Bebek Pa­tik­le­ri için / Aydın Şimşek

Top­lum­sal hayat canlı bir sü­reç­tir. Ken­di­ni sü­rek­li ye­ni­ler, ge­le­ce­ği elin­de tut­mak için gö­zü­nü ka­rar­tır. Yer­le­şik olan­la­rı kar­şı­sı­na alır, de­ğiş­ti­rip, dö­nüş­tür­mek için geç­mi­şiy­le, şim­di­siy­le ça­tış­ma­yı göze alır. Bir yan­dan elin­de olan­la­rı yi­tir­me­mek için on­la­rı sı­nır­la­yıp ku­ra­la dö­nüş­tür­me ça­ba­sı­na girer, ya­sa­lar oluş­tu­rur, diğer yan­dan da tüm bun­la­ra kar­şın, yeni bir yaşam dal­ga­sı kar­şı­sın­da ağır ağır çö­zü­le­rek yeni gelen/ gel­mek­te olan yaşam bi­çi­mi­ne ha­zır­la­nır.

Bu durum ha­ya­tın her ala­nın­da gö­rül­dü­ğü gibi ya­zı-sa­nat ha­ya­tın­da da sık­lık­la gö­rü­lür. Bir dö­ne­min ça­tış­ma­lar­la elde edil­miş seç­kin ya­zı-de­ne­yim ve de­ğer­le­ri de başka bir zaman di­li­min­de ye­ri­ni yeni ara­yış­la­ra bı­ra­kır. Kar­şı­la­şı­lan yeni bir dal­ga­dır. Bu dalga, yer­le­şik olan her de­ğe­re yö­ne­lir, her de­ğe­ri ele ge­çi­rir. Diğer yan­dan top­lum­sal ha­ya­tın içe­ri­si­ne yer­leş­miş ve uzun yıl­lar so­nu­cu edi­nil­miş ku­ral­lar ve de­ğer­ler de bu dalga kar­şı­sın­da tu­tu­na­maz. Böyle sü­reç­ler büyük alt üst oluş sü­reç­le­ri­dir ve hemen her şey bir­bi­ri­ne ka­rı­şır. Kesif bir sis per­de­si hâkim olur ha­ya­ta. Yeni dal­ga­ya-dal­ga­la­ra ha­zır­lık­sız ya­ka­la­nan­lar da sis­tem ta­ra­fın­dan hızla ayık­la­nır­lar.

Eko­no­mik-po­li­tik an­lam­da 80’li yıl­lar, bir büyük dalga­nın tüm dün­ya­nın or­ta­sı­na düş­me­si ola­rak yo­rum­lan­dı. Si­ya­sal-eko­no­mik olgu ola­rak or­ta­ya çıkan kü­re­sel­leş­me kav­ra­mıy­la, onun kül­tü­rel ref­lek­si olan post­mo­der­nizm­le kar­şı­la­şıl­dı. Ay­dın­lan­ma Çağı ve ka­pi­ta­liz­min tüm bi­ri­kim­le­ri bu dal­ga­nın için­de ağır ağır eridi. Ön­ce­le­ri yeni hayat bi­çim­le­ri öne­ren bu dalga kar­şı­sın­da uzun süren be­lir­siz­lik­ler ya­şan­dı. Bu dal­ga­nın üret­ti­ği, hatta da­yat­tı­ğı kav­ram­la­rın ya­nın­da yer alan­lar da, ona karşı çı­kan­lar da ha­zır­lık­sız ya­ka­lan­dı­lar. İlk yıl­lar­da büyük bir panik ya­şan­dı­ğı bile söy­le­ne­bi­lir.

Dal­ga­nın en yoğun ola­rak his­se­dil­di­ği alan­lar­dan bi­ri­si de hiç kuşku yok ki yazın ve düşün alanı oldu. Ay­dın­lar, sa­nat­çı­lar, bilim adam­la­rı bu dal­ga­nın et­ki­si ve çekim alanı içe­ri­sin­de bul­du­lar ken­di­le­ri­ni. Özel­lik­le bu dö­nem­de tüm ya­şa­mın bir metin ol­du­ğu­nu öne süren post-ya­pı­sal­cı yak­la­şım­lar et­ki­li oldu. Hiç­bir şey söy­le­me­yen, niçin ya­zıl­dı­ğı be­lir­siz, an­la­ma­ya ka­pa­lı ka­otik ve okuru umur­sa­ma­yan me­tin­ler bir tür sal­gın gibi yine ay­dın­lar, ya­zar­lar ta­ra­fın­dan ço­ğal­tı­lıp, öne­ril­di. Bu dö­nem­ler­de Der­ri­da’nın “Met­nin dı­şın­da hiç­bir şey yok­tur“ söy­le­mi güç ka­zan­dı. Ya­zar­la­rın bir kısmı bu söy­le­me sıkı sıkı tutu­nur­ken, as­lın­da söy­le­min ken­di­si de öz­ne­nin öl­dü­ğü­nü ima edi­yor­du. Yani bir ba­kı­ma ya­za­rın ölü­mün­den sö­z e­de­rek salt metni yü­cel­tip, ha­ki­kat bağ­la­mın­dan ko­pa­rı­lan bir an­la­tı dili de öne­ril­miş olu­yor­du. Özne yoksa, yazar yoksa, hak­ikat­le iliş­ki­len­me yoksa insan da yok de­ni­lecek bir du­rum­la, ya­za­rın an­la­tı­sın­da­ki bi­ri­cik­lik, nasıl an­lat­tı­ğı­na in­dir­gen­miş olu­yor­du. Ne an­la­tıl­dı­ğı ise gi­de­rek gü­dük­leş­ti­ri­li­yor­du. Bir ba­kı­ma yazar dile hap­se­dil­miş olu­yor­du.

