Ak­şa­müs­tü | Ali Yedigöz

Bu­gün­ler­de bir banka ile başım dert­te ki hiç sor­ma­yın. Bu dert­ten nasıl kur­tu­la­ca­ğı­mı bil­mi­yo­rum. Ge­ce­le­ri uy­ku­la­rım ka­çı­yor. Si­nir­le­rim ol­duk­ça bo­zul­du.

As­lın­da bütün suç ağa­be­yim­de. Annem 90 ya­şın­da vefat et­ti­ği zaman bana söy­le­me­liy­di bir ban­ka­ya kredi kartı borcu ol­du­ğu­nu. Gel ge­le­lim söy­le­me­di. An­ne­min ve­fa­tın­dan altı ay sonra, bir sabah vakti ka­pı­mın zili ça­lın­ca öğ­ren­dim du­ru­mu. Pos­ta­cı bana bir ih­tar­na­me ge­tir­miş­ti. Ban­ka­nın avu­kat­la­rı ta­ra­fın­dan gön­de­ri­len ya­zı­yı oku­yun­ca ba­şım­dan kay­nar sular dö­kül­dü! An­ne­min kredi kartı borcu var­mış, bu borç yirmi bin­le­re gel­miş, annem vefat edin­ce de borç biz mi­ras­çı­la­rı­na kal­mış…

Dok­san ya­şın­da­ki ya­ta­lak ka­dın­ca­ğız kredi kar­tı­nı ban­ka­dan nasıl almış da har­ca­mış, akıl sır er­mi­yor­du doğ­ru­su. Ama işin ger­çe­ği ağa­be­yim an­ne­min bütün ve­ka­le­ti­ni üs­tü­ne almış, onun adına kredi kartı çı­kart­mış ve ban­ka­ya borç­lan­mış­tı. Ve işin kö­tü­sü annem vefat et­ti­ği zaman bunu da bana söy­le­me­miş­ti. Söy­le­sey­di şayet anın­da reddi miras yapar, ge­ce­le­ri uy­ku­mu ka­çı­ran borç­la­rı dü­şün­me­miş olur­dum.

Der­ler ya, “düş­ma­nı uzak­ta arama” diye, çok doğru, bu ya­şı­ma kadar ağa­be­yim­den neler çek­ti­ği­mi bir ben bir de Allah bilir!

Yıl­lar ön­cey­di, an­ne­min bana ver­di­ği, “Al oğlum, bu ev senin olsun” de­di­ği evi anın­da, kaşla göz ara­sın­da, he­pi­miz­den ha­ber­siz nasıl da sa­tı­ver­miş­ti öyle. Hay­ret­ler için­de ka­lı­ver­miş­tik. O zaman da an­nem­den gizli bir şe­kil­de evin ta­pu­su­nu almış, evi çok ucuza sa­ta­rak kumar bor­cu­nu ka­pat­mış­tı.

Ay­lar­ca ko­nuş­ma­mış­tım ağa­be­yim­le. Yap­tı­ğı bu çir­kin ha­re­ket çok zo­ru­ma git­miş­ti. Ama soğuk sudan daha serin bir ya­pı­ya sahip olan ağa­be­yim, hiç akıl­lan­ma­ya­rak kumar oy­na­ma­ya devam etmiş, bana duygu sö­mü­rü­sü ya­pa­rak kaç defa kredi çek­tir­miş, bu ne­den­le kaç defa ban­ka­lar­dan şah­sı­ma uya­rı­lar gel­miş­ti.

Ağa­be­yim yü­zün­den ka­rım­la kaz defa papaz ol­muş­tuk: “Sana kredi çekme, borç para verme de­mi­yor muyum be adam! Sen hiç akıl­lan­maz­sın!”

Karım yer­den göğe kadar hak­lıy­dı. Ben hiç akıl­la­na­cak gibi gö­rün­mü­yor­dum. Belki de ağa­be­yim­den ye­di­ğim ka­zık­lar ho­şu­ma gi­di­yor­du! Ağa­be­yim, “Kar­de­şim, kar­de­şim şu dün­ya­da iki­miz kal­dık. Bir­bi­ri­mi­ze sahip çı­ka­lım!” diyor, ama bir büyük ola­rak bana des­tek ola­ca­ğı yerde hep kös­tek olu­yor­du.

