Apak / Didem Keremoğlu

Sağ ya­na­ğım banyo se­ra­mi­ği­nin soğuk ve pü­rüz­lü yü­ze­yin­de, bir kolum dir­sek­ten ters dön­müş, omzum yu­va­sın­dan çı­ka­cak­ca­sı­na zor­la­nıp ve boşta kalan kolum ha­va­yı dö­ver­ken… Boz tüylü göğüs ka­fe­si­nin al­tın­da ezi­len ci­ğer­le­rim soluk al­ma­yı dur­dur­muş, iki gö­zü­mün ikisi de kör, ya­şa­dı­ğım panik­le ken­dim­den geç­me­den hemen önce duy­du­ğum o çok bil­dik, çok sı­ra­dan me­ta­lik ses: Fer­mu­arının sesi!

Bugün te­ca­vüz­cü­mün doğum günü. Elini sı­ka­ca­ğım bi­raz­dan. Yarı inik ka­pak­la­rın ar­dın­da­ki göz­ler hin bir bakış ta­kın­mış ola­cak;

“Ha­ya­tım epey­dir gö­rü­şe­me­dik, nasıl gi­di­yor?” ve­sa­ire tıs­la­ya­cak o pis ko­ku­lu ağ­zıy­la. Bense, yedi se­ne­dir ol­du­ğu üzere: Gü­lüm­se­ye­ce­ğim.

Oysa bir gün do­ğu­mu­na daha ta­kâ­tim yok. Hay­kı­ra hay­kı­ra an­lat­mak is­te­di­ğim sak­lı­mı mı­rıl­da­na­mıyo­rum bile. Daha yü­rek­li ola­bil­sey­dim keşke! Tüm ça­re­siz­lik­le­ri bes­me­le ile yola so­ka­bi­le­ce­ği­me inan­say­dım me­se­la ya da bir ayaz­ma­nın serin su­yun­dan için­ce o pis­li­ğin içim­den te­miz­le­ne­bi­le­ce­ği-ne…

Aklım, ken­di­min bile kan­ma­dı­ğı ki­fa­yet­siz olur­lar buldu, sı­ra­dan ba­ha­ne­ler üret­tim.

Kabul ver­dim ben ba­şı­ma ge­le­ne!

* * *

Yazın en sıcak günü bu olsa gerek! Top­rak bu­har­la­nı­yor. Or­tan­ca­la­rım bo­y­nunu büktü, ne kadar su ver­sem fay­da­sız… Henüz fide olan meyve ağaç­la­rı­mız şid­det­li esen lo­dos­tan öy­le­si­ne et­ki­le­ni­yor ki des­tek­le­ri­ne bağlı ol­ma­sa­lar kök­le­ri­ni bı­ra­kıp ka­nat­la­na­cak­lar sanki. Ço­cuk­lar bütün gün ha­vuz­da, ben suda ya da kli­ma­nın ra­ha­tın­da on­la­ra göz­cü­lük edi­yo­rum.

Büyük şeh­rin hemen dı­şın­da­ki bu ev bir deniz evi değil, bir kaçış evi. İstan­bul’dan Trak­ya yö­nü­ne giden oto­ba­na te­pe­den bakan yal­nız bir ev bu. Mev­si­min kara dön­me­si dı­şın­da han­diy­se her hafta sonu bu­ra­da­yız. Yolun ol­duk­ça üs­tün­de bir ko­num­da, tek ba­şı­na bir ev. Ge­ce­le­ri biz­den çok uzak­ta­ki sahil ka­sa­ba­sı­nın ışık­la­rı­nı, belli gün­ler­de de meh­ta­bın üs­tü­ne düşüp ay­dın­lat­tı­ğı ka­ran­lık Mar­mara’yı sey­re­di­yo­ruz. Bah­çe­nin diğer ucun­da tek oda ve ban­yo­dan olu­şan bir konuk evi­miz var. Man­zara­mı­zı böl­me­yen yük­sek du­var­la­ra ve di­ken­li tel­le­re ek ola­rak da ge­liş­miş bir alarm sis­te­mi­miz… Ben yine de bu ıssız ko­ru­nak­ta öyle tek ba­şı­mı­za kal­ma­ma­ya özen gös­te­ri­yor, ko­nuk­lar ça­ğı­rı­yo­rum.