Onca pa­ra­dok­sun bir anda ya­za­rın üze­ri­ne çul­lan­dı­ğı bu dö­nem­de, doğal ola­rak yıl­lar süren mü­ca­de­le­ler so­nu­cu, top­lum­sal de­ğer­ler ha­li­ne gel­miş olan yer­le­şik kav­ram­lar da yeni dal­ga­nın şid­de­ti al­tın­da gi­de­rek öne­mi­ni yi­tir­me­ye baş­la­dı. İnsan­lı­ğın temel ka­za­nım­la­rı sa­yı­lan, birer ya­zı­lı-ya­pı­lı kül­tür bel­ge­si olan bir­çok sa­nat-kül­tür ya­pı­tı­na bakış de­ğiş­ti. Ro­man­da, öy­kü­de, şi­ir­de an­la­yış­lar, al­gı­lar ken­di­si­ne yeni ola­nak­lar ara­ma­ya baş­la­dı. İnsan­dan ve top­lum­dan kopuş id­di­asın­da bu­lu­nan yazı de­ne­me­le­ri çıktı or­ta­ya. Bu de­ne­me­ler epey­ce de ta­raf­tar buldu ken­di­si­ne. Yeni dal­ga­nın içe­rik­le­rin­de yazı sa­na­tı­nı da ya­kın­dan et­ki­le­yen, alı­şıl­dık yazı kül­tü­rü­nün yö­nü­nü de­ğiş­ti­ren et­ki­ler­le kar­şı­la­şıl­dı.

Yeni dalga ya­zı­nın ve ya­zıy­la an­lat­ma­nın, ya­zıy­la dü­şün­me­nin oluş­tur­du­ğu bir­çok etik, es­te­tik ve ide­olo­jik bo­yu­tu da aşın­dır­dı. Bir kıs­mı­nı terk et­tir­di, daha da terk edi­lecek alan­la­rın var­lı­ğı­nı işa­ret­li­yor. Genel bir sonuç ola­rak ya­zı­nın in­san­dan, in­sa­ni de­ğer­le­ri ön­ce­le­mek­ten uzak­laş­tı­ğı bile söy­len­mek­te. Bu söy­le­min hak­lı­lık payı var, ancak yeni ge­liş­me­ler kar­şı­sın­da sü­rek­li sa­vun­ma psi­ko­lo­ji­sin­de kal­mak da doğru sa­yıl­maz. Yazar yeni olu­şum­lar kar­şı­sın­da, top­lum­sal-bi­rey­sel du­yar­lık­lar açı­sın­dan, yeni içe­rik­ler-bi­çim­ler oluş­tur­ma­yı gö­z ar­dı et­me­me­li­dir. Bi­li­nir ki her yeni eği­lim yı­kı­cı­dır ama içe­ri­sin­de yep­ye­ni ola­nak­lar da taşır. Onun yı­kı­cı­lı­ğın­dan kur­tul­mak için, içe­ri­ğin­de ta­şı­dı­ğı ola­nak­la­rı keşfe yön­len­mek daha dev­rim­ci ve ya­rar­lı bir tutum olur.

Hangi çağda ve hangi de­ney­sel-dev­rim­ci atı­lım üze­ri­ne ku­rul­muş olur­sa olsun, hiç­bir dö­nem­de tam an­la­mıy­la doğru ve do­yu­ru­cu bir sanat ta­nı­mı da, an­la­yı­şı da ku­ru­la­ma­mış­tır. Sanat ya­pı­lan­ma­sı da insan gibi, canlı bir or­ga­niz­ma­dır. Her sanat ya­pı­tı, üze­rin­de de­rin­le­me­si­ne ya­pı­lan bir in­ce­le­me­de ek­sik­le­ri­ni, ku­sur­la­rı­nı ele ve­re­cek­tir. İdeal yapıt yok­tur der­ken, ya­zın­sal/dü­şün­sel ev­ri­mi­nin devam et­mek­te ol­du­ğu­nu söy­lü­yo­rum. Ay­rı­ca sa­na­tın ger­çek­li­ği­nin sa­nat­çı öz­ne­ye (sa­nat­çı­nın ide­olo­jik es­te­tik du­ru­şu­na) bağlı oluşu, sanat nes­ne­si­nin var­lı­ğı­nı da öz­nel­leş­ti­ri­yor. Bu durum (ku­ran-ya­pan-yı­kan) sanat an­la­yı­şı­nı her şey­den özgür kı­lar­ken yine her şeyle iliş­ki­len­di­ri­yor. Sanat ürü­nü­ne sanat alım­la­yı­cı­sı­nı ta­şı­yan da her şey­den özgür olma ve her şeyle ilin­ti­li olma ha­li­dir. Sanat ya­pı­tı­nın içe­ri­sin­de ken­di­ne ait ol­ma­yan her şey, bu canlı sü­re­cin so­nu­nu hız­lan­dı­rır. “Her­han­gi bir ya­pı­tın için­de bu­la­bi­le­ce­ği­miz yan­lış­lar, ya­rar­sız bö­lüm­ler, kendi malı ol­ma­yan bö­lüm­ler­dir” diyor E.​Iones­co.

Yeni dalga gelip yazı ha­ya­tı­mı­zı da buldu, et­ki­le­di, yeni içe­rik ve bi­çim­le­rin ara­yı­şı­na soktu ya­zar­la­rı. Şiiri dı­şı­mız­da tu­tar­sak; dış ger­çek­lik öy­kü­nün ve ro­ma­nın di­na­mo­suy­du. Ta­nık­lık­lar, ha­tı­ra­lar, anı­lar, uzun an­la­tı­lar içe­ri­si­ne ya­yıl­mış tas­vir­ler, ay­rın­tı­lar, der­le­me­ler, ya­şan­mış olay­la­rın başka ağız­lar­dan ak­ta­rıl­ma­sı ve bun­la­rın yazar ta­ra­fın­dan bi­çim­len­me­si gibi daha bir­çok olay bağ­la­mın­da de­ğer­li gö­rü­lür­dü öykü ve roman.

