“Bir meri keklik gibi…” / Tuğrul Keskin

“Bir meri keklik gibi…” / Tuğrul Keskin

“Bir meri keklik gibi…”

Tuğrul Keskin

 

TRT’nin, 1980’de Sey­ran­bağ­la­rı Hu­zu­re­vi’nde çek­ti­ği bir prog­ram­da onu gö­rün­ce, deh­şet­le şa­şır­mış­tım! Şi­ir­ler okudu, ha­ya­tın­dan söz etti… O, ta­nı­dı­ğım ilk şa­ir­le­rim­den bi­riy­di ve vaz­ge­çil­me­zim­di. O’na sev­gim, say­gım öy­le­si­ne bü­yük­tü ki, daha 70’li yıl­lar­da ez­be­rim­de pek çok şiiri vardı…

İzmir Konak’ta, şim­di­ki mer­kez ban­ka­sı bi­na­sı in­şa­at ha­lin­dey­ken, du­va­rı­nın di­bin­de ki­tap­çı do­lap­la­rı vardı. Pek çok si­ya­si gru­bun (frak­si­yo­nun) kitap sat­tı­ğı sac­dan do­lap­lar­dı bun­lar. SGK bi­na­sın­dan, İzmir Bü­yük­şe­hir Be­le­di­ye­si bi­na­sı­nın ol­du­ğu yere kadar (ki o za­man­lar bütün bu ya­pı­lar in­şa­atı ta­mam­lan­ma­mış kara bi­na­lar­dı) sıra sıra di­zil­miş­ler­di cadde bo­yun­ca. O ki­tap­çı do­lap­la­rın­da sergi açan­lar­dan biri de ben­dim. O yıl­lar­da bağlı ol­du­ğum si­ya­si gru­bun ser­gi­si­ni açar, ki­tap­lar sa­tar­dım, yıl 1977-78’di. “Dost Dost İlle Kavga” adlı ki­ta­bı 1973’te ya­yın­lan­ma­sı­na kar­şın halâ çok sa­tan­lar­dan­dı. Ben de ser­gi­ye gelen her kitap alı­cı­sı­na mut­la­ka o ki­tap­tan di­ze­ler okur ve he­ye­can­la öne­rir­dim.

Sonra 1977’de “Pan­zer­ler Üs­tü­mü­ze Kal­kar” adlı ikin­ci ki­ta­bı çı­ka­gel­di, benim için büyük mut­lu­luk­tu. Fakat yeni bir tarzı vardı bu şi­ir­le­rin… O yıl­lar­da Ali Yüce’nin “bon­cuk şiir” de­di­ği tarza yakın; di­ze­le­rin değil de söz­cük­le­rin alt alt ya­zı­lı­şıy­la oluş­muş şi­ir­ler­di ve yep­ye­ni şey­ler söy­lü­yor­du bizim için…

Er­zin­can Ke­ma­li­ye’de doğdu (1920), Eğin Tür­kü­le­ri’nin için­de bü­yü­dü ve şi­ir­le­ri­ni, o tür­kü­le­rin ate­şin­de iki kere su ve­re­rek dövdü. Ya­pı­sı sağ­lam, ge­le­nek­le bağ­la­rı güçlü fakat ge­le­nek­ten ba­ğım­sız şi­ir­ler yazdı… Şi­ir­le­ri­ni kur­du­ğu Ke­ma­li­ye’den bir kış günü baş­la­yan göç­le­ri­ni ve o gün­le­rin An­ka­ra’sını şöyle an­la­ta­cak­tı son­ra­dan; “… An­ka­ra’ya ge­li­şi­miz çok soğuk, hemen hemen kışın yeni baş­la­dı­ğı za­ma­na rast­lar. O zaman dokuz ya­şın­day­dım. Yağ­mur­lu bir günde köy­den ay­rıl­dık. (…)Uzun bir yol­cu­luk­tan sonra, on bir günde An­ka­ra’ya ge­le­bil­dik. An­ka­ra yeni ku­ru­lan, on beş bin nü­fus­lu küçük bir ka­sa­ba gö­rü­nü­mün­dey­di. Şehir bu­gün­kü Ulus ve Ulus’taki hey­kel çev­re­sin­de ve Sa­man­pa­za­rı denen yer et­ra­fın­da, An­ka­ra Ka­le­si’nin çev­re­sin­de top­la­nı­yor­du. Bun­dan böyle bu­ra­da ya­şa­ya­cak­tık…”

