Atilla’nın Koğuşu / Abdullah Şanal

Atilla’nın Koğuşu / Abdullah Şanal

Atilla’nın Koğuşu

Abdullah Şanal

*Yiğit kader ar­ka­da­şım ha­la­mın oğlu Mit­hat ile gelir gel­mez ka­pa­ğı at­tı­ğı­mız Atil­la’nın Ko­ğu­şu; İki­çeş­me­lik sem­tin­de, önü açık bir alana ku­ru­lup, dış yüzü be­ya­za bo­yan­mış bir bi­na­nın üst katı. Bu se­vim­li bi­na­nın mer­mer ba­sa­mak­la­rı; usuma ta­kı­lı kal­mış sa­çak­lı bir sun­dur­ma­nın iki ka­nat­lı büyük giriş ka­pı­sı­na çıkar. Renk­li cam­lar­la be­ze­li, göz alıcı bu kapı; üs­tü­ne ça­kı­lı süslü lev­ha­da ‘Sel­ler Apart­ma­nı’ yazan kol­la­rı­nı zemin kata açı­yor. Giriş ka­tı­nın ışık­lı ho­lün­den geçip, trab­zan­lı bir mer­di­ve­ni çı­kın­ca üst katın geniş so­fa­sı kar­şı­lı­yor sizi.. Ka­pı­la­rı so­fa­ya açı­lan bu da­ire­nin bir­kaç odası ile bü­yük­çe bir sa­lo­nu var. Pen­ce­re­le­ri, Konak yö­nü­ne bakıp, Kör­fez’den İmbat yeli içi­ren bu kos­ko­ca­man salon; gur­bet­çi iş­çi­le­rin ba­rı­na­ğı demir ran­za­lar ile yer ya­tak­la­rı da se­ri­li bir ko­ğu­şa dö­nüş­tü­rül­müş. Bu ko­ğu­şu, bizim köy­lü­ler dol­dur­muş! Bi­na­nın iş­le­ti­mi­ni, 10-12 yaş­la­rın­da­ki en­gel­li oğ­luy­la alt kata yer­le­şen er­kek­si, şiş­man, öf­ke­le­nin­ce yüzü pan­car gibi kı­za­ran kü­für­baz Atil­la Hanım yö­ne­ti­yor­du..

Bize de yer ya­ta­ğı açı­lan koğuş; İzmir’e ilk ge­li­şim­de Mit­hat ile bir­lik­te sı­ğın­dı­ğı­mız Hi­sa­rö­nü’deki o eski mez­be­le­nin, o küf kokan Demir Han’ın sıkış tepiş ha­lin­den, çu­kur­da­ki iş­lik­le­rin ter­le­tip boğan ki­rin­den uzak­ta. Bu­ra­sı her ba­kım­dan daha rahat, ışık­lı, geniş, ha­va­dar.. İşçi hem­şe­ri­le­rim, gi­de­ra­yak sınıf at­la­mış sanki!..​Rahat, gü­ler­yüz­lü ve mutlu gi­bi­ler.İzmir’in iş­ye­ri mer­kez­le­ri­ne ta­ban­vay ula­şı­mı da kolay. Eşref Paşa Yo­ku­şu’ndan aşağı sa­lı­nın­ca, Me­zar­lık­ba­şı’na, Havra So­ka­ğı’na, Ke­çe­ci­ler’e, Ana­far­ta­lar Cad­de­si’ne, Bas­ma­ne Garı’na vb. ini­ve­ri­yor; ken­di­ni­zi, he­di­ye­lik eşya satan ma­ğa­za­lar zin­ci­ri bo­yun­ca, çı­ğırt­kan sey­yar sa­tı­cı­la­rı ile arı ko­va­nı gibi kay­na­yan Ke­me­ral­tı’da vb. bu­lu­yor­su­nuz.

*Konak Mey­da­nı, Saat Ku­le­si, Asan­sör, Al­san­cak’a dek uza­nan Kor­don­bo­yu’nu tur­la­mak; Pa­sa­port İske­le­si’nden Kar­şı­ya­ka’ya kal­kan Kör­fez va­pur­la­rı­nı iz­le­mek ve bu eşsiz ta­ri­hi do­ku­nun gör­kem­li de­kor­la­rı için­de hül­ya­la­ra dalıp su­sa­yın­ca da o ak mer­mer­li şirin se­bil­ler­den soğuk sular içip se­rin­le­mek; yere sa­çı­lan yem­le­ri­ne kanat çır­pan gü­ver­cin­ler te­la­şın­da ka­tı­lıp ya­şa­dı­ğım unu­tul­maz ço­cuk­luk dün­yam­dı benim..

Li­se­de ya­şa­dı­ğım ‘bilek gü­re­şi fa­ci­ası’ ru­hum­da isyan fır­tı­na­la­rı ko­par­mış; ka­pıl­dı­ğım derin me­lâ­lin gir­da­bın­da sü­rük­le­nip sav­ru­la­rak, ken­di­mi yine İzmir’in kol­la­rı­na at­mış­tım. Gül­te­pe’deki ak­ra­ba­la­rın ya­nı­na, hatta bir­kaç par­ça­lı ge­ce­kon­du­mu­zun av­lu­su­na bile uğ­ra­ma­dım. Kısa bir geçiş sü­re­cin­de, ‘Yal­nız Ge­ze­rin Ha­yal­le­ri’ için­de gezip do­la­nıp; çoğu Me­zar­lık­ba­şı sem­tin­de­ki Lale, İnci, Saray, Yeni, Agora, Yıl­dız gibi si­ne­ma­la­rın loş ve serin kol­tuk­la­rı­na gö­mü­le­rek renk­li, he­ye­can­lı, si­ne­mas­kop, ‘tek­mi­li bir­den’ film­ler iz­le­mek, seans ara­la­rın­da bü­fe­den üzüm­lü kek alıp ko­ku­lu ga­zoz­lar pat­lat­mak zev­ki­ne ye­ni­den ka­vuş­tum!…

*O za­man­lar İzmir’de her­ke­se iş bu­lu­nur­du. Bir­kaç gün için­de bul­dum işimi ben de. Belki bi­zim­ki­ler bu­lu­ver­di, unut­tum!.. İzmir’in o meş­hur mar­ka­sı ‘Algül Bis­kü­vi Fab­ri­ka­sı’na gir­dim. Usta ola­cak de­ği­lim ya, ‘ta­va­cı­lık yap’ de­di­ler, baş­la­dım! Fab­ri­ka, Til­ki­lik’teydi. Sa­hi­bi, Hasan Sabri ola­cak. Bu Algül’lü fir­ma­nın, Dö­ner­taş’ta bir de ‘Algül Düğün Sa­lo­nu’ vardı. Dö­ner­taş Se­bi­li’nden su içtim. Mer­mer kü­re­yi dön­dü­rüp ‘niyet tut­tu­ğum’ ol­muş­tur!.

Ya­şa­dı­ğım o 60’ lı yıl­lar­da, eme­ği­min kar­şı­lı­ğı haf­ta­lı­ğım neydi ki bil­mi­yo­rum?!. Ama olsun, pa­ra­yı umur­sa­maz­dım. Ta­til­de köyde kalıp, eli­sı­kı ve iş­ko­lik ba­ba­mın beni zor­la­dı­ğı çift­çi­lik, kam­yon­cu­luk, un de­ğir­me­ni, hızar, tarla tapan edin­me derdi bana göre de­ğil­di. Öğ­re­nim gör­me­ye açtım. Oku­ma­ya tu­tun­mak­tı ere­ğim. Ba­bam­la ters dü­şün­ce; ‘ya­rı­nı­ma ka­zanç’ oldu İzmir’deki ‘yaz ka­ça­ğı’ gün­le­rim! Ege’nin bu in­ci­si, Şark’ın küçük Pa­ri­si’nde; “Çocuk gön­lüm kay­gı­lar­dan azade (/) At üs­tün­de mor kâ­kül­lü şeh­za­de” gibi özgür ve umut­luy­dum!..

Er­gen­lik si­vil­ce­le­ri için­de bü­yü­yor­dum bir yan­dan da! Bir Pazar günü, Te­pe­cik’teki bir si­ne­ma­nın gi­ri­şin­de ta­nış­tı­ğı­mız çin­ge­ne kı­zı­na tost ve gazoz ıs­mar­la­yıp ar­ka­daş ol­ma­ya kal­kış­tım. Gezip to­za­cak­tık güya. Se­ans­lar bitip de çı­kı­şa yö­ne­lin­ce, ya­nı­mız­da pey­dah olu­ve­ren güya tey­ze­si: “ Evi­miz hemen şu­ra­cık­ta koçum, sen bizi burda bekle, kı­zı­mı­zı yeni ur­ba­lar­la do­na­tıp sana ge­ti­re­ce­ğim. Ya­kı­şık­lı oğ­lan­sın, bir­bi­ri­ni­ze çok ya­kış­tı­nız ma­şal­lah! Ge­ti­rip, el­ca­ğı­zım­la tes­lim ede­yim ki içi­miz rahat etsin!” gibi söz­le­riy­le, beni şaş­kın sa­foğ­lan düş­le­ri­ne bı­ra­kıp tüy­dü­ler!..​Gidiş o gidiş…Bu at­la­tış hi­kâ­ye­si beni hâlâ gü­lüm­se­tir!..

*Algül’deki çı­rak­lı­ğım bir ay sü­re­bil­di yazık.. Ter için­de ha­mur-ça­mur, fırın, tava ara­sın­da tazı gibi ko­şu­yo­rum. Oto­ma­tik bir ma­ki­ne, tak-tuk vurup ke­se­rek bis­kü­vi­ye ben­zet­ti­ği ha­mu­ru, yü­rü­yen band üze­rin­de ta­va­la­ra di­zi­yor. Yağlı ta­va­lar ise, ray­dan fı­rı­na akan hızlı tre­nin ka­ta­rı.. İşim zor, dik­kat is­ti­yor. Fırın ate­şi­ne koşan va­gon­lar dev­ril­me­yecek! Alev kusan ej­der­ha ile dar alan­da pas­laş­mak bu!..

Gi­rit­li Ali Usta, aman zaman bil­mez 40 yaş­la­rın­da biri. Ağzı bozuk zart zurt eder, çocuk çı­ra­ğı bul­muş ya ha­va­la­ra girip ezer. Gök gözlü, uzun boylu ince sızı bu be­lâ­nın; bi­zim­ki­le­re bir gı­cı­ğı var ga­li­ba!?. Fır­sat kol­lar azar­la­yıp boz­mak için. Bir gün küçük bir ak­sa­ma yü­zün­den diş bi­le­yip sı­rıt­tı. Bir tava ra­yın­dan kayıp yere dü­şer­ken tut­tum. Ne ki ham bis­kü­vi­nin beş onu yere uçtu. Kulak di­bim­de biten hır­la­yı­şı­nı işit­tim; “Ulan eşşek Kon­ya­lı, bu­ra­sı ba­ba­nın ahırı değil. Sit­ti­rol git fab­ri­ka­dan, ma­aşı­nı ke­se­ce­ğim!…” di­ye­rek, beni öyle bir itti ki; ray­la­ra sav­ru­lan sır­tım, ke­sik­ler için­de kana bu­lan­dı. Acıy­la afal­la­dım; göz­le­rim, yeri ta­ra­dı bir an. Ya­kı­nım­da ko­ca­man bir hamur ko­va­sı var­mış ve için­de ka­rış­tı­rı­cı kürek! Nasıl koşup çek­tim­se o ço­ma­ğı ka­fa­sı­na var gü­cüm­le in­dir­dim!..

Kanı ha­mu­ra bu­lan­mış yü­züy­le, yere boylu bo­yun­ca uzan­dı Gi­rit­li. Dört bir yan­dan ko­şuş­tu ça­lı­şan­lar, or­ta­lık­ta bir kı­zıl­ca kı­ya­met!. Kim hak­lıy­dı, kim hak­sız­dı; bir tar­tış­ma, bin çal­çe­ne, cur­cu­na.. Yö­ne­ti­me ça­ğır­ma­lar, bizim köy­den Nail Koca, İkbal Dur­sun gibi araya giren ri­ca­cı­lar vs. yet­me­di ki gün için­de karar çıktı, def­te­ri­mi dürüp beni pos­ta­la­dı­lar!..

*İki günün için­de yeni iş­ye­ri­me geç­tim. ‘Başka işe’ de­mi­yo­rum, yine bis­kü­vi­ci­yim! İste­ği­mi soran yok ki, hem­şe­ri­ler beni alıp Me­zar­lık­ba­şı’daki Havra So­ka­ğı’na yakın Akın Bis­kü­vi Fab­ri­ka­sı’na tes­lim et­ti­ler. Gö­nül­süz­düm. Tava ve fı­rın­dan uzak bir iş olsun is­te­dim Hangi bö­lü­me ver­di­ler doğ­ru­su pek bil­mi­yo­rum. Saray Si­ne­ma­sı’na bakan bu küçük ve temiz yer­den, bir haf­ta­cık kalıp ay­rıl­dım zaten…

*O yılki son işim, şarap şi­şe­le­ri yı­ka­mak oldu. Bir ka­fa­dar dos­tum bu­lu­ver­di bu işi. Hor­tum­la su fış­kır­ta­rak şi­şe­ler­le oy­na­ma­yı çok sev­dim!. Lâle Si­ne­ma­sı yan so­ka­ğın­day­dı işlik. Bu kuytu ve serin yerde biri pat­ron 3 ki­şiy­dik. Pat­ron, tom­bul­ca ve ba­ba­can bir adam­dı. İki çırak, şi­şe­le­ri ilaç­lı su ile kö­pür­te­rek fır­ça­la­yıp ov­duk­ça ışı­yan yüzü güler; ga­ze­te­si­ni oku­du­ğu ma­sa­dan kal­kıp ya­nı­mı­za ge­le­rek be­ğen­di­ği­ni be­lir­ten güzel söz­ler­le över­di.

