Acıyı Özlemek – Mehmet Ali Elçin

Acıyı Özlemek – Mehmet Ali Elçin

Bit­miş­lik, tü­ken­miş­lik, umar­sız­lık… Ge­ce­ler; ka­ran­lık­la­rın en ka­ba­da­yı­sı en laf an­la­ma­zı, gün­düz­ler; ay­dın­lık­la­rın en sa­la­ğı…

Ça­ta­lın bı­ça­ğın ya­tak­la­rın ara­sı­na sak­la­nıl­dı­ğı bir ev… Kı­rıl­ma­dık eş­ya­la­rın kı­rıl­ma­dık kapı pen­ce­re­le­rin ol­ma­dı­ğı delik deşik bir hur­da­lık.

– Dur yapma, dur kırma, Allah ce­za­nı ver­sin…

Can sı­kı­cı söz­ler­le gün­le­rin ezi­lip tü­ke­til­di­ği bir nef­ret­ha­ne.

Evde çe­ki­len acı­la­rın gücü, yıl­gın be­den­le­ri­ni el­bet­te çü­rüt­me­ye yet­mez­di. Çi­le­ye, acıya alış­mış­lar­dı. Ancak kom­şu­la­rı­nın acı mı acı, kırık mı kırık şi­kâ­yet na­ka­rat­la­rı, değil yıl­gın be­den­le­ri diri be­den­le­ri bile mah­vet­me gü­cü­ne sa­hip­ti. Yaz­gı­nın bu kısmı, ha­ya­tın dibi gö­rün­me­yen bir uçu­rum ke­na­rın­da nok­ta­lan­ma­sı­nı gös­te­ri­yor­du.

Bu yüz­den­di sü­rek­li ora­dan oraya ev­le­ri­ni ta­şı­ma­la­rı.

Bu in­san­la­ra, akıl sır er­di­re­me­miş­ler­di. Bir kör gör­dük­le­rin­de onu kar­şı­dan kar­şı­ya ge­çir­mi­yor­lar mı? Bir topal gör­dük­le­rin­de on­la­rın be­le­di­ye oto­bü­sü­ne bin­me­le­ri­ne yar­dım et­mi­yor­lar mı? Kör­le­re, to­pal­la­ra yar­dım eden­ler neden bu zi­hin­sel en­gel­li­le­re acı­ma­sız dav­ra­nı­yor­lar­dı. Neden “Şu­ra­nı aç… Şuna küfür et…” di­ye­rek engel üs­tü­ne bir engel de ken­di­le­ri ko­yu­yor­lar­dı.

Bu yüz­den­di ço­cu­ğu so­kak­tan kur­tar­ma ça­ba­la­rı. Tüm en­gel­li­ler okul­la­rı­nı de­ne­di­ler. Hepsi de; “Böyle çocuk mu olur; alın gö­tü­rün ço­cu­ğu­nu­zu!” de­miş­ti. Dün­ya­ya sığ­ma­yan bu çocuk, dört duvar ara­sı­na nasıl sığ­sın? Bir tek ana­lar, dün­ya­ya sığ­ma­yan ço­cuk­la­rı­nı yü­rek­le­rin­de sak­la­ya­bi­lir­ler­miş. Ama bunun yü­re­ğe gi­recek ta­ra­fı kal­ma­mış­tı ki… Yoksa ‘ço­cu­ğu so­kak­tan kur­tar­ma’ ça­ba­la­rı bi­lin­çal­tın­da yatan ‘ço­cuk­tan kur­tul­ma’ ça­ba­la­rı mıydı?

Ço­cu­ğu uzak di­yar­la­ra gön­der­mek kolay mı? Ne olur­sa olsun o daha bir çocuk. Daha önem­li­si o bir evlat. Ana­lık duy­gu­la­rı buna izin verir mi?

Öte ta­raf­tan ha­ya­tın çe­kil­mez­li­ği, pe­ri­şan­lı­ğı, çık­maz­lı­ğı ana­lık duy­gu­su­na bir virüs gibi gir­miş, anayı işin için­den çı­ka­maz hale ge­tir­miş­ti.

Bu ço­cuk­tan kur­tul­mak, daha doğ­ru­su biraz olsun nefes almak; ço­cu­ğa, in­san­lı­ğa, ana­lık duy­gu­su­na iha­net miydi? Bir insan, elini ate­şin içe­ri­sin­de sü­rek­li tu­ta­bi­lir mi? So­nun­da kendi ira­de­si dı­şın­da elini ateş­ten çek­mez mi? İşte bu ço­cu­ğu ge­çi­ci ola­rak bir yer­le­re gön­der­mek, elini ate­şin içe­ri­sin­den ge­çi­ci ola­rak çek­me­ye ben­zi­yor­du.

Bu hu­zur­suz­luk, bu umar­sız­lık; aile­nin her şeye ve her­ke­se karşı nef­ret duy­ma­sı­na neden ol­muş­tu. Yay gibi sı­kı­şıp kal­mış­lar­dı, bir gün ani­den bo­şa­lıp ken­di­le­ri­ne zarar ver­mek­ten kor­ku­yor­lar­dı.

Ama top­lum ta­ra­fın­dan da bu aile­nin üvey evlat iş­le­mi gör­me­si, aile­ye karşı usul usul iş­le­nen ve ce­za­sız kalan ci­na­yet değil miydi?

Büyük öz­ve­ri­le­rin yal­nız ve yal­nız ev­lat­la­ra karşı ya­pı­la­ca­ğı duy­gu­sun­dan bile yok­sun kal­ma­la­rı; kendi ken­di­le­rin­den nef­ret duy­ma­la­rı­na yol açı­yor­du. Kor­ku­yor­lar­dı; her zaman boyun eğmek zo­run­da kal­dık­la­rı top­lum­dan kor­ku­yor­lar­dı. Aile­yi bozan ve on­la­rı bir tut­sak ha­li­ne ge­ti­ren za­yıf­lık­la­rı­nın kay­na­ğı, bu ço­cuk­tu.

Ken­di­le­ri­ne böyle bir özür­lü çocuk ema­net et­ti­ği ve kanı beş para et­me­yen­ler kar­şı­sın­da küçük dü­şür­dü­ğü için Ya­ra­dan’a da is­yan­kâr ol­muş­lar­dı. Al­la­hın ken­di­le­ri­ne ema­net et­ti­ği bu yav­ru­dan bez­miş­ler­di. Suç­lu­luk, gü­nah­kâr­lık ve vic­dan azabı be­den­le­ri­ne bir sülük gibi ya­pış­mış, aile­nin kim­ya­sı bo­zul­muş, duygu de­niz­le­rin­de fır­tı­na­