Her ne kadar “1940 Top­lum­cu Şa­ir­ler” ku­şa­ğın­dan sa­yıl­sa da, as­lın­da O, halk şiir ge­le­ne­ği­ni de­rin­den kav­ra­mış, ge­le­nek­le bağ­la­rı­nı güç­len­dir­dik­çe, onu dev­rim­ci bir tarz­da dö­nüş­tür­me­yi ba­şar­mış özgün bir şa­ir­di. Bu ya­nıy­la, ser­best na­zım­dan da, Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cev­det’in tem­sil­ci­si ol­du­ğu Garip şiir akı­mın­dan da çok uzak, ken­di­ne özgü bir şiir dün­ya­sı kur­muş­tu. Hatta o yıl­lar­da bu şiir ka­nat­la­rıy­la, ara­la­rın­da­ki ay­rı­lı­ğa ve mü­ca­de­le­ye iliş­kin, 1981 Mayıs’ında Sey­ran­bağ­la­rı Hu­zu­re­vi’nde ken­di­si­ni ilk kez zi­ya­ret eti­ğim­de bana an­lat­tık­la­rı­nın ben­ze­ri­ni, son­ra­sın­da ka­le­me ala­cak ve şöyle söy­le­ye­cek­ti:

“… O gün iki şey vardı or­ta­da benim için; bir yanda Garip’in hasta sanat an­la­yı­şı ve diğer yanda di­na­mik halk ede­bi­ya­tı­nın yüzü. Bun­lar karşı kar­şı­ya ge­ti­ri­lin­ce ben el­bet­te ki kendi sı­nı­fım­dan gelme halk ozan­la­rın­dan ta­raf­tım… Biz tav­rı­mı­zı be­lir­le­miş­tik. 945 yı­lın­da yani Garip’çi­le­rin ede­bi­ya­tı­mı­za ege­men ol­duk­la­rı bir çağda dergi ya­yın­la­ma­ya ih­ti­yaç duy­muş­tuk (…) Orhan Veli ve ar­ka­daş­la­rı o zaman dev­rim­ci şi­ir­le­ri yok­sa­yan ve yoz­laş­tı­ran bir ça­lış­ma için­dey­di. Ve bu se­bep­le biz Ant çev­re­sin­de, küçük bir top­lu­luk da olsak, dev­rim­ci sanat so­rum­lu­lu­ğu­nu üst­len­miş­tik(…) Bu an­ti-fa­şist ve dev­rim­ci bir genç­lik ve onun dev­rim­ci sa­na­tı et­ra­fın­da yeni bir akı­mın mü­mes­si­li top­lum­cu sa­na­tı or­ta­ya çı­kar­ma­yı amaç­la­yan genç­ler­dik de­ne­bi­lir (…)Bizim var­lı­ğı­mız as­lın­da önem­siz­di, kü­çük­tü, ama doğ­ruy­du. Biz bu doğ­ru­dan do­la­yı bir ara­day­dık…”

Ye­tiş­ti­ği çev­re­nin bu di­ren­gen tav­rı­nı, dil­sel özel­lik­le­ri­ni, mü­ca­de­le az­mi­ni, Eğin Tür­kü­le­ri’nin can yakan ez­gi­si­ni ve halk de­yiş­le­ri­nin gü­cü­nü sırt­la­na­rak; top­lum­sal dü­ze­nin yoz­lu­ğu, dö­ne­min za­lim­li­ği üs­tün­den acılı in­san­la­rı an­la­tan şi­ir­ler yazdı. Çoğu zaman şiir kah­ra­man­la­rı “Ha­sit­tir” çe­kil­miş in­san­lar­dı:

“Ben gider oldum/ Kar­daş­lar/ Ve de /Kız kar­daş­lar/ Ben gider oldum./ Gayri/ Haram bana/ Bu top­rak dam­lar/ Bu ağaç­lar/ Bu taş­lar bana./ Apat de­di­ğin/ Şi­şi­ril­miş oto las­ti­ği/ Ve bir­kaç/ Tah­ta­dan iba­ret/ Bir sal­dır./ Suda yüzer./ Oğul, uşak, bir de karım/ Kurt bana/ Ha­sit­tir çeker/ Kuş bana/ Yılan bana/ Ha­sit­tir çeker / Çiyan bana/ Lan kar­daş/ Bu nasıl yara/ Kanar her ye­rim­den./ Dö­ğül­mü­şüm/ Sü­ğül­mü­şüm/ Ko­ğul­muş./ Sik­tir çe­kil­mi­şim yani/ Kendi öz yur­dum­da./ Bir meri kek­lik gibi/ Çeker gi­de­rim…”

40’lı yıl­lar­da, şi­ir­le ve dev­rim­ci dü­şün­ce­ler­le daha da iç içe­dir artık. Cey­hun Atuf Kansu, Ni­ya­zi Akın­cı­oğ­lu, Arif (Ba­ri­kat) Damar, en yakın ar­ka­daş­la­rı­dır. Hal­ke­vi’nin yayın or­ga­nı olan “Ülkü”de ça­lış­ma­ya baş­lar. Der­gi­yi Ahmet Kutsi Tecer yö­net­mek­te­dir. Bir yan­dan da, sır­tı­nı da­ya­dı­ğı ge­le­nek­sel şi­iri­mi­zi dö­nüş­tü­re­rek yeni şi­ir­ler yaz­ma­yı sür­dü­rür. Bu ara­da­Ant’da ya­yın­la­nan Köy­lü­le­ri­me adlı şi­iri­ni;

“Ana­mız bir­dir, aynı me­me­den em­mi­şiz dost­lar./ Kan kar­de­şiz, siz­le­re kanım kay­nı­yor./ Siz­ler­le be­ra­ber herk ettik top­ra­ğı,/ Be­ra­ber yat­tık ha­pis­te, be­ra­ber tes­ke­re aldı/ Ve ma­ni­ler yak­tık has­ret için;/ Gü­le­me­diy­sek de boş ver­dik be­ra­ber…/ Halay mı çek­me­dik kol kola,/Horon mu tep­me­dik diz dize,/ Çep­ken mi ver­me­dik rüz­gâ­ra?/ Koyun ko­yu­na yat­tık top­rak du­var­lar­da/ Sıt­may­la, sı­ğır­la, da­var­lar­la…/ Daha da ya­ta­rız dost­la­rım daha da…/ Gün ge­lir­se eğer/ Halay çeker, türkü söy­ler gibi yan yana/ Mav­zer mav­ze­re verip de/ Düş­ma­na kur­şun da ata­rız./ Siz­le­re kanım kay­nı­yor, ya­ban­cı de­ğil­si­niz bana…” Ahmet Kutsi Tecer görür ve be­ğen­mez…

Son­ra­dan şöyle söy­le­ye­cek­tir; “Benim şiiri bı­ra­ka­rak düz­ya­zı yaz­mam is­ten­di. Ben de o zaman, Ahmet Kutsi Tecer‘e”ben daha kö­tü­sü­nü de ya­za­rım” diye güya esp­ri­li ola­rak cevap ver­dim…”

Üni­ver­si­te yıl­la­rı, ırkçı/Tu­ran­cı grup­lar­la mü­ca­de­le için­de geçer. Tu­ran­cı­la­rın bir sal­dı­rı­sın­da o ve kimi dev­rim­ci­ler tu­tuk­la­nır, üç ay hapis yatar, ak­la­nır. O yıl­lar­da “Görüş Günü” adlı ünlü şi­iri­ni yazar; “Bugün görüş gü­nü­müz/ Dost kar­deş bir arada/ Tel­den tele/ Men­dil salla el salla/ Mer­ha­ba! / İzin olsun ha­pis­ha­ne için­de / Seni/ Sen­den sor­ma­la­ra do­ya­mam/ Yarım döner cı­ga­ra­nın ateşi/ Gitme da­ya­na­mam…”