Mut­lu­lu­ğa bul­muş gibi gün­ler böyle ge­çer­ken, Atil­la’nın Ko­ğu­şun­da bir sabah ber­bat uyan­dım! Ağrı sı­zı­nın için­de sık ara ku­su­yo­rum. Sı­rıl­sık­lam ter’e bat­mış üşü­yo­rum ana­cı­ğım! Sa­yık­la­ma nö­bet­le­ri için­de kaç kez dalıp uyan­dı­ğım be­lir­siz. Kuş­luk vakti tit­re­ye­rek uyan­dım ki koğuş ba­şı­ma top­lan­mış. Ağ­la­mak­lı, kanı çe­kil­miş yü­züy­le Mit­hat per­va­nem olmuş da et­ra­fım­da dö­nü­yor. İş günü mü, hafta sonu mu nedir? “Bun­la­rı dü­şün­me” dedi iç­le­rin­den bi­ri­si. Ko­nuş­ma­ya me­ca­lim yok, kal­ka­mı­yo­rum. Gel­git­le­rin için­de­yim, boz bu­la­nık gö­rün­tü­ler. Bu sah­ne­den anım­sa­dı­ğım son şey, kü­für­baz Atil­la’nın yiğit kü­hey­lan ke­si­lip: “Ulan be­yin­siz­ler, be dan­ga­lak he­rif­ler bu çocuk ölü­yor! Hiç bi­ri­niz bir mok etmez. Ana­nı­zı, av­ra­dı­nı­zı, sü­la­le­ni­zi top­tan sin­kaf ede­rim! Acil bir can­kur­ta­ran ça­ğı­rın hadi. Sit­tir olun ulan gözüm gör­me­sin sizi!..”

Si­ren­le­rin uğul­tu­su bey­nim­de. Bay­gın aygın ge­tir­miş­ler Konak Dev­let Has­ta­ne­si’ne. Tanı ko­yun­ca dok­tor­lar beni ya­tı­ya alıp iğne ilaç ve­re­rek; sa­ba­ha dek mışıl mışıl bi güzel uyut­muş­lar!. Sabah yok­la­ma­sın­da (vi­zi­te) ta­nış­tık dok­tor ve eki­biy­le. Sağ ol­sun­lar, sol­ma­sın güler yüz­le­ri, biraz iyiy­dim. “ Der­dim ne ki dok­tor?” dedim. “Ya­kı­şık­lı li­se­lim, üşü­tüp buza kes­miş­sin, ‘za­tür­re baş­lan­gı­cı’ bu! Ama geçer üzül­me. On gün ba­kı­ma alı­rız, soluk ben­zi­ne kan gelir!” de­yin­ce; içim bur­kul­du bir­den, acı acı gül­düm öyle. “Fırın ate­şin­de yakıp, buzlu gazoz içi­rir­ler ga­ri­be” diye söy­len­dim ses­siz­ce…

Üç beş gün için­de ye­ni­den doğ­dum. Say­rı­lı­ğı dur­dur­duk ya, okulu dü­şü­nün­ce ‘sı­nıf­ta ka­la­ca­ğım’ kor­ku­su sardı ye­ni­den. Tek tük zi­ya­ret­çim gelip yok­lu­yor. Kimi Atil­la’nın ordan, ki­mi­si de ak­ra­ba. Cafer Amcam gelip gitti. Bu arada yeğen Mit­hat, iş­lik­te­ki pat­ro­num­dan biraz para ile selam ge­tir­miş. ‘Tamam’ dedim, ‘te­da­vim bitse de git­sem’. Dok­tor ha­li­mi bi­li­yor ve ya­kın­dan iz­li­yor: “ Şun­la­ra dik­kat et!” dedi, ta­bur­cu etti so­nun­da..

O za­man­lar Ye­şil­dağ’ın ya­rı­sı kam­yon­cu gibi. İzmir’e yolcu ta­şı­yan iki oto­bü­sü de var. Bey­şe­hir’de Güz Sı­na­vım yak­laş­mış.. Der­dim dert­ler­le kat­la­mış Yaz boyu. Hasta, yor­gun, ya­ra­lı­yım. Ders ça­lı­şıp ha­zır­lan­mak artık geç. Felek vurdu sil­le­si­ni aman­dır!?. ‘Ha­ya­tı, yaşın değil, ya­şa­dık­la­rın öğ­re­tir’ ol­du­ğu­nu iyi an­la­yıp kalk­tım. Bas­ma­ne Ga­ra­jı’na dek yü­rü­yüp dönüş bi­le­ti­mi aldım. Hızlı şoför Naci Iltar, dül­dü­lü­nü ya­rın­la­ra sü­rer­ken; gö­mül­dü­ğüm bir kol­tuk­ta, sıç­ra­ma tah­ta­sı­nın ucuna bas­tım sanki.. Zaman ve me­kân­dan kop­tum; başka dün­ya­la­ra uçup üto­pik düş­le­re dal­dım!….