, İsviç­re gün­le­ri­nin ön­ce­sin­de Fran­sa (Paris) ve İtalya (Ve­ro­na, Ve­ne­dik) da bu­lun­mak­ta­dır.

Şi­ir­le İngi­liz­ce ta­nış­mış. Her zaman, ken­di­si­ni biraz “İngi­liz” du­yum­sar. Dü­şün­sel açı­dan­sa, Bor­ges, daha çok “İngi­liz ede­bi­ya­tı”na yas­la­nır. Bu ne­den­le, İngi­liz­ce­yi, “bütün ha­ya­tı­mı ege­men­li­ği al­tı­na ala­cak olan bu dil” diye ni­te­le­miş­tir. Zaten, Peron son­ra­sı dö­nem­de de, Bu­enos Aires Üni­ver­si­te­si İngi­liz ve Ame­ri­kan Ede­bi­ya­tı ho­ca­lı­ğı­na ata­nı­yor – tıpkı Ha­li­de Edip gibi.

Bor­ges’te iz­lek­ler pek de­ğiş­mez ge­nel­lik­le. Ko­nu­lar, kav­ram­lar da. Öyle ki, öykü İster po­li­si­ye bir çeşni ta­şı­sın, is­ter­se fel­se­fi kay­gı­lar. Zaten, bu ne­den­le, yazar kimi öy­kü­le­ri­ni, “bir çeşit de­ne­me” ola­rak ni­te­le­miş. Söz­ge­li­mi, ” Don Qu­ijo­te Ya­za­rı Pi­er­re Me­nard”ı. “El Mu­ta­sım” öy­kü­sü­nü de, Bor­ges, eğer örnek ver­mek ge­re­kir­se, “bir de­ne­me oyunu” ola­rak ta­nım­lar.

Te­mel­de, Bor­ges öy­kü­le­ri hep zaman so­run­sa­lı çev­re­sin­de do­la­şır. “Ayna” da, bu ne­den­le sık kul­la­nı­lan bir araç­tır (“Benim iki ka­ra­ba­sa­nı­nı var,” diyor yazar, “la­bi­rent ve ayna. “) Öy­kü­ler, ço­ğun­luk­la ölüm­süz­lü­ğü ve ki­tap­la­rı – İnsan­lı­ğın bel­li­baş­lı ürün­le­ri­ni – işler. Geç­miş­ten ke­sir­ler, Doğu ma­sal­la­rı, sisli geç­miş­ten ka­sıt­lı ola­rak bu­la­nık tu­tul­muş ke­sir­ler, mi­to­log­ya­lar ef­sa­ne­ler, me­sel­ler, öy­kü­ler; sonra düş­le­rin ve ka­ra­ba­san­la­rın dün­ya­sı. Ay­rı­ca la­bi­rent­ler, mas­ke­ler, dar mer­di­ven­le­riy­le yıkık eski zaman ta­pı­nak­la­rı, gi­zem­li ki­tap­lık­lar, Mi­no­ta­uros da, onun öy­kü­le­ri­nin vaz­ge­çil­mez öğe­le­ri ara­sın­da sa­yı­lır.

Bor­ges’e göre düş­le­ri, tıpkı dün­ya­yı, doğ­muş ol­ma­yı, gör­me­yi, soluk al­ma­yı kabul et­ti­ği­miz gibi kabul etmek zo­run­da­yız. Do­la­yı­sıy­la, önem­li olan düş­ler­de gör­dük­le­ri­miz değil, o düş­le­rin doğ­ru­dan doğ­ru­ya bizde oluş­tur­du­ğu iz­le­nim­ler­dir.

Öbür yan­dan, ya­şa­mı da bir düş sa­yı­yor Bor­ges. “Benim düşüm, yet­miş yıl sürdü” de­miş­tir, belli bir ta­rih­te. Bu yüz­den öy­kü­sün­de bile, kendi öy­kü­le­ri­ni ta­nım­la­mak­tan ka­çın­maz : “Düş­lem­sel de­ne­bi­lecek öy­kü­ler ya­zı­yor­su­nuz,” der. “Öteki” – yani Genç Bor­ges – ya­za­ra.