Üni­ver­si­te biter. Ka­dır­ga Öğ­ren­ci Yurdu’nda 1950 yı­lın­da yö­ne­ti­ci ola­rak işe baş­lar. Ve si­ya­sal ta­ri­hi­miz­de “51 tev­ki­fa­tı” ola­rak bi­li­nen da­va­da Tür­ki­ye Ko­mü­nist Par­ti­si üyesi ol­mak­tan tu­tuk­la­nır. En uzun ceza alan­lar­dan biri ola­rak, yedi yıl ha­pis­lik(1951-1958) ve ar­dın­dan iki buçuk yıl Çorum’da sür­gün yaşar, yaşam ko­şul­la­rı çok ağır­dır! Bir yo­lu­nu bulup An­ka­ra’ya, ora­dan da İstan­bul’a gelir.

Turan Emek­siz’in Be­ya­zıt Mey­da­nı’nda kat­le­dil­me­si­nin ar­dın­dan, De­mok­rat Parti fa­şiz­mi, için­de O’nun da ol­du­ğu pek çok dev­rim­ci­yi İstan­bul’dan “teh­cir”e zo­run­lu kılar. O Er­zin­can’ı ter­cih eder ve kö­yü­ne (Çit) yer­le­şir. 1960 İhti­la­li son­ra­sın­da ye­ni­den An­ka­ra’ya döner. Sağ­lı­ğı kö­tü­dür, Bul­ga­ris­tan’a te­da­vi için gitse de pek bir sonuç ala­maz. An­ka­ra Sey­ran­bağ­la­rı Hu­zu­re­vi’ne yer­le­şir. Orada “hu­zur­lu ol­du­ğu­nu!” söy­le­miş­ti…

O’nu ikin­ci zi­ya­re­tim, sev­gi­li Ümit Yaşar Işık­han’la yine bu Hu­zu­re­vi’nde oldu. O kü­çü­cük oda­sın­da Ne­ru­da çev­ri­le­ri ya­pı­yor­du. İlk defa ya­ra­sı­nı gös­ter­di; di­zi­nin ar­ka­sın­da ve ayak­la­rın­da tuhaf bir ya­ray­dı bu. 51 Tev­ki­fa­tı’nda iki yılı aşkın kal­dı­ğı İstan­bul Si­ya­si Şube’nin bir “ar­ma­ğa­nı” ola­rak, O’na hâlâ çok acı ve­ri­yor­du; “bu beni gö­tü­rür” de­miş­ti. Ölü­mün­den dört ay önce (1981 Tem­muz’da) ger­çek­le­şen o son zi­ya­re­ti­miz­de çok şey­den ko­nuş­muş­tuk; Yusuf ile Ba­la­ban Des­ta­nı’ndan, Ahmed Arif’le iliş­ki­sin­den (it­ham­la­rın­dan demek belki daha doğru olur), Pab­lo­Ne­ru­da çe­vi­ri­le­rin­den, ço­cuk­lu­ğu, mah­pus­lu­ğu, kö­yün­de ge­çir­di­ği za­man­la­rın­dan… Sonra hiç din­me­yen ayak ağ­rı­la­rı ve ayak­la­rın­da­ki üşü­me­den… Ay­rı­lır­ken O’na an­ne­min öre­ce­ği bir çift yün ço­ra­bı­Ara­lık’ta­ge­tir­me sözü ver­dim, fakat O 1981 Kasım’ında 61 ya­şın­da ara­mız­dan ay­rıl­dı ve o ço­ra­bı yazık ki hiç ulaş­tı­ra­ma­dım… Halâ içim­de ya­ra­dır… Enver Gökçe; ce­fa­lı şa­irim! “Ölü­mün adı hep kal­leş ola­cak bun­dan böyle!”

 

“Bir meri keklik gibi…” / Tuğrul Keskin (1 Yorum)

%d blogcu bunu beğendi: