Ah Alper! / Büşra Şahin

Ah Alper! / Büşra Şahin

Ege’nin güzel kent­le­rin­den bi­rin­de ya­şı­yor­du ka­la­ba­lık aile. Baba, azim­li ve ça­lış­kan­dı. Ne iş olsa yapar, evini ge­çin­di­rir­di. Anne ona keza, elin­den her iş ge­lir­di. Ço­cuk­la­rı­nı bü­yü­tür­ken yok­luk çek­ti­ler ama bu maddi yok­luk on­la­rı ma­ne­vi do­yu­ma ulaş­tır­mış, bir­bir­le­ri­ne ke­net­len­me öğ­ret­miş­ti. Evin kız­la­rı­na alı­nan bir kır­mı­zı ayak­ka­bı­nın ver­di­ği mut­lu­lu­ğu pek az şey ver­miş­ti on­la­ra bu dün­ya­da. Zaman geldi, ço­cuk­lar bir bir ev­le­nip evden gitti. Dört kar­deş­ti­ler. Biri ya­şa­dık­la­rı kente, ikisi büyük şehre, biri de ya­kın­lar­da­ki küçük il­çe­ye gelin oldu. Anne ba­ba­la­rın­dan gör­dük­le­ri ça­lış­kan­lık, dü­rüst­lük ve saygı on­la­rı hep özel kıldı. Kendi ço­cuk­la­rı oldu bu arada. Her biri ayrı hi­ka­ye­ler ya­şa­dı. Ama anne baba evin­den hiç ayrı kal­ma­dı­lar, ka­la­ma­dı­lar. Yaz ta­til­le­ri, zey­tin za­ma­nı, nev­ruz kut­la­ma­la­rı hep ailecek geçti. O ça­tı­nın al­tın­da içi­len tar­ha­na çor­ba­la­rı, ye­ni­len ek­mek­ler ve an­la­tı­lan hi­ka­ye­ler aile­nin tüm bi­rey­le­rin­de unu­tul­maz bir tat bı­ra­ka­cak­tı, en küçük to­run­la­rın­da bile.

Nuri, aile­nin en büyük to­ru­nuy­du. Ev­len­me­den önce İstan­bul’a gidip iş bul­muş­tu. Gebze’de ya­şa­ma­ya baş­la­dık­tan kısa süre sonra da ev­len­di. Aile­den en uzak­ta ya­şa­yan Nuri’ydi. Ha­liy­le daha çok öz­le­ni­yor­du. Bir de yakın za­man­da bir oğlu do­ğun­ca bu ka­la­ba­lık aile on­la­rı zi­ya­ret et­me­ye karar ver­di­ler. Büyük bir araç ki­ra­lan­dı. Kim­ler git­sin kim­ler kal­sın, ne zaman yola çı­kıl­sın der­ken so­nun­da her şey hal­lol­du ve bir gece yola çık­tı­lar.

Gece boyu süren yol­cu­luk tüm aile­yi yor­muş­tu. Ara­cın için­de on ki­şi­ler­di. Anne baba, kar­deş­ler, kar­deş­le­rin eş­le­ri ve iki torun. Baş­la­rı­nı yas­la­dık­la­rı pen­ce­re­ler­den içeri hafif serin bir mavi ışık sı­zı­yor­du. Yavaş yavaş bu se­rin­li­ğe tatlı sıcak bir güneş ek­len­di. Göz­le­ri­ne ışık değen bir es­ne­me ile uya­nı­yor­du yor­gun uy­ku­sun­dan. Küçük iki torun ise an­ne­le­ri­nin ku­ca­ğın­da hala uy­ku­day­dı. Bir sos­yal te­si­se yak­la­şın­ca mola ver­di­ler. Ço­cuk­lar uyan­dı. Önce ih­ti­yaç­la­rı­nı gi­de­rip sonra yemek yemek için res­to­ran­da bu­lu­şa­cak­lar­dı. Her­kes bir yana da­ğıl­dı. Aile­nin en küçük to­ru­nu Alper henüz altı ya­şın­day­dı. Ha­ya­tın­da­ki ilk uzun yol­cu­lu­ğu­nu ya­pı­yor­du ve fe­ri­bo­ta bi­ne­ce­ği için he­ye­can­lıy­dı. Araç­tan inin­ce sı­kış­tı­ğı­nı his­set­ti ve tey­ze­le­ri ile bir­lik­te tu­va­let­le­rin ol­du­ğu kata çıktı. Öte ta­raf­ta karnı acı­kan­lar daha fazla da­ya­na­ma­yıp res­to­ra­na geç­miş yemek yi­yor­lar­dı. An­ne­si de Alper’in tu­va­let­ten dön­me­si­ni bek­li­yor­du. Ye­mek­ler yendi, aile­nin bü­yük­le­ri araca bindi, ne­re­dey­se her­kes ha­zır­dı ama bir eksik vardı. Alper or­ta­lar­da yoktu. Henüz tu­va­let­ten gel­me­di­ği­ni öğ­re­nen an­ne­si ile tey­ze­si gidip tek tek ka­pı­la­rı çal­dı­lar. Hiç­bi­rin­den ses gel­mi­yor­du.

An­ne­si­nin sır­tın­dan soğuk soğuk ter­ler ak­ma­ya baş­la­dı. Ba­ba­sı dı­şa­rı­da her yere ba­kı­nı­yor, bir türlü oğ­lu­nu bu­la­mı­yor­du. Yol üstü uğ­ra­dık­la­rı, hiç bil­me­dik­le­ri bu yerde tüm aile panik ha­lin­de Alper’i arı­yor­du. Küçük teyze, oğ­la­nın tu­va­let­te ol­du­ğu­na emin­di, kal­kıp ye­ni­den gitti, tu­va­let ka­pı­la­rı­nı çaldı. Adıy­la ses­len­di bir­kaç kez. Son ses­le­ni­şin­de ya­vaş­tan umu­du­nu yi­ti­ri­yor­du ki ka­pı­lar­dan biri açıl­dı. Pan­to­lo­nu­nun ke­me­ri­ni tak­ma­ya uğ­ra­şa­rak Alper çıktı içe­ri­den. An­ne­si ve küçük tey­ze­si göz­le­ri şaş­kın­lık­tan bü­yü­ye­rek Alper’e ba­ka­kal­dı­lar. Kısa bir şok anın­dan sonra ikisi de si­tem­le sordu:

“Niye ses ver­mi­yor­sun oğlum? Öldük me­rak­tan!”

“Ama teyze, annem bana tu­va­let­tey­ken ko­nu­şul­maz, dedi.”

Araca bi­ner­ler­ken tüm aile hep bir ağız­dan “Ah Alper!” diye iç çekti. Fe­ri­bo­ta bi­ne­cek­le­ri is­ke­le­ye yak­la­şır­ken gök­te­ki par­lak sarı ışık­lar kay­bol­muş, ye­ri­ni gözü yaşlı bu­lut­lar al­mış­tı.