Öykü yaz­ma­nın bir “icat”tan çok, bir “bulgu”ya bağlı ol­du­ğu­na İnanan Bor­ges,”…​insanın düş­le­ye­bi­le­ce­ği bütün temel öy­kü­le­rin uzun zaman önce an­la­tıl­dı­ğı ve gü­nü­müz öy­kü­le­me sa­na­tı­nın bun­la­rı ye­ni­den kurup, ye­ni­den söy­le­me­ye da­yan­dı­ğı­nı dü­şü­nen­ler”den biri. Bu yüz­den onun öy­kü­le­ri tarih, ar­ke­olo­ji, me­ta­fi­zik, kur­ma­ca ve ki­tap­lık kokar.

Yazar, “ge­nel­lik­le öy­kü­le­rim bir tek düğüm çev­re­sin­de örü­lür,” diyor. “Yoksa bir konum ya da bir kişi çev­re­sin­de değil! “

“Za­man­sız bir dünya hayal ede­mi­yo­rum. Benim için esas olan za­man­dır” , diyor Bor­ges. Ona göre, “zaman bo­yut­lu bir dün­ya­da­yız. ” Bu­nun­la bir­lik­te, bir öy­kü­sün­de -“Ölüm­süz”- za­man­sız ve bel­lek­siz bir dünya dü­şün­düm” de­mek­ten ken­di­ni ala­maz.

“Gizli Mu­ci­ze” ve “Öteki Ölüm” öy­kü­le­rin­de gö­rül­dü­ğü gibi öykü ki­şi­le­ri, za­ma­nın sı­nır­la­rı­nı zor­lar­lar. Özel­lik­le “Öteki Ölüm” isim­li öykü, bu açı­dan son de­re­ce önem taşır. Bu öy­kü­nün kay­nak­lan­dı­ğı temel dü­şün­ce, şu ka­bul­de ken­di­ni gös­te­rir : “İnsan, dünle bugün aynı insan de­ğil­dir. “

Do­la­yı­sıy­la öy­kü­de, an­la­tı­cı­nın (yazar) ya­şa­dı­ğı/tü­ket­ti­ği geç­miş, aynı za­man­da ben­ze­ri­nin -yani, ” Öteki”nin- ge­le­ce­ği­dir. Böy­le­ce, bir çeşit za­man­sal öte­le­me gö­rü­lür, bu iki insan ara­sın­da.

Bin­ler­ce yıl­lık bir geç­mi­şi de­şe­rek çı­kar­dı­ğı mal­ze­me­yi, Bor­ges, son­suz ge­niş­lik­te bir coğ­raf­ya üs­tün­de har­man­la­ya­rak öy­kü­le­ri­ni im­bik­li­yor. Zaman için­de ol­gun­laş­tı­rı­yor. Eski Mısır ve Yunan’dan, Roma ve Kar­ra­ca’ya, Hin­dis­tan, İran ve En­dü­lüs’ten 14/ 18 Sa­va­şı’na, özgün Nazi pro­fil­le­ri­ne dek de­ği­şik renk­ler der­le­ye­rek öy­kü­le­ri­ni üret­mek­te.

Bir öy­kü­sü­nün dip­no­tun­dan (o da, öy­kü­nün or­ga­nik bir par­ça­sı) öğ­re­ni­yo­ruz ki, “ede­bi­ya­tın sağ­la­ya­bi­le­ce­ği de­ği­şik mut­lu­luk­lar için­de en yü­ce­si im­ge­le­me gü­cü­dür”. Alef (Elif) öy­kü­sü, bunun başlı ba­şı­na par­lak bir ör­ne­ği.

Ger­çek­ten, Bor­ges öy­kü­le­ri­nin ağır basan yan­la­rın­dan biri, me­ta­for­lar: “dü­şün­gü­cü­mü­zün be­nim­se­di­ği me­ta­for­lar!” Za­ma­nın akışı ve su, söz­ge­li­mi. Ya da, “kris­ta­li tüm ev­re­ni yan­sı­tan ayna” .