Bu­gü­nün de diğer hafta son­la­rın­dan farkı yok. Ko­ca­mın pat­ro­nu­nu ağır­la­ya­ca­ğız bugün. Babam ya­şın­da­ki bu ada­mın özel ha­ya­tı­nı ya­şa­yış bi­çi­mi bana ters gelse de… Ma­ga­zin ha­ber­le­ri Atıf Bey’i sık sık to­ru­nu ya­şın­da kız­lar­la dans pist­le­rin­de gö­rün­tü­le­yip, der­gi­le­re konu edi­yor. Bu ba­ğı­ra ba­ğı­ra ko­nu­şup, kü­çü­cük laf­lar eden in­sa­nın nasıl olur da kendi ha­lin­de­ki bir şir­ke­ti böy­le­si­ne dev­leş­tir­di­ği bende hâlen bir bi­lin­mez? Biten üç ev­li­li­ği­ne kar­şın hiç ço­cu­ğu­nun ol­ma­yı­şı; bunca malın mül­kün kime ka­la­ca­ğı­nı dü­şün­me­den ede­mi­yor insan hâ­liy­le?

Kız­la­rı sudan çı­ka­rıp, öğlen uy­ku­su­na ya­tır­ma­nın tam da za­ma­nı­dır. Mi­sa­fir gel­me­den ancak üs­tü­mü ba­şı­mı top­lar, sof­ra­mı ku­ra­rım…

Tam da ma­yo­su­nu çı­ka­rıp, üs­tü­ne bir el­bi­se ta­ka­cak­ken ko­ca­sı son da­ki­ka alış­ve­ri­şiy­le geldi. Genç adam or­ta­da duran ik­ram­lık­lar­dan bir iki çim­len­di, al­dık­la­rı­nı buz­do­la­bı­na yer­leş­ti­ren ka­rı­sı­na ta­kıl­dı göz­le­ri. Etli du­dak­la­rı, fil­di­şi say­dam­lı­ğın­da­ki be­yaz­lı­ğı… İkiz­ler­den sonra bile hâlâ istek uyan­dı­ran vü­cu­du… Ka­dı­nı ani­den ken­di­ne çekti, ma­yo­su­nun üs­tün­den dı­şa­rı ha­fif­çe taşan gö­ğüs­le­ri­ni kav­radı…

Per­de­le­ri sıkı sı­kı­ya ka­pa­lı yatak oda­sı­na ter için­de­ki se­viş­me­nin ko­ku­su sin­miş­ti. Ne uy­ku­da­ki ço-cuk­lar ne de yol­da­ki mi­sa­fir geldi akla. Ka­pı­nın zi­li­ni ikin­ci ça­lış­ta duy­du­lar. Adam ace­ley­le gi­yin­di, ka­pı­ya fır­la­dı. Kadın, per­de­le­ri sıkı sı­kı­ya ka­pa­lı oda­nın ve ılık ya­ta­ğın re­ha­ve­tin­den sıy­rı­la­na kadar bir­kaç da­ki­ka­cık daha oya­lan­dı, son­ra­sın­da üs­tü­ne bo­yun­dan as­kı­lı beyaz penye el­bi­se­si­ni takıp ru-ju­nu ta­ze­le­di, alt kata indi.

Atıf Bey ti­şör­tü­nü üs­tün­den sı­yır­dı­ğı gibi aya­ğın­da­ki şort­la ken­di­ni ha­vu­za atmış, ikiz­ler uy­ku­dan yeni kalk­mış; suyun ya­nın­da­ki oyun bah­çe­si­nin ta­dı­nın çı­kar­tı­yor­du. Leyla’nın göz­le­ri bir an için sırt üstü yüzen ada­mın kulaç rit­mi­ni tut­tu­ra­ma­yan kısa kol­la­rı­na ve tık­naz vü­cu­du­na ta­kıl­dı. Atıf Bey, te­le­fo­nu­nun ıs­rar­la çal­ma­sı­na al­dır­ma­dan suyu ku­laç­la­ma­ya devam etti. Aka­bin­de çalan te­le-fon­sa ko­ca­sı­nın­kiy­di. Ya­kın­da­ki in­şa­at­lar­dan bi­ri­nin so­rum­lu mü­hen­di­si arı­yor, bir iş ka­za­sı ya­şan­dığı­nı bil­di­ri­yor­du. Savcı bi­raz­dan orada ola­cak­tı.

“Canerciğim, bana rahat yok, ge­le­li daha ne kadar oldu, gö­rü­yor­sun işte…” Atıf Bey’in ço­purlan­mış yü­zün­de­ki ifade ile ağ­zın­dan çıkan söz­ler bir­bi­ri­ni tut­mu­yor­du. Gö­be­ği­nin üs­tün­den çe­vi­rip sar­dı­ğı hav­lu­nun al­tın­da­ki ince ba­cak­lar­dan sü­zü­len su, taşın üs­tün­de bi­rik­ti. Ki­bi­rin mü­da­na­sız halle­ri, kar­şın­da­ki­ni suçlu his­set­ti­ren göl­ge­li ba­kış­lar… Seh­pa­da duran sü­ra­hi­den ken­di­ne buz gibi bir bar­dak li­mo­na­ta daha dol­dur­du, apak min­der­li kol­tu­ğa dev­ril­di.

“Be­ra­ber mi gi­de­riz, yoksa…” Bu­yur­gan bir ifa­dey­le Caner’e dikti göz­le­ri­ni.

“Ha­ya­tım ben bir, iki saat için­de dö­ne­rim. Atıf Bey de din­le­nir bu arada. Dı­şa­rı­dan bir şey lazım mı, ya da ak­lı­na ge­lir­se ara?”

Ne o anda ne de son­ra­sın­da ak­lı­ma hiç­bir şey gel­me­di. Ak­lım­da ka­lan­lar oldu oysa; tık ne­fe­si, üs­tün­de yat­tı­ğım taşın so­ğu­ğu, bit­me­me hâli, ilik­le­ri­me yü­rü­yen korku… Ço­cuk­la­rı­mın kum park­ta tek baş­la­rı­na oluşu ya da kocam dö­ner­se ve beni, bizi gö­re­mez­se konuk evine bakar mı diye hiç geç-me­di ak­lım­dan me­se­la? Da­ma­rı­na pıhtı yü­rü­müş bir beyin gibi his­siz, el­bi­sem be­lim­de top­lan­mış ve sa­nı­rım daha az acı­sın canım diye; bı­rak­tım ken­di­mi…

Kop­ko­yu bir ka­ran­lık­tan aydım önce, sonra usul­ca ya­şa­dık­la­rım düş­me­ye baş­la­dı ak­lı­ma. Tek­rar ha­vu­za gir­di­ğin­de konuk evine koy­ma­mı rica et­ti­ği bir sü­ra­hi li­mo­na­tay­la buz­do­la­bı­nın ba­şın­da oluşu­mu, “hava amma da sıcak’” diyen sese dön­dü­ğü­mü, ar­ka­sın­dan gelen ay­dın­lı­ğın or­ta­sın­da di­ki­len tık­naz ka­ral­tı­yı, elim­de­ki sü­ra­hiy­le şaş­kın­lık­tan bir an öy­le­ce ka­la­ka­lı­şı­mı, “Duy­ma­dım sizi, ben çı­kayım hemen…” de­yi­şi­mi! Önümü ke­si­şi­ni, beni tö­kez­let­me­si­ni, dü­şü­şü­mü, ağır ha­re­ket­ler­le beni kol­tuk alt­la­rım­dan kav­ra­yı­şı­nı, de­be­len­me­mi…

Mut­fa­ğın soğuk ta­şı­na ya­pı­şan ya­na­ğım, ku­la­ğım­da­ki hı­rıl­tı­lı so­lu­ma…

Yat­tı­ğım yerde diz­le­ri­mi göğ­sü­me çek­ti­ği­mi ha­tır­lı­yo­rum. Ya­nı­ma, yö­re­me bak­ma­dım, kı­pır­dama­dım…Ya­rı­sı ha­lı­nın üs­tün­de kalan, diğer ya­rı­sı taşa yı­ğı­lan çıp­lak­lı­ğı­mı be­lim­de top­la­nan el­bi­se-min ete­ğiy­le ört­me­ye ça­lış­tım bir de! Omu­zum­da­ki sızı ve de­ri­nim­de­ki acı…

Ço­cuk­la­rı­mın cı­vıl­tı­la­rı, duş­tan gelen ne­şe­li şarkı, arka bah­çe­de­ki oto­ma­tik su­la­ma­nın çim­le­ri kam­çıla­yan sesi… Sağ­lam ko­lum­la be­lim­den yu­ka­rı­sı­nı ka­pat­tım, diğer kolum göv­de­min al­tın­day­dı. Ses­sizce in­le­dim…

Tek­rar gö­zü­mü aç­tı­ğım­da yü­zü­mün ya­nın­da ke­mik­le­ri sa­yı­lan bir ayak vardı. Be­de­nim acıyı duy-mu­yor­du ama ruhum! Kalk­ma­ma yar­dım et­me­si şart­tı. Caner gel­me­den kalk­ma­lıy­dım. Ya­nı­ma çö-mel­di, kar­nım­dan aşa­ğı­mı kav­ra­dı ve…

Kus­ma­say­dım sa­nı­rım yine!.. Sarı tır­nak­la­rı ka­lın­laş­mış ayak par­mak­la­rı kus­mu­ğu­ma bu­lan­mış­tı.
“Gel­di­ğim­de ne yap­tı­ğı­nı­zı an­la­ma­dı­ğı­mı mı san­dın, yu­ka­rı­dan in­di­ğin­de boy­nun per­çem per­çem, du­dak­la­rın şiş, saç baş da­ğı­nık?”

Öğür­me­ye devam ettim. Bü­yü­tecek bir şey ola­ma­dı­ğı­nı, beni o halde gö­rün­ce nef­si­ne ye­nil­di­ği­ni söyle­di. Beni, tıpkı şef­kat­li bir ba­ba­nın yere düşen ço­cu­ğu­nu kal­dır­dı­ğı gibi ya­vaş­ça ayağa kal­dır­dı. Kus­muk­la­rı mut­fak ha­lı­sı­nın içine aldı, ban­yo­ya yü­rü­dü. Yırt­tı­ğı iç ça­ma­şı­rı­mı klo­ze­te at­tı­ğı­nı, si­fo­nu çek­ti­ği­ni duy­dum. Geri gel­di­ğin­de elimi, yü­zü­mü yı­ka­dı. Süt­ye­ni­mi mi­de­min üs­tün­den yu­ka­rı çekti, el­bi­se­min boyun as­kı­sı­nı ba­şım­dan aşır­dı…

“Daha sonra ha­lı­yı duşa ka­bi­nin için­den alır­sın” dedi.

Ben tek­rar öğür­me­ye baş­la­yın­ca yüzü kap­ka­ra ke­sil­di, işa­ret par­ma­ğı­nı etli du­dak­la­rı­na gö­tür­dü, ba­şıy­la loş ant­re­yi gös­ter­di.

“Ken­di­ni topla ve unut, yoksa!..” Ant­re­de ikiz­le­rin pu­se­ti du­ru­yor­du.

* * *

Yedi te­pe­den en ma­sal­sı ola­nı­nın üs­tün­de yük­se­len he­yu­la taş yı­ğı­nın bu doğum gü­nü­ne özel ka­pa­tı­lan te­ra­sın­da­yız.

Bu­gü­nün kaç bit­mez saat sü­re­ce­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum.

İstan­bul’un muh­te­şem man­za­ra­sı bir değil, bir­kaç ayrı açı­dan ayak­la­rı­mı­zın al­tın­da; be­nim­se ağ­zım­da paslı bir tat, yedi se­ne­dir her kar­şı­laş­ma­da ol­du­ğu üzere ken­di­mi o günkü kadar kirli his­se­di­yo­rum.

Henüz gel­me­miş. Te­ra­sın şık dü­zen­le­me­siy­le uyuş­ma­yan de­kol­te­si banal, çok genç, çok güzel bir dolu kadın tek ba­şı­na sa­lı­nı­yor. Tüm gü­ven­lik ka­me­ra­la­rı -par­ti sa­hi­bi­nin is­te­ği üze­ri­ne- ka­pa­lı. Smoki­ni için­de­ki ko­ca­ma ba­kı­yo­rum, ba­şa­rı ba­sa­mak­la­rı­nı uçar­ca­sı­na at­la­yan ko­ca­ma. Atıf Bey ha­ya­tı­mı çal­dı­ğı gün­den beri Caner hep daha çok, daha çok, daha çok ka­za­nı­yor, güç­le­ni­yor… Bense kendim­den gölge bir ben ya­rat­tım, Caner’in ha­yal­le­ri­ni ya­şı­yo­rum.

Ger­çek Ben’in tek bir uğ­ra­şı var: Ha­yat­ta kal­mak!

O şey­tan bi­raz­dan bu­ra­da ola­cak ve şor­tu­nun fer­mu­arı­nı açan par­mak­la­rıy­la elimi tu­ta­cak, diğer kolu­nu omu­zu­ma atıp beni ken­di­ne çe­kecek. Gölge ben ise yü­züm­de usul­gan bir te­bes­süm, göz­le­rim yerde… Ya­na­ğı­mı uza­ta­ca­ğım.

Boğaz’ı tam on altı fark­lı açı­dan gören ote­lin te­ra­sın­da­ki gece ol­duk­ça iler­le­miş­ti. Cam kor­ku­lukla­rın hemen ge­ri­si­ne, man­za­ra­ya yü­zü­nü­zü dö­ne­rek otu­ra­bi­le­ce­ği­niz apak seyir se­dir­le­ri ku­rul­muş, kimi ka­ran­lık kö­şe­le­re de fer­for­je ta­şı­yı­cı­lar arası dev ha­mak­lar asıl­mış­tı.

Köp­rü­le­rin ve sa­ray­la­rın pav­yon ma­sa­la­rı­na hoy­rat­ça ser­vis edi­len yanar döner meyve ta­ba­ğı mi­sa­li tu­rist­le­re ser­vis edil­di­ği; bu çok es­ki­den bü­yü­lü ol­du­ğu­na dair bazı be­lir­ti­ler ta­şı­yan şeh­rin gece man­za­ra­sı tam da bugün gel­di­ği du­ru­ma ya­kı­şır bir ka­la­ba­lı­ğı ağır­la­ma­ya devam edi­yor­du! Ko­nuk­ların ara­sın­da do­la­şan çok genç ve ne­re­dey­se çıp­lak ka­dın­lar vü­cut­la­rı­nı öğ­re­til­miş bir ritim­le kı­vı­rı­yor; do­ku­nan, sü­rü­nen yapış yapış bir gös­te­ri su­nu­yor­du. Kadın ko­nuk­la­rın çoğu to­puk­lu ayak­ka­bı­lar­dan kur­tul­muş, iç­ki­nin ve te­ra­sın hemen al­tın­da­ki ka­pa­lı cep sa­lon­da cö­mert­çe su­nu­lan kim bilir daha ne­le­rin haz­zın­da eği­lip bü­kü­lü­yor, bin­ler­ce li­ra­lık tu­va­let­le­rin etek­le­ri yer­le­ri sü­pü­rü­yor­du.

Caner, bir­kaç sene önce ge­çir­di­ği dep­res­yon son­ra­sı bir daha asla eski ne­şe­sin­de, ka­dın­lı­ğın­da ve hatta an­ne­li­ğin­de ola­ma­yan ka­rı­sı­na sı­kın­tı­lı bir bakış attı. Dü­zen­li gi­di­len psi­ki­yatr, kul­la­nı­lan ilaç-lar, psi­ko­te­ra­pi ve kısa dönem bir has­ta­­ne­ye yatış… İki kı­zı­nın ve sos­yal ha­ya­tı­nın ha­tı­rı­na ya­nın-da do­la­şan bu göl­ge­ye kat­lan­ma­ya devam etti Caner. Bir ara, mü­zi­ğin rit­mi­ne göre yanıp sönen spot-la­rın zihin bu­lan­dı­ran renk­le­ri için­den ka­rı­sı­nı gördü. Te­ra­sın kuy­tu­da kalan tenha kö­şe­le­rin­den bi­ri-ne doğru yü­rü­yor­du. Ar­ka­sın­dan git­me­yi dü­şün­se de sır­tı­na do­la­nan kol­la­rın, bin bir çiçek ko­ku­lu eg­zo­tik dans­çı­nın da­ve­ti­ne hayır di­ye­me­di.

Gece Leyla’nın san­dı­ğın­dan daha kolay ge­çi­yor­du. Yal­nız­ca bir kez kar­şı­laş­mış­tı Atıf Bey’le.

Kısa bir hoş­ gel­di­niz to­ka­laş­ma­sı ve öpü­cü­ğü… El ele içeri gir­di­ği slav ır­kı­nın ma­sal­sı hat­la­rı­nı ta­şı-yan o za­val­lı süs be­be­ği­nin yü­zün­de­ki ağır mak­yaj bile kızın çocuk ya­şı­nın üs­tü­nü ör­te­me­miş­ti. Ya-nın­da­ki çocuk ka­dı­na rağ­men ada­mın nekes ba­kış­la­rı­nın bo­yun­dan as­kı­lı, beyaz pa­yet­li el­bi­se­si­nin açık­ta bı­rak­tı­ğı sır­tın­da do­laş­tı­ğı­nı his­set­ti!

Bir zaman sonra mü­zi­ğin çok daha yük­sek du­yul­du­ğu ama et­raf­ta daha az insan olan ka­ran­lık bir kö­şe­ye doğru iler­le­di. Bir si­ga­ra yaktı, uzak­ta Boğaz’ın da­ral­dı­ğı yerin hemen üs­tün­de ardı ar­dı­na şim­şek­ler çak­ma­ya baş­la­mış­tı. Do­lu­na­yın hâ­re­len­miş yan­sı­la­rı fır­tı­na bu­lut­la­rı­nın ar­dı­na giz­len­di. Daha si­ga­ra­sı­nı bile bi­tir­me­miş­ti ki, Sa­ray­bur­nu’ndan doğru şid­det­li bir esin­ti baş­la­dı. Şeh­rin ön­gö-rü­le­mez rüz­gar­la­rı, İstan­bul’un ser­keş kı­yı­la­rı­nı dö­vü­yor­du. Bir­den ve üst üste gür­le­yen gök gü­rül­tü-le­ri bo­ğa­zın iki ya­ka­sın­da bir­den yan­kı­lan­dı. Teras, şim­şek­le­rin ışıl­tı­sıy­la bir an için apay­dın­lık olu-yor, sonra fır­tı­na­dan sebep, sesi baş­lar­da­ki kadar yük­sek du­yu­la­ma­yan mü­zi­ğin rit­mi­ne ve spot­la­rın sahte ay­dın­lı­ğı­na geri dö­nü­yor­du. Ko­nuk­la­rın çoğu yağ­mur bas­tır­ma­dan bir alt kot­ta­ki sa­lo­na inmek üzere ka­pı­ya doğru yol aldı. Leyla ol­du­ğu kö­şe­de kal­ma­ya devam etti; yağ­mur ya­ğa­na kadar o ka­la-ba­lı­ğın içine gir­me­ye­cek­ti.

Bir­kaç adım önün­de, ka­ran­lı­ğın için­de kalan ci­bin­lik­li ha­mak­ta bir­den bir ha­re­ket­len­me oldu. Leyla sı­ğın­dı­ğı göl­ge­den, Atıf Bey’in ya­nın­da­ki kızın ha­mak­tan adeta sü­rü­ne­rek yere in­di­ği­ni gör-dü. Za­val­lı çocuk yü­rü­ye­mi­yor­du bile. İki elini mi­de­si­nin üs­tü­ne bas­tı­rıp diz­le­ri­ni kırdı, yük­sek to-puk­la­rın üs­tün­de­ki in­ce­cik ba­cak­la­rı­nı çe­ne­si­nin al­tın­da top­la­dı, öy­le­ce kaldı. Çığ­lık­la­rı gök gür­le­me-le­ri ara­sın­da yitti… Leyla, bir­kaç adım­da, ba­kış­la­rı­nı ha­ma­ğa sa­bit­le­miş kendi di­lin­de bir şey­ler an-lat­ma­ya ça­lı­şan kızın ya­nın­da bitti. Narin bi­lek­le­rin­den kav­ra­dı; be­ra­ber­ce ha­ma­ğın asılı ol­du­ğu ka-ran­lık kö­şe­ye yö­nel­di­ler.

Ci­bin­li­ğin al­tın­da­ki man­za­ra bek­le­di­ği bir şey de­ğil­di!

Atıf Bey sırt üstü, bir eli pan­to­lo­nu­nun fer­mu­arın­da, diğer eli kal­bi­nin üs­tün­de can çe­ki­şen kuduz bir hay­van gibi hı­rıl­tıy­la so­lu­yor­du.

Göz­le­ri­miz bu­luş­tu, ken­din­dey­di. Çakan şim­şek­le­rin ay­dın­lat­tı­ğı yüzü ve boynu kus­muk için­de…
Ağzı ol­ta­nın ucun­da can çe­ki­şen bir ba­lı­ğın ağzı gibi uza­mış­tı… Du­dak­la­rı oy­na­dı. Du­dak­la­rı­nı oku-ya­bil­dim.

“Dok­tor” di­yor­du. Za­val­lı süs be­be­ği­nin eli­min için­de çıl­gın­ca se­yi­ren çocuk elini sık­tım, işa­ret par­ma­ğı­mı du­da­ğı­ma gö­tür­düm.

Kız ağ­la­ma­yı bı­rak­tı.

Kendi ağu­su­nun için­de ha­re­ket­siz yatan Atıf Bey’in acı­dan bu­ru­şan yü­zü­ne eğil­dim; git­tik­çe daha dü­zen­siz, daha sey­rek nefes alı­yor­du. Du­dak­la­rı­mı ku­la­ğı­na da­ya­dım.

“Dok­tor falan yok!” diye fı­sıl­da­dım. Duy­du­ğu­nu bi­li­yor­dum.

Can çe­ki­şen bir hamam bö­ce­ği gibi kıv­rı­lıp bü­kü­lü­yor, vü­cu­du is­tem­siz­ce tit­ri­yor­du.

Sonra, ka­sıl­ma­lar baş­la­dı… Artık göz­le­ri­nin yal­nız­ca akı se­çi­li­yor­du. Bir­kaç da­ki­ka daha hır­la­dı ve…
“Ben bir­jey yap­ma­dı” dedi kız.

Usul­ca ya­na­ğı­nı ok­şa­dım.

“Tamam, bana bırak” dedim. Ba­şıy­la kısa bir “olur” işa­re­ti verdi.

An­la­mış­tı.

Ol­du­ğum yer­den te­ra­sın or­ta­sı­na doğru koş­tum.

“Atıf Bey fe­na­laş­mış, yar­dım edin” diye ba­ğı­rı­yor­dum. Bi­ri­le­ri koştu, spot­la­rın dö­nüş­le­ri durdu, müzik sustu. Rüz­gâ­rın sa­vur­du­ğu parti süs­le­ri yer­ler­de sü­rük­le­ni­yor­du. Et­ra­fı İstan­bul’un o pek bi-lin­dik iyot­lu ko­ku­su sardı. Düşen ilk dam­la­da ruhum arın­dı, yedi yıl ge­ri­de bı­rak­tı­ğım bana dön­düm.

Apak­tım!

      

Yorum yaz