***

Öykü ta­ri­hi ulus­laş­ma ta­ri­hi içe­ri­sin­de yer bulur ken­di­ne. Ka­pi­ta­liz­min, do­la­yı­sıy­la bi­rey­sel­leş­me­nin ürünü olan öykü, mo­dern za­ma­nın kı­salt­tı­ğı za­ma­na ve in­san­la­rın gi­de­rek şi­kâ­yet et­ti­ği za­man­sız­lı­ğa yanıt veren, uygun bir bi­çim­dir. Ka­pi­ta­list-mo­dern­leş­me sü­re­ci­nin so­nu­cu olan zaman dar­lı­ğı, za­man­sız­lık öykü gibi ol­duk­ça etkin ve pra­tik bir an­la­tı­yı da öne çı­kar­tır. Fe­odal üre­tim iliş­ki­le­ri içe­ri­sin­de­ki zaman kağnı te­ker­le­ği­nin dönüş hızı kadar ağır iler­li­yor­du, bu bol za­man­lar­da ma­sal­lar, me­sel­ler, hi­kâ­ye an­la­tı­cı­la­rı an­lam­lıy­dı. Bur­ju­va sı­nı­fı­nın do­ğu­şu ve geç ka­pi­ta­liz­min tüm Av­ru­pa’dan dün­ya­nın diğer böl­ge­le­ri­ne ya­yıl­ma­sıy­la bir­lik­te, zaman hız ka­zan­dı. Özel­lik­le tek­nik­te­ki iler­le­yiş, yeni kı­ta­la­rın keşfi ve ucu iş­gü­cü in­sa­noğ­lu­nun yaşam alan­la­rı­nı ge­niş­let­ti. Bu alan­lar­da olu­şan yeni iliş­ki­ler, iş bö­lüm­le­ri de za­ma­nın kı­sal­ma­sı­na neden oldu. Artık zaman daha hızlı iler­li­yor­du, hızın an­la­tı sa­na­tı­na yan­sı­ma­sı da ka­çı­nıl­maz ola­cak­tı. Yeni durum ya­zı­lı an­la­tı­la­rın gi­de­rek kı­sal­ma­sı­na neden oldu.

Uzun so­luk­lu an­la­tım­la­ra olan il­gi­nin zaman içe­ri­sin­de azal­ma­sı­nın ne­de­ni sa­na­yi top­lu­mu­dur. Sa­na­yi top­lu­muy­la bir­lik­te, bir­çok ola­yın ha­ya­ta ak­ma­ya baş­la­ma­sı, o dö­ne­me kadar kendi ku­ral­la­rı­nı oluş­tur­muş olan etik ala­nı­nı da zor­la­ma­ya baş­la­mış­tır. Artık ayıp, günah, suç sa­yı­la­bi­lecek olay­lar, gün­de­lik hayat içe­ri­sin­de sık­lık­la kar­şı­la­şı­lan olay­lar ha­li­ni al­mış­tır. Bu denli par­ça­lı akı­şın içe­ri­sin­de, bir bü­tü­nün an­la­tıl­ma­sı ye­ri­ne her parça üze­rin­de dur­mak, par­ça­lar­dan olu­şan an­la­tı bi­çi­mi ge­liş­tir­mek de zo­run­lu ol­muş­tur. Ön­ce­le­ri kısa roman (no­vel­la) ola­rak kar­şı­mı­za çıkan an­la­tı tek­ni­ği, gi­de­rek içe­rik-bi­çim ola­rak öy­kü­ye dö­nüş­müş­tür.

Öykü sı­nıf­sal bir an­la­tı bi­çi­mi­dir ve yo­ğun­laş­mış bir gücü var­dır. Gü­cü­nü kendi bi­çe­min­den alan bu tarz, dile tam ola­rak ege­men­dir ve her yö­nüy­le sos­yo­lo­jik-po­li­tik bir an­la­tı üze­ri­ne ku­ru­lur. Ör­ne­ğin; Anton Çehov ne­re­dey­se tüm öy­kü­le­rin­de soylu sı­nı­fın çö­kü­şü­nü ve yeni bir kim­lik olan bi­re­yi ve onun ruh hal­le­ri­ni kı­sa­cık me­tinler­le, ama dil de­rin­li­ği içe­ri­sin­de, anlam kat­man­la­rı oluş­tu­ra­rak an­la­tır. Kafka’da bu­lu­nan umut­suz­luk as­lın­da umut­suz­lu­ğun bir otop­si­si­dir. Sa­na­yi top­lu­mu­nun yük­sel­me­siy­le or­ta­ya çıkan, yeni içe­rik ve bi­çim­ler ge­le­nek­sel ah­lâ­kı çö­ker­tir­ken, bunun ye­ri­ne ko­na­cak de­ğer­le­rin oluş­ma­dı­ğı bir yaşam bi­çi­min­de, bi­re­yin ya­ban­cı­laş­ma­sı­na de­ği­nir Kafka. Bi­re­yin ruh­sal çö­kün­tü­le­ri­ne işa­ret ede­rek, mo­der­niz­min ya­ban­cı­laş­ma ol­du­ğu­nu du­yum­sa­tır. Diğer yan­dan Char­les Dic­kens, yeni sı­nıf­lar­dan olan işçi sı­nı­fı­nı öy­kü­le­ri­ne taşır. İngi­liz işçi sı­nı­fı­nın hal­le­ri­ni an­la­tı sa­na­tı için de­ğer­li bulur. Daha bir­çok yazar, top­lum-sal ha­ya­tı yeni biçim içe­ri­sin­de kur­gu­lar­lar.