Ben ev­le­ne­ce­ğim sı­ra­da yine te­fe­ci­le­re borç­lan­mış,”Borç­la­rı­mı öde­mez­sem beni öl­dü­re­cek­ler. Ya onlar öl­dü­recek, ya da in­ti­har ede­ce­ğim,” di­ye­rek ba­ba­mın ara­ba­sı­nı sat­tır­mış, ben de ka­rım­la düğün der­nek­siz ev­len­miş, ka­rı­mın ko­lu­na bir çift bi­le­zik bile ta­ka­ma­mış­tım. Ka­rı­ma ve aile­si­ne nasıl mah­cup ol­du­ğu­mu an­la­ta­mam.

66 Ya­şı­na kadar dört kez ev­le­nen ağa­be­yim kendi emek­li maaşı, an­ne­min emek­li maaşı ve ba­bam­dan kalan emek­li ma­aşı­nın bir kıs­mı­nı da al­ma­sı­na rağ­men bir türlü iki ya­ka­sı­nı bir araya ge­ti­re­mi­yor­du. Çünkü pa­ra­la­rı çar­çur et­mek­te üs­tü­ne yoktu. Bu­gü­ne kadar iki öğ­ret­men, bir hem­şi­re ile ge­çin­me­yi ba­şa­ra­ma­yan ağa­be­yim so­nun­da iki ço­cuk­lu bir ev ha­nı­mı almış, son ka­rı­sın­dan da bir kız bir oğlan olmak üzere iki evlat sa­hi­bi daha ol­muş­tu.

Annem yıl­lar­ca ağa­be­yi­me ve aile­si­ne eko­no­mik an­lam­da des­tek olmuş, al­dı­ğı bütün ma­aş­la­rı ağa­be­yim kul­lan­mış, buna rağ­men sağa sola borç­lan­mak­tan kur­tu­la­ma­mış­lar­dı. Ah benim eşek kafam, annem vefat edin­ce hemen reddi miras yap­ma­dı­ğım için ken­di­me öyle kı­zı­yo­rum ki an­la­ta­mam. As­lın­da bütün bun­la­rın ola­ca­ğı­nı ön­gör­mem la­zım­dı. Ama ben saf saf ağa­be­yi­me inan­dım bir kez daha. Annem vefat et­tik­ten sonra bana karşı öyle sıcak dav­ra­nı­yor­lar­dı ki, bir­lik­te otu­rup soh­bet edi­yor, bal­kon­da ça­yı­mı­zı kah­ve­mi­zi içi­yor­duk. O gün­ler­de bana hiç ban­ka­ya olan borç­la­rın­dan söz et­me­miş­ti. Şayet beni uyar­say­dı bugün bun­lar ba­şı­ma gel­me­ye­cek­ti.

Ben de ka­rı­ma, “Ağa­be­yim artık us­lan­mış ka­rı­cı­ğım, ne güzel her şey yo­lu­na gi­ri­yor. Ailecek çok sıcak dav­ra­nı­yor­lar. Sık sık bizi ev­le­ri­ne davet edi­yor­lar, yemek yer, okey oy­na­rız di­yor­lar. İnan göz­le­rim ya­şa­rı­yor,” de­miş­tim ki, olan­lar oldu son­ra­dan. An­ya­yı Konya’yı, ka­pı­ma icra da­ire­sin­den o ka­ğıt­lar ge­lin­ce an­la­dım ne yazık ki!

Bu ya­şı­ma kadar böyle bir şey ya­şa­ma­mış­tım. Ne ka­pı­ma borç teb­li­gat­la­rı gel­miş, ne ma­aşı­ma haciz iş­le­mi ya­pıl­mış­tı. So­lu­ğu doğ­ru­ca avu­ka­tım­da aldım. Sağ olsun avu­ka­tım hemen bir iti­raz di­lek­çe­si yazdı. Bu sal­gın or­ta­mın­da korka korka no­te­re git­tim, karşı ta­ra­fın avu­ka­tı­na iti­raz di­lek­çe­mi yaz­dım. Di­lek­çem­de an­ne­min borca batık ol­ma­sın­dan do­la­yı reddi miras yap­tı­ğı­mı bil­dir­dim.

Ama o ara­lar olaya çok üzül­dü­ğüm için mide ağ­rı­la­rım beni kötü yap­mış­tı. Dok­to­ra git­tim, mide ilaç­la­rı aldım. Ağa­be­yim ise umur­sa­maz ta­vır­la­rı­nı sür­dü­rü­yor­du. En çok da ona sinir olu­yor­dum. Acaba işin ucunu bı­rak­tı­lar mı diye dü­şü­nür­ken, 2. İcra Da­ire­si’nden bir teb­li­gat daha geldi. Hayda yine avu­ka­tı­ma koş­tur­dum. Yine di­lek­çe­ler, doğ­ru­ca Ad­li­ye Sa­ra­yı­na git­tim, ağzım mas­ke­li bir şe­kil­de kuy­ruk­lar­da bek­le­dim. Bu arada si­ni­rim­den ağ­la­mak üze­rey­dim. 2. İcra Da­ire­si­ne iti­raz di­lek­çe­mi sun­dum. Öm­rüm­de ilk defa bir Ad­li­ye Sa­ra­yı­na yolum düş­müş­tü. Şu pan­de­mi or­ta­mın­da si­nir­len­me­mek elde de­ğil­di.

Kul­lan­ma­dı­ğım, var­lı­ğın­dan bile ha­be­ri­min ol­ma­dı­ğı bir kredi kartı yü­zün­den neler ya­şı­yor­dum Tan­rım!

Gün­ler­ce ağa­be­yim­le ko­nuş­ma­dım. Te­le­fon­la­rı­na cevap ver­me­dim. Beni ne du­rum­la­ra dü­şür­müş­tü öyle. Hayat boyu onun borç­la­rı­nı mı öde­ye­cek­tim? Ben kendi ya­ğıy­la kav­rul­ma­ya ça­lı­şan sı­ra­dan bir me­mur­dum. Al­dı­ğım ma­aş­la kıt ka­na­at ge­çin­me­ye ça­lı­şı­yor­dum. Üs­te­lik karım ça­lış­mı­yor­du, 20 ya­şın­da­ki kızım üni­ver­si­te öğ­ren­ci­siy­di. Ama der­di­mi kim­se­ye an­la­ta­mı­yor­dum. Baş­ka­la­rı­nın ya­şa­mı­na gıpta edi­yor, bir­bi­ri­ne des­tek olan kar­deş­le­ri hay­ran­lık­la takip edi­yor­dum. Oysa benim hiç bir zaman böyle bir ailem ol­ma­dı. Ha­yat­ta­ki tek ya­kı­nım ağa­be­yim­di, ondan da her de­fa­sın­da kazık ye­me­ye devam edi­yor­dum.

Lamı cimi yoktu sa­nı­rım banka ben­den bu pa­ra­yı söke söke al­ma­ya ka­rar­lı gö­zü­kü­yor­du. İnti­har et­me­yi bile dü­şün­düm. Artık şu ha­yat­ta kim­se­ye gü­ve­nim kal­ma­mış­tı. Çalış çalış ne­re­ye kadar! Emek­li­li­ğim çok­tan gel­miş­ti ama ben üç ku­ruş­luk amir­le­ri­min ağız ko­ku­su­nu çek­me­ye devam edi­yor­dum. Bir ta­raf­tan vergi da­ire­sin­de in­san­lar her gün öf­ke­le­ri­ni biz me­mur­lar­dan çı­ka­rı­yor­lar­dı. Evde ka­rı­mın is­tek­le­ri hiç bit­mi­yor, “Se­la­mi onu da al, Se­la­mi evde bu da eksik, Se­la­mi kol­tuk ta­kım­la­rı çok es­ki­di, Se­la­mi yeni bir yemek ma­sa­sı al,” deyip du­ru­yor, her gün işten ge­lin­ce ka­fa­mın etini yi­yor­du. Diğer ta­raf­tan üni­ver­si­te­de oku­yan kı­zı­mın mas­raf­la­rı­na ye­ti­şe­mi­yor­dum.

Ak­şa­müs­tüy­dü. Ke­der­li bir şe­kil­de deniz ke­na­rı­na yü­rü­düm. Kuş­la­ra, çi­çek­le­re, mar­tı­la­ra, ke­di­le­re, şu sa­hil­de uyu­yan sokak kö­pek­le­ri­ne veda et­me­liy­dim. Ka­rı­ma ve kı­zı­ma bir mek­tup bı­rak­tım. Ya­şa­mak her şeye rağ­men fena şey de­ğil­di doğ­ru­su ama bu­nal­mış­tım işte. Ölü­müm nasıl ola­cak­tı, bil­mi­yor­dum.

Hayat çok yor­muş­tu beni. Yıp­ran­mış­tım. Ge­le­ce­ğe dair umut­la­rım bir bir tü­ken­miş­ti. Hiç bir şey­den zevk al­ma­ma­ya baş­la­mış­tım. Sı­ra­dan bir ha­ya­tın çark­la­rı ara­sın­da gün­den güne eri­yip tü­ken­di­ği­mi his­se­di­yor­dum. İş ye­rin­de ev­rak­lar ara­sın­da bo­ğu­lan Se­la­mi’ydim. Evde karım her gün ba­şı­mın etini yi­yor­du. Geçim derdi iyi­den iyiye omuz­la­rı­ma bin­miş­ti sanki. Bir bö­cek­ten far­kım ol­ma­dı­ğı­nı dü­şün­me­ye baş­la­mış­tım. Oysa bir za­man­lar ha­yal­le­rim vardı. Artık kim­se­siz ve ça­re­siz­dim. Hıç­kı­ra hıç­kı­ra ağ­la­ya­ca­ğım, om­zu­na ba­şı­mı ko­ya­ca­ğım kim­sem kal­ma­mış­tı şu dün­ya­da. En iyisi veda et­me­liy­dim yalan dün­ya­ya.

Orhan Veli’nin şu di­ze­le­ri­ni mı­rıl­dan­ma­lıy­dım son ne­fe­si­mi ve­rir­ken:

Ak­şa­müs­tü­ne doğru, kış vakti;
Bir hasta oda­sı­nın pen­ce­re­sin­de;
Yal­nız bende değil yal­nız­lık hali;
Deniz de ka­ran­lık, gök­yü­zü de;
Bir aca­yip, kuş­la­rın hali.

Bakma fa­kir­mi­şim, kim­se­siz­mi­şim;
– Ak­şa­müs­tü­ne doğru, kış vakti –
Benim de sev­da­lar geçti ba­sım­dan.
Şöh­ret­miş, ka­dın­mış, para hır­sıy­mış;
Za­man­la an­lı­yor insan dün­ya­yı.

Olü­rüz diye mi üzü­lü­yo­ruz?
Ne ettik, ne gör­dük su fani dün­ya­da
Kö­tü­lük­ten gayri?

Ölün­ce kir­le­ri­miz­den te­miz­le­nir,
Ölün­ce biz de iyi adam olu­ruz;
Şöh­ret­miş, ka­dın­mış, para hır­sıy­mış,
Hep­si­ni unu­tu­ruz.

Ka­rı­mın, “Hişt hişt uyan herif, işe yine geç kal­dın. Bu gi­diş­le seni işten ko­va­cak­lar!” se­siy­le ter için­de uyan­dım. Ken­di­me gel­mem epey sürdü. Neyse ki hepsi bir rü­yay­mış. Çok se­vin­dim rüya ol­ma­sı­na. Bugün bütün çay­lar ben­den. Tan­tu­ni bile söy­le­ye­bi­li­rim.

Rüya der­ken, işin in­ti­har kısmı rüya! Borç­la­rı­ma ge­lin­ce, onu sor­ma­yın işte, hiç bi­tecek gibi gö­rün­mü­yor. “Babam sağ olsun,” di­yecek babam da ol­ma­dı­ğı­na göre, böyle ya­şa­ma­ya devam…