Bor­ges’in öy­kü­le­ri için, ner­dey­se hiç ay­rım­sız, tı­ka­ba­sa ki­tap­lar­la do­lu­dur, de­ne­bi­lir. Mal­ze­me, dekor ya da, özne ni­te­li­ğiy­le her öy­kü­de ki­tap­lar, ki­tap­lar, ki­tap­lar! . . Yol­la­rı Ça­tal­la­nan Bahçe’de, 1916 ta­rih­li bir İngi­liz ban­li­yö tre­nin­de, ya­ra­lı, ama mutlu bir genç asker, il­giy­le Ta­ci­tus Ta­ri­hi okur. Çünkü yazar, o sı­ra­da, Alman di­lin­de Ta­ci­rus’un eş­de­ğe­ri­ni ara­mak­ta­dır. Çinli bir roman ya­za­rı öy­kü­ye girer ve artık oraya yer­le­şir: Tsui Pen. “Kı­lı­cın İzi” öy­kü­sün­dey­se, öykü kah­ra­ma­nı İngi­liz ge­ne­ra­lin terk edil­miş evi, koca bir ki­tap­lık ve müze ba­rın­dı­rır. Ama bu ki­tap­lık “bir­bi­riy­le il­gi­siz, bir­bi­ri­ni ya­lan­la­yan ki­tap­lar”dan oluş­mak­ta­dır.

Bek­le­yiş öy­kü­sün­de de, bir raf do­lu­su kitap okuru kar­şı­lar. Ka­til­le­ri­ni so­ğuk­kan­lı­lık ve sa­bır­la bek­le­yen kur­ban, dip­not­la­rıy­la bir­lik­te İlahi Ko­med­ya okur, aynı da­ki­ka­lar­da.

Öy­kü­nün ki­tap­lar çev­re­sin­de dön­me­si ol­gu­su, git­tik­çe bir tut­ku­ya ya da sap­lan­tı­ya dö­nü­şür ya­zar­da. So­nun­da, sim­ge­sel bir öykü ni­te­li­ği ta­şı­mak­la bir­lik­te, “Kong­re” (ya da “Mec­lis”) isim­li öy­kü­de ol­du­ğu gibi, metin sa­yı­sız ki­tap­tan örü­len bir doku özel­li­ği taşır: temel ki­tap­lar, Don Qu­ijo­te’ un 3400 de­ği­şik ba­sı­mı, at­las­lar, an­sik­lo­pe­di­ler, dok­to­ra tez­le­ri, bel­le­ten­ler, ti­yat­ro prog­ram­la­rı… Yazar, alay­lı bir dille bun­la­rın hep­si­ni “belge” ola­rak ta­nım­lar.

Ay­rı­ca, Bor­ges öykü/de­ne­me ya da şi­ir­le­rin­de sev­di­ği bir takım ya­zar­la­ra­şa­ir­le­re, daha doğ­ru­su ya­zın­sal kah­ra­man­la­ra da sıkça yer verir: Ho­me­res, Danre, Sha­kes­pe­are, Car­van­res, E. A. Poe, Whit­man, Heine, Swe­den­borg.

Son ola­rak bir adım daha atar Bor­ges: “Babil Ki­tap­lı­ğı” öy­kü­sü­nü ka­le­me ala­rak, gi­zem­li ve daha çok sim­ge­sel bir an­la­tım yolu seçip tüm za­man­la­rın tüm ki­tap­la­rı­nı içe­ren bir ki­tap­lı­ğı, tüm ki­tap­la­rın tüm harf­le­ri­ni ya da uzak geç­mi­şin bi­lin­me­yen uzak ge­le­ce­ğe bı­rak­tı­ğı tüm harf­le­ri ve işa­ret­le­ri öy­kü­sü­nün dün­ya­sı­na sokar. Öy­le­ce her şey bir­bi­ri­ne ka­rı­şır: öy­kü­ler o ki­tap­la­rın bir bö­lü­mü­nü oluş­tur­du­ğu gibi, o ki­tap­lar da öy­kü­le­ri do­ğur­mak­ta­dır ses­siz­ce.

Oysa ger­çek­çi ve dik­kat­li bir göz­lem­ci­nin gö­zün­de, Babil Ki­tap­lı­ğı, ya­za­rın bir dönem gö­rev­li kim­li­ğiy­le ça­lış­tı­ğı baş­kent Be­le­di­ye Ki­tap­lı­ğı’nın abar­tıl­mış, can sı­kı­cı ve ka­ra­ba­san­lı bir yo­ru­mun­dan başka bir şey de­ğil­dir.

Ger­çek­ten, ya­za­rın dün­ya­sı­nın her zaman bir ki­tap­lık gö­rev­li­si­ne ya­kı­şır bi­çim­de ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir ko­lay­ca; yani, hep ki­tap­lar­la bir arada, iç içe ve dolu dolu. Yaşam, sanki kitap raf­la­rı­nın tozlu ve kül rengi ala­ca­ka­ran­lı­ğı­na sü­rül­müş ola­rak: kı­sıt­lı, se­vinç­siz ve düş­sel.

Öte yan­dan, “Babil Ki­tap­lı­ğı” öy­kü­süy­le, Bor­ges’in La­bi­rent­ler’de dile ge­tir­di­ği “tüm ki­tap­lar, ger­çek­te, tek bir ki­ta­ba in­dir­ge­ne­bi­lir” sözü doğ­ru­lan­mış sa­yı­lır. Tek ki­ta­ba, yani in­san­lı­ğın – do­la­yı­sıy­la tüm za­man­la­rın – ortak se­rü­ve­ni­ni an­la­tan tek bir “belge”ye…

Kaldı ki, Mal­lar­me’nin di­ze­si öyle : ”Tout abo­utit en un livre. ” Her şey enin­de so­nun­da bir ki­ta­ba dö­nü­şür. Bor­ges, Yedi Gece’den Mal­lar­me’nin bu di­ze­sin­den söz açar. Acaba, söz ko­nu­su “son kitap”, yaz­gı­nın ki­ta­bı mı?

Pas­cal da ben­zer bir dü­şün­ce ileri sür­mü­yor mu? ” Gelip geç­miş bütün in­san­lar, bunca yüz­yıl­lık bir akış için­de, hep ya­şa­yan ve sü­rek­li öğ­re­nen bir tek in­sa­na ben­ze­ti­le­bi­lir.”

Ama bun­la­ra kar­şın, Bor­ges, yaz­dı­ğı ilk öy­kü­nün – in­sa­na yor­gun­luk ve kuşku veren bir yazı, diyor ya­za­rı, kur­ma­ca kah­ra­ma­nı Pi­er­re Me­nard’ın okur üs­tün­de “daha fazla kitap yazıp da dün­ya­yı pis­let­mek is­te­me­yen bir adam” iz­le­ni­mi bı­rak­tı­ğınr söy­ler. Her şey­den sonra bir öze­leş­ti­ri mi?

Bor­ges’e göre, tüm yer­yü­zü bir sim­ge­ler oyu­nun­dan iba­ret. Ay­rı­ca her an­la­tım da, bir sim­ge­ler di­zi­si. Çünkü ger­çe­ğin gö­rü­nü­mü, as­lın­da ayna üs­tün­de bir yan­sı­ma, ya da bir maske sa­yı­la­bi­lir. Yani ya­şa­dı­ğı­mız somut dün­ya­nın al­da­tı­cı bir do­ğa­sı ol­du­ğu için. Belki böyle bir dü­şün­ce­den yola çı­ka­rak, yazar, bir­ta­kım “hi­le­li öy­kü­ler” ka­le­me al­dı­ğı­nı – ken­di­siy­le ger­çek­leş­ti­ril­miş bir gö­rüş­me­de – dile ge­tir­mek­ten çe­kin­mez. Bun­lar han­gi­le­ri, okur bil­mi­yor ola­bi­lir; ancak, hi­le­li ol­ma­yan bir öy­kü­sü­nün “Araya Giren” ol­du­ğu­nu doğ­ru­dan ya­za­rın ken­di­si açık­la­mış­tır. “Sonu şa­şır­tı­cı ol­ma­yan, yalın ka­çı­nıl­maz bir öykü.” Oysa yazar, Tlön­lü Me­ta­fi­zik­çi­ler gibi “daha çok şa­şır­tı­cı ola­nın ara­yı­şı için­de­dir. “

Öte yan­dan, Bor­ges’in bu ko­nu­da­ki çe­liş­ki­li bir başka yak­la­şı­mı da şu: “Öy­kü­nün ina­nıl­maz bir öykü ol­ma­sı önem taşır! “de­mek­te başka bir açık­la­ma­sın­da da.

“Araya Giren”, Bor­ges’in son yıl­la­ra denk düşen bir ürünü. Geç­miş anı­la­rın ve yerel renk­le­rin ağır bas­tı­ğı kimi öy­kü­ler, ya­za­rın öy­kü­cü­lü­ğün­de ayrı bir boyut ola­rak ken­di­ni gös­ter­mek­te­dir. Söz­ge­li­mi ” Kar­şı­laş­ma”, “Juan Mu­ra­na”, “Ma­hal­le Ka­ba­da­yı­sı”, “Ro­sen­do Ju­arez’in Öy­kü­sü”, “Rast­laş­ma”, “Öteki Dü­el­lo” öy­kü­le­rin­de ol­du­ğu gibi. . . “Öl­dür­me­nin ya da öl­dü­rül­me­nin hiç de güç ol­ma­dı­ğı­nı öğ­re­ten” öy­kü­ler, bun­lar.

Gerçi, bu öy­kü­le­rin ki­mi­si bir ön­ce­ki­le­ri yi­ne­ler ya da ye­ni­ler, ge­liş­ti­rir; bir ba­kı­ma biri öbü­rü­nün uzan­tı­sı­dır. Ama te­mel­de, doğ­ru­dan ya­şam­dan çı­ka­rıl­mış, ger­çek­le­ri ak­ta­ran öy­kü­ler sa­yı­la­bi­lir. Ül­ke­nin yok­sul kır­sal böl­ge­le­ri­ni, baş­ken­tin var­lık­sız kenar ma­hal­le­le­ri­ni (özel­lik­le ola­nak­la­rı kı­sıt­lı Pa­ler­mo böl­ge­si­ni ya da ya­za­rın hep sev­di­ği, yi­ne­le­di­ği kimi so­kak­la­rı) ; geç­miş za­ma­na iliş­kin bı­çak­lı ka­ba­da­yı­la­rın, ef­sa­ne­leş­miş “ga­uc­ho”ların ya­şa­mı­nı yan­sı­tan ge­ri­lim dolu ke­sit­ler. Bıçak, gitar ve bıçak dö­vü­şü öy­kü­le­ri… Silah ko­lek­si­yon­la­rı­nın gi­ze­mi…

Bir si­la­hın zaman için­de gizli bir yaşam edi­ne­bi­le­ce­ği ola­sı­lı­ğı ve ör­ne­ği; da­ha­sı, gi­de­rek ki­şi­nin si­lah­la -söz­ge­li­mi kendi öz bı­ça­ğıy­la- öz­deş­leş­me­si.

Öyle ki, so­nuç­ta, Bor­ges’in ka­ba­da­yı­la­ra bir hay­ran­lı­ğı, tut­ku­su, o ya­şa­ma ciddi bir ya­kın­lı­ğı var­mış duy­gu­su uyan­dı­ra­cak öl­çü­de canlı, ay­rın­tı­la­rı özen­le ol­gun­laş­tı­rıl­mış öy­kü­ler bun­lar.

Dün­ya­mı­zı “onur­lu teh­li­ke­ler­den yok­sun” bulan, bun­dan ya­kı­nan ya­za­rın bir­çok öy­kü­sü – Andre Ma­uro­is’nın al­tı­nı çiz­di­ği gibi İngi­liz ya­za­rı Ches­ter­ton’vari, po­li­si­ye çeş­ni­ler taşır. Özel­lik­le “Gizli Bahçe”, “Yol­la­rı Ça­tal­la­nan Bahçe”, ” La­bi­ren­tin­de Ölen Kral”, “Bek­le­yiş”, ” Kı­lı­cın İzi” gibi, olay ör­gü­sü son ke­ne­de yük­sek bir kül­tür dü­ze­yi yan­sı­tan öy­kü­le­rin­de gö­rül­dü­ğü şe­kil­de.

Bu arada, kimi öy­kü­le­ri­ni doğ­ru­dan Bor­ges’in se­nar­yo­ya -top­lam üç tane- çe­vir­di­ği de bi­li­ni­yor. Kuş­ku­suz yü­zey­sel po­li­si­ye ya da ca­sus­luk bo­ya­sı­na kar­şın, bu öy­kü­le­rin birer zaman me­se­li­ni iç ör­gü­sün­de ba­rın­dır­dı­ğı­nı, sık sık gi­zem­li­lik iz­le­ği­ni öne çı­kar­dı­ğı­nı, ço­ğun­luk­la ta­sa­rım­lan­mış “yer de­ğiş­tir­me­ler”e yer ver­di­ği­ni söy­le­me­mek de ola­nak dışı. Ör­ne­ğin Vezir Zeyd’le Kral El Bu­ha­ri’nin (“Ölen Kral”) ya da Co­lo­ra­do­lu İngi­liz­le Vin­cent Moon’un kim­lik de­ğiş­tir­me­si gibi (“La­bi­ren­tin­de Ölen Kral”).

Bor­ges’in öy­kü­le­rin­de kar­şı­la­şı­lan – ço­ğun­lu­ğu ne­den­se İngi­liz – son­suz sa­yı­da kur­ma­ca ki­şi­si ara­sın­da geç­miş yüz­yıl­la­rın İnsan­la­rı, hü­küm­dar­lar, ve­zir­ler, ka­til­ler, Doğu İnsan­la­rı, gez­gin­ler ve bu arada ma­te­ma­tik­çi­ler -söz­ge­li­mi, ünlü Fer­mat üs­tü­ne bir in­ce­le­me­si ya­yım­la­nan Unwin, me­ta­fi­zik­çi­ler (Tlön ge­omet­ri­siy­le uğ­ra­şan­lar, gizli an­sik­lo­pe­di­ci­ler), sa­yı­sız yazar ve şa­irin se­zin­le­nen ama ya­ka­la­na­ma­yan iz­le­ri hep dik­ka­ti çeker; hep okuru şa­şır­tır.

“Sa­yı­sız de­necek kadar çok ve bek­len­me­dik esin kay­na­ğı”, Bor­ges’te bir o kadar da uğul­tu­lu, ger­çek­çi, düş­sel, hem geç­mi­şi hem günü ya­şa­yan, ölüm­lü ol­du­ğu öl­çü­de ölüm­süz, yazar ya da kitap tür­be­da­rı kah­ra­man onaya çı­kar­mış­tır.

Bor­ges öy­kü­cü­lü­ğü üs­tü­ne vir­gü­lü – ama son nok­ta­yı değil – yine onun bir sap­ta­ma­sıy­la koy­muş ola­lım : “İnsan­la­rın çoğu, ha­yat­la­rın­da bir kez bile, zaman ve son­suz­luk üs­tün­de dü­şün­me­den ya­şa­yıp ölü­yor.”

——————————————-
(Bor­ges ‘Le Söy­le­şi, Ric­hard Bur­gin, Mitos Ya­yın­la­rı, 1994)
(Uğur Kök­den, Adam Öykü, 1995)

      

Yorum yaz