Ka­pi­ta­liz­min inşa sü­re­si­nin iki önem­li ev­re­si olan, 1. ve 2. Dünya Sa­va­şın­da, bur­ju­va­zi­nin kendi el­le­riy­le inşa et­ti­ği de­ğer­ler çöker. Bu sa­vaş­lar, ka­pi­ta­list ül­ke­le­rin, dünya ege­men­li­ği için kı­ya­sı­ya re­ka­be­ti­dir. 1900’lü yıl­lar­dan baş­la­ya­rak büyük acı­lar ya­şa­na­cak­tır. Özel­lik­le iki pay­la­şım sa­va­şı, tam bir vah­şe­te dö­nü­şe­cek­tir. Öyle ki; “Yeni doğum yap­mış bir an­ne­nin ço­cu­ğu­nu em­zir­me­den kaç gün ya­şa­ya­bi­le­ce­ği­ni öğ­ren­mek için me­me­le­ri­nin ban­daj­lan­ma­sı”, ya da kre­ma­tor­yum­lar­da günde sekiz bin in­sa­nı ya­ka­rak yok eden etnik ayık­la­ma, ola­ğan ör­nek­ler sa­yı­la­cak­tır. Av­ru­pa fa­şizm­le ta­nı­şır­ken, 20.​yy. baş­la­rın­da sos­ya­lizm, mo­nar­şi ve de­mok­ra­si ilk kez bir arada gö­rü­le­cek­tir.

Bu dö­nem­de sanat yeni ara­yış­lar içe­ri­sin­de­dir. Yazı da ken­di­si­ni bu yeni olu­şum kar­şı­sın­da, yeni içe­rik ve bi­çim­ler­le or­ta­ya koyma ça­ba­sı­na girer. Fü­tü­rizm, Da­da­izm, Sür­re­alizm gibi sanat an­la­yış­la­rı or­ta­ya çıkar. Ön­ce­le­ri hemen hepsi ka­pi­ta­liz­min büyük yı­kı­mı­na karşı bir tep­ki­dir, son­ra­la­rı fark­lı ko­num­lar­da sey­re­der­ler. Ör­ne­ğin, İtal­yan Fü­tü­rist­le­ri tüm Av­ru­pa­’yı kasıp ka­vu­ran fa­şiz­min ya­nın­da saf tu­tar­lar. Ma­ni­fes­to­la­rın­da, “En büyük hij­yen sa­vaş­tır.” di­ye­cek­ler­dir. Rus Fü­tü­rist­le­ri ise ka­pi­ta­liz­me ve fa­şiz­me karşı ide­olo­jik bir cephe ör­güt­le­yen ko­mü­nist­le­rin ya­nın­da yer ala­rak, sos­ya­list dev­ri­mi al­kış­lar-lar. Bu ge­liş­me­ler, içe­rik ve bi­çi­mi de ye­ni­ler, ya­zı­nın işlev­sel­li­ği üze­ri­ne ciddi ça­lış­ma­lar baş­lar. Ger­çek­çi­lik, Eleş­ti­rel Ger­çek­çi­lik, Sos­ya­list Ger­çek­çi­lik kav­ram­la­rı da sanat an­la­yı­şı-kav­ra­yı­şı ola­rak tüm dün­ya­da ses ge­ti­rir. Va­ro­luş­çu­luk, Bi­çem­ci­lik gibi sanat an­la­yış­la­rı gi­de­rek et­kin­lik ka­za­nır. Anar­şizm ve Psi­ka­na­li­zim yeni anlam ve yazım ola­nak­la­rı­nı açığa çı­kar­tır.

Sa­na­yi top­lu­muy­la bir­lik­te baş­la­yan dü­şün­ce­de-ya­ra­tı­da bi­rey­sel­leş­me, dile yeni zen­gin­lik­ler ka­zan­dı­rır. Dil sa­de­ce dış ger­çe­ğin oluş­tur­du­ğu zi­hin­sel al­gı­lar­la sı­nır­la­maz ken­di­ni, de­ney­sel­lik gi­de­rek güç ka­za­nır. Ya­zı­yı oluş­tu­ran ge­le­nek­sel ku­ral­la­rın ye­ri­ne, her yazar ken­di­si için ku­ral­lar oluş­tur­ma ça­ba­sı­na girer. 1960’lar­dan sonra ise ne­re­dey­se gü­nü­bir­lik sanat an­la­yış­la­rı ve bun­la­rın ma­ni­fes­to­la­rı ya­yım­lan­ma­ya baş­lar.

1980’ler­den iti­ba­ren, ka­pi­ta­liz­min kü­re­sel­leş­me sü­re­ci­ne gir­me­siy­le bir­lik­te, yal­nız­ca eko­no­mi­ler, po­li­ti­ka­lar ara­sın­da­ki sı­nır­lar değil, yazı di­sip­lin­le­ri ara­sın­da da sı­nırlar aşın­ma­ya baş­lar. Hemen her şeyin hıza tes­lim ol­du­ğu bir çağda, kla­sik an­la­tı bi­çim­le­ri­nin bu hızı ya­vaş­lat­ma­sı ya da bu hıza kar­şıt­lık ya­rat­ma­sı bek­le­ne­mez. Yazın tür­le­ri ara­sın­da­ki di­sip­lin­le­rin gi­de­rek çö­zü­lü­şü, tür­ler ara­sın­da­ki ya­kın­laş­ma­lar şaş­kın­lı­ğa, yer yer de bo­ca­la­ma­ya neden olur. Öyle ki şiir ve öy­kü­nün ya­pı­sal ni­te­lik­le­ri­ne kar­şın, “şi­ir­sel metin” ya da “şi­ir­sel öykü” de­nil­mek­te, diğer yan­dan “öy­kü­de şi­ir­sel­lik” gibi bir söy­lem ola­ğan­laş­mak­ta­dır.

İlginç bir dal­gay­la karşı kar­şı­ya­yız. Bu dalga ya­zı­nın bu­gü­ne kadar oluş­muş etik-es­te­tik ku­ral­la­rı­nı aşın­dı­rı­yor. Kimi alış­kan­lık­la­rı­mı­zı, de­ğer­le­ri­mi­zi eli­miz­den alıp gö­tü­rür­ken (gö­tür­dük­le­ri­nin bir kıs­mı­na ger­çek­ten de ih­ti­ya­cı­mız yok), diğer yan­dan da hiç de­ne­me­di­ği­miz, dü­şün­me­di­ği­miz ola­nak­la­rı su­nu­yor. Bu ola­nak­lar­dan bi­ri­si de, kla­sik an­la­tı­nın ya­nı­na yer­le­şen, onun kimi ku­ral­la­rı­nı zor­la­yan Durum an­la­tı­sı, ya da Kısa öy­kü­dür.

Kla­sik an­la­tı­mın bo­yut­la­rı, süs­le­me­le­ri, ağ­da­lı dili, uzun tas­vir­le­ri ve dış ger­çek­li­ğe olan ba­ğım­lı­lı­ğı ne­de­niy­le, hız kar­şı­sın­da tu­tun­ma­sı zor­la­şı­yor. Çünkü kla­sik an­la­tı­nın metin içi di­na­mik­le­ri, kü­re­sel­le­şen dün­ya­nın mikro par­ça­la­rın­dan olu­şan iş­le­yi­şi­ni, bu iş­le­yi­şin sü­reç­le­ri­ni ye­te­rin­ce kav­ra­ya­mı­yor. Kla­sik an­la­tı olayı ve bü­tü­nü önem­si­yor, oysa hız par­ça­cık­la­rın bir­lik­te­li­ğin­den alı­yor gü­cü­nü. Ba­ğım­sız ama aynı amaç­lar için iş­le­yen on­lar­ca parça söz ko­nu­su. Kla­sik an­la­tı gü­cü­nü hız­dan alan kü­re­sel­leş­me kar­şı­sın­da, kar­şıt bir hızla ha­re­ket etme ola­na­ğı ver­mi­yor. Oysa, Durum an­la­tı­sın­da ya da Kısa öy­kü­de iş­lev­sel bir par­ça­yı önüne ko­yu­yor yazar. Bu par­ça­nın iş­le­vi­ni ölçüp bi­çi­yor, onu devre dışı bı­rak­mak için, virüs gibi sis­te­min içine gi­ri­yor ve bel­le­ği ka­rış­tı­rı­yor. Hızın öner­di­ği ya da kü­re­sel­leş­me­nin ge­çer­li say­dı­ğı şeye aynı hızla sal­dı­rı­yor, üs­te­lik gü­cü­nü sal­dır­dı­ğı­nın içe­ri­ğin­den alı­yor. Yani hız­dan. Şa­şır­ma ye­ti­mi­zi bize ye­ni­den ka­zan­dı­rı­yor, ola­ğan­dı­şı­lı­ğı dür­tü­yor, sürp­riz­le­re açık ol­ma­mı­zı sağ­lı­yor, da­ha­sı “Kral çıp­lak!” diye ba­ğır­ma­mı­za ola­nak ve­ri­yor.

Gü­nü­müz­de ge­nel­de yazı, özel­de de öykü iki ka­na­dan akı­yor. Bu ka­nal­lar gi­de­rek ço­ğa­la­cak gibi gö­zü­kü­yor. Ye­ral­tın­da şim­di­ye kadar hiç alı­şık ol­ma­dı­ğı­mız bi­ri­kim­ler olu­şu­yor. Fan­zin­ler ise en par­lak gün­le­ri­ni ya­şı­yor. Bun­la­rın ya­zı­nın içe­ri­si­ne aka­ca­ğı ve yeni de­ney­sel­lik­le­re biz­le­ri ta­şı­ya­ca­ğı gö­zü­kü­yor.

Kla­sik yön­tem­le yazan, an­la­tım­cı tarzı tek bir tarz ola­rak gör­me­yi sür­dü­ren ya­zar­la­rın kuş­kuy­la bak­tık­la­rı, “Durum an­la­tı­la­rı”, ya da “Kısa öy­kü­ler” çoğu kez olay ör­gü-sü­ne gerek duy­ma­yan şok dal­ga­la­rı­dır.

Gerek kla­sik yak­la­şım­lar, ge­rek­se “du­rum­lar” tür ola­rak ede­bi­yat ha­ya­tı­mı­zın zen­gin­li­ği­dir. Bi­ri­ni di­ğe­ri­ne kar­şıt ola­rak al­gı­la­mak, ya da bi­ri­ni di­ğe­rin­den üstün tut­mak ge­rek­mi­yor. Her iki an­la­yış­la da or­ta­ya ko­nu­la­cak ürün­ler­de as­lo­lan dil­dir. Edebi ve es­te­tik bir dil inşa et-mek­tir. Hangi tür me­tin­de olur­sa olsun (po­li­tik, sos­yolo­jik, psi­ko­lo­jik vs.), me­tin­le­rin asıl iş­le­vi, ha­ya­tın ta­şı­dı­ğı ay­rın­tı­la­rı gö­rü­nür kıl­mak­tır.

Gü­nü­müz­de­ki –şim­di­lik ge­çer­li olan– öykü an­la­yı­şı­nı oluş­tu­ran un­sur­la­ra, ta­nım­lar dü­ze­yin­de yak­laş­mak ya­rar­lı olmaz. Artık çok daha iyi bi­li­yo­ruz ki hem bizde, hem de dün­ya­da bir­çok yazar de­ney­sel ça­lış­ma ya­pı­yor. Bu me­tin­le­rin pro­test ve çok kat­man­lı ya­pı­sı il­ginç kı­lı­yor an­la­tı­yı. Yazı da gi­de­rek gün­de­lik an­lam­dan ko­pa­rak, iyice kendi olma ha­li­ni da­ya­tı­yor. Artık bir metni oku­run an­la­ma­ma­sı, met­nin değil oku­run so­ru­nu ola­rak de­ğer­len­di­ri­li­yor. Metin okur­dan uzak­laş­tık­ça, bu du­ru­mun yad-sın­mı­yor, hatta okur için dü­şü­nül­müş bir iyi­lik ol­du­ğu bile söy­le­ni­yor. Metin gü­cü­nü an­la­tı ve açık­la­ma­la­rın­da değil, ken­di­ni kendi içe­ri­si­ne kod­la­ma­sın­dan alı­yor. Her yazar kendi ku­ral­la­rı­nı ak­ta­rı­yor metne ve her metin kendi ku­ral­la­rıy­la önem ka­za­nı­yor. Or­ta­la­ma be­ğe­ni ye­ri­ne, dili ve de­rin­li­ği bilen, du­yum­sa­yan bir azın­lık is­ti­yor yazar. Böy­le­lik­le dış ger­çek­lik ve dış­sal ku­ral­lar önem­siz­leş­ti­ri­li­yor. Yazar ya­rat­tı­ğı met­nin içe­ri­sin­de kay­bo­la­rak, met­nin ya­pı-sı­na ta­şı­dı­ğı ça­tış­ma­lar ve çe­liş­ki­le­ri bir dil içe­ri­sin­de ör­gü­lü­yor. Met­nin tü­mün­de konu, durum, anlam, dil gibi ya­pı­lar bağ­da­şık­lık içe­ri­sin­de bu­lu­nu­yor. Bun­lar­dan bi­ri­ne ye­te­rin­ce emek ve­ril­me­di­ğin­de hem yazar, hem de okur açı­sın­dan metin bağ­da­şık­lı­ğı­nı yi­ti­rip, es­te­tik açı­dan ko­lay­cı­lı­ğın, an­la­şı­la­bi­lir­li­ğin içe­ri­si­ne yu­var­la­nı­yor.

Bir örnek ola­rak Macar ya­zar-öy­kü­cü olan Ist­van Örkény, de­ney­sel di­liy­le ol­duk­ça ilgi çek­mek­te­dir. Bir öy­kü­sü şöy­le­dir:

YURT­TAŞ­LAR

“Bu küçük bir be­den­sel en­gel­le doğan da­ire­yi
kim te­sel­li edecek?”

Bu öy­kü­nün ne an­lat­tı­ğı üze­rin­de çok yönlü tar­tış­ma yapma şan­sı­mız var. Po­li­tik bir me­tin­le karşı kar­şı­ya ol­du­ğu­mu­zu, met­nin baş­lı­ğı du­yum­sa­tı­yor. Top­lum­sal uyum­suz­lu­ğu da im­le­me­si, “birey”le ilin­ti­li bir alanı da çağ­rış­tı­rı­yor. Diğer yan­dan ka­der­ci bir me­tin­le de karşı kar­şı­ya ol­du­ğu­mu­zu dü­şü­ne­bi­li­riz. En­gel­li­le­rin ha­ya­tı­na ve bu ha­ya­ta ken­din­ce anlam yük­le­yen top­lu­mun tra­je­di­si­ne de ışık tu­tu­yor ola­bi­lir mi? Ya da met­nin iç di­na­mik­le­ri oku­run yük­le­di­ği an­lam­lar­dan hiç­bi­riy­le iliş­ki­li de­ğil­dir de, yazar metni boş­lu­ğa bı­rak­mış­tır. Her okur için ayrı bir anlam ta­şı­yan bu metin, ortak bir an­lam­dan uzak tu­tu­yor bizi. Tek bir for­mun te­ker­rü­rün­den ko­ru­yor. Bu tür me­tin­ler kat­man­lı me­tin­ler­dir, anlam al­gı­mız­dan çok, sezgi ala­nı­mı­za yö­ne­lik­tir.

Gö­rü­lü­yor ki tüm ta­nım­lar bir sınır ge­ti­ri­yor. Ama ta­nım­lar yap­ma­dan da etik ve estetik alanlar be­lir­gin­le­şe­mi­yor, di­sip­lin­ler ku­ru­la­mı­yor. Öy­ley­se şim­di­ye kadar oluş­muş ve ge­çer­lik ka­zan­mış ta­nım­la­ma­lar bir de­ne­yi­min so­nu­cu­dur de­ni­le­bi­lir. De­ne­yim­le­ri­miz ise sa­de­ce

anım­sat­ma­dır. Bugün ya­pa­ca­ğı­mız de­ney­sel ça­lış­ma­lar da, kendi za­ma­nı içe­ri­sin­de yeni sa­yı­lır­ken, başka bir zaman kav­ra­mı içe­ri­sin­de sa­de­ce bir de­ne­yim ve anım­sat­ma ola­rak ka­la­cak­tır.
Rollo May’ın söy­le­miy­le, “Ce­sa­ret var­lı­ğı­mız­da esas­tır.”

KISA ÖYKÜ NE­LER­LE KA­RIŞ­TI­RI­LI­YOR KISA ÖYKÜ YA­ZAR­LA­RI­NIN YA­NIL­GI­LA­RI

Kısa öykü belli bir kalıp çiz­mek müm­kün de­ğil­dir. Bu ne­den­le sis­te­ma­tik de­ğil­dir. Ya­ra­tı­cı­lı­ğa ve al­gı­la­ya açık son­suz sa­yı­da ka­pı­sı ol­du­ğu için belli bir ta­nı­mı da yok­tur.

Her kısa öykü kendi ta­nı­mı­nı ba­ğım­sız ola­rak yapar. Her oku­nuş­ta ye­ni­den keş­fe­dil­me­ye açık oluşu, onun son­suz ta­nım­la­rı­nı da bir­lik­te ge­ti­rir.

Kısa öykü ya­za­rı­nı bek­le­yen en büyük teh­li­ke, içe­ri­ğin pe­şi­ne dü­şül­me­si­dir. An­la­şı­lır­lı­ğı, anlam kat­ma­nı­nın bi­ri­cik özel­li­ği san­ma­sı kısa öykü ya­za­rı­nı büyük ha­ta­la­ra sü­rük­le­ye­cek­tir. Genel me­tin­ler için bir değer olan içe­rik, kısa öy­kü­de ancak bi­çi­min öz­gür­leş­ti­ri­ci et­ki­siy­le üst dile dö­nü­şür. Yani kısa öy­kü­de as­lo­lan biçim, içe­ri­ği öz­gür­leş­tir­mek için bir ça­lış­ma ala­nı­dır.

Kısa öy­kü­nün kök­le­ri­nin ma­sal­lar­da, me­sel­ler­de, kıs­sa­lar­da, tab­let ya­zı­la­rın­da aran­ma­sı en sık gö­rü­len ha­ta­lar­dan­dır. Bu tür­ler di­dak­tik­tir, öğ­re­ti­ci­dir, ders ve­ri­ci­dir, ge­le­nek­çi­dir. An­la­tı dili içe­ri­ğe yö­ne­lik­tir ve bu içe­rik­se ge­ne­le yö­ne­lik­tir.

Kısa öykü öğ­re­ti­ci de­ğil­dir, sez­di­ri­ci­dir ve ge­le­nek­ten uzak­tır. Kısa öykü dili özele yö­ne­lik mo­dern bir dil ya­pı­sı­na sahip ol­ma­sı ne­de­niy­le, çoğu zaman ortak bir anlam ve an­la­şı­la­bi­lir­li­ğe izin ver­mez. Her okur ken­din­de bir anlam de­rin­li­ği arar ve bulur.

Kısa öy­kü­de, öykü ya­za­rı ta­ma­men okur­dan ba­ğım­sız­dır. Bu ne­den­le okur­la or­ga­nik bağı yazar değil, metin kurar.

Kısa öy­kü­ler po­li­tik öy­kü­ler­dir. O ne­den­le her zaman or­ta­ya çık­maz­lar. Top­lum­sal kı­rıl­ma­lar, ger­gin­lik­ler ve uz­laş­maz çe­liş­ki­le­rin yan­sı­dı­ğı dö­nem­ler­de var­dır­lar.

Kısa öy­kü­nün temel iş­le­vi bize şa­şır­ma ye­ti­mi­zi ye­ni­den ka­zan­dır­mak­tır. Böy­le­lik­le ve­ri­li ger­çe­ğe karşı bir tür baş­kal­dı­rı taşır Kısa öykü. Gö­rü­nen ger­çe­ğin ör­tü­le­di­ği, ör­tü­le­me­ye ça­lış­tı­ğı­nı açığa çı­kar­tır­lar.

Kısa öykü ya­za­rı po­li­tik bir ya­zar­dır. Dün­ya­ya es­te­tik/ide­olo­jik bir içe­rik­ten bakar.

Kısa öykü met­nin fo­nun­da­ki mü­zik­le değil, do­lay­sız bir dille uğ­ra­şır. O ne­den­le ek­silt­mek amaç­lı­dır.

Kısa öykü bir ara tür de­ğil­dir. O mo­der­niz­min ço­cu­ğu­dur ve salt bu ne­den­le bile ge­le­nek­le olan iliş­ki­sin­de yı­kı­cı­dır.

Kısa öykü kitle kül­tü­rüy­le ve kit­le­sel tü­ke­tim­le iliş­ki­len­di­ri­le­mez. Kitle kül­tü­rü­nün po­pü­ler ar­gü­man­la­rıy­la ara­sı­na me­sa­fe koyar.

Za­ma­nın hızı içe­ri­sin­de an­lat­mak, do­lay­la­mak ve be­tim­le­mek çe­ki­ci­li­ği­ni yi­tir­miş gö­zü­kü­yor. Ha­ya­tın küçük ay­rın­tı­lar­da giz­len­di­ği yeni bir dö­nem­den ge­çi­li­yor. Kısa öykü ay­rın­tı­la­rın için­de bo­ğu­lup giden bi­re­yin va­ro­luş so­ru­nuy­la yüz­yü­ze­dir.

Kısa öykü ko­nuş­mak­tan çok sus­ma­ya yakın bir dil kul­la­nır.

Kısa öykü ya­zın­sal dilin gör­sel zen­gin­li­ğin­de ger­çek­leş­ti­rir ken­di­ni. Bu ne­den­le me­tin­le­ra­ra­sı­lık­tan çok gös­ter­ge­le­ra­ra­sı­lık­la iliş­ki­li­dir.

Kısa öykü mo­der­niz­min ol­du­ğu kadar post­mo­der­niz­min kav­ram­la­rıy­la ku­ru­lur. Kesip çı­kart­ma, İndir­ge­me, Harf dü­şü­mü, Gen­leş­tir­me, Ek­sil­ti, Dil­bil­gi­sel ay­kı­rı­lık, Çok­ses­li­lik, Bri­ko­laj, Alt­me­tin, Alay­cı dö­nüş­tü­rüm, Kolaj, Sıra de­ğiş­tir­me, Söy­lem­le­ra­ra­sı­lık, Tak­lit, Üst­me­tin­sel­lik, Var­yas­yon, Yan­me­tin­sel­lik gibi yeni kav­ram­la­rı bün­ye­sin­de taşır Kısa öykü.

Kısa öykü pa­ra­dok­sal bir dil kul­la­nır. Pa­ra­dig­ma­sı­nı yeni çağı oku­mak üze­rin­den oluş­tu­rur ve kesin gö­rü­len, şey­le­rin tam ter­si­nin ger­çek­leş­tir­me­ye adar ken­di­ni.

Kısa öy­kü­de fi­zi­ki zaman, içe­rik za­ma­nı ye­te­rin­ce be­lir­gin de­ğil­dir, buna ih­ti­yaç duy­maz da. Ancak Kısa öykü daha ilk adım­da psi­ko­lo­jik bir içe­rik­tir ve bu içe­ri­ğin met­nin fi­zi­ki za­ma­nıy­la ner­dey­se hiç­bir il­gi­si yok­tur.

Kısa öykü in­sa­nın geç­mişiy­le il­gi­li­dir, şim­di­siy­le il­gi­li­dir ama in­sa­nın ne ol­du­ğun­dan çok ne ola­bi­le­ce­ğiy­le il­gi­le­nir.

Mo­dern kısa öykü sür­git se­rü­ven­le­rin nak­le­dil­di­ği uzun an­la­tım gi­ri­şim­le­ri de­ğil­dir.

Kısa öykü bir vur­kaç ha­re­ke­ti­dir.

Kısa öykü ya­zıl­ma­yan ay­rın­tı­lar­dan olu­şur.

Kısa öykü hızlı koşar, bazen de çok çok hızlı koşar.

Kısa öykü yeni ke­şif­ler pe­şin­de­dir. O ne­den­le bize yeni ha­yat­lar sez­di­rir

Kısa öykü mit­le­rin iro­nik yı­kı­mıy­la il­gi­li­dir ve bunu çoğu zaman örtük bir miz­ha­la yapar.

Kısa öykü ik­ti­da­rı sev­mez.

İkti­dar kısa öy­kü­yü sev­mez.

Kısa öykü az ko­nuş­ma­yı, bazen de sus­ma­yı söz ka­la­ba­lı­ğı­nın ezi­ci­li­ği­ne ve fa­şiz­mi­ne karşı elin­de es­te­tik bir güç ola­rak bu­lun­du­rur.

      

Yorum yaz

Bebek Pa­tik­le­ri için / Aydın Şimşek (4 Yorum)

  1. Öykünün tarihsel süreci… Ancak öyküyü sevmeyen iktidarların döneminde yazanlar öyküleri içine doğru mu yazarlar, yoksa özgürce yazıp bedeline razı mı olurlar? Bu da tartışılacak bir durumdur. Örneğin, bir Hitler dönemini hep varoluş olarak kabul edip Brezilya’ya kaçmak zorunda kalan ve orada karısı ile birlikte intihar eden Stefan Zwıeıg acaba dikta rejimlerinde neler yazamaya devam edebilirdi? Yazarlar özgür yazdığı sürece diktatör iktidarlar karşısında bedel öderler…Cesurca dünya sorunlarını yazılarına yansıtamayanlara yazar denir mi? Bence bunlara laylom veya uçucu edebiyatçılar denir? Aydın Üstat kaleminize sağlık, faydalı bir yazıydı.

  2. Kısa öyküye kadar olan bölüm, 20 yy bilgileriyle harmanlanmış metin olmuş; üzerinde tartışılacak çok şey yok. Ancak kısa öykü konusunda yazılan çoğu paragraf ciddi sıkıntılar taşıyor. Sosyal bilimleri geçtim; anlatıbilim ilkelerini de altüst eden bir metin olmuş… Örneğin yazında tanımsız bir şey yoktur. Açık dokulu kavramlar vardır ve tanımları da açık dokulu ve dinamik olmak zorundadır. Kısa öykü de bir anlatı türüdür ve tanımlanabilir bir anlatı şeklidir. Buradaki yorumlar hangi kaynağa dayanarak yapılmıştır bilmiyorum ama yanlış, yanlışla doğrulanmaya çalışılmıştır. Bir başka örnek, kısa öykü gibi bir anlatı türünü, iktidarla veya yazarının politik olmasıyla sabit kılamazsınız. Hatta bunula ilgili küçücük bir ilişki kuramazsınız; kurarsanız bilimsel dayanak bulamazsınız. Sanat bilimi ve anlatı bilimin gözünden konuya bakılırsa, daha nesnel ve kavramları daha oturmuş bir yoruma ulaşılabilir… Kısa öykü, yoğunlaştırılmış bir anlatı türüdür.

    • Tüm eleştirilerinizin ve önerilerinizin yanıtı var metin içinde… Sadece politik söylemle sınırlandırılmış diye sınırlamaktan uzak durduğumu, yoğun anlatı ve içeriği oluşturan özelliklere de epeyce vurgu yaptığımı düşünüyorum. Ayrıca kavramsal olarak da belli bir tarih bilincine oturuyor diye düşünüyorum yazının. Tabi ki yazıya cepheden karşı çıkmak mümkün… Her yazıya her önermeye olduğu gibi… Karşı çıkınca da “bence” diye başlayarak karşıtını kurmak gerekir. Besleyici karşıtlığı okumaktan mutlu olacağım ve eminim ki bana çok katkısı olacak. Yazıya gösterdiğiniz ilgiye de ayrıca teşekkür ederim…

  3. Aydın Bey,İtalyan yazar Giovanni Papini’nin GOG adlı romanı 1931 yılında yayınlanmış.Şairlerle ilgili bölümünü okudum henüz.Yazınızda geçen Macar asıllı yazarın ufarak öyküsü ölçüsünde şiirler yazan şairler konu edilmiş.Yazar bugünlerde yazılacakları tahmin etmiş adeta.

Tavsiye

Kayıp | Gizem Kayar
%d blogcu bunu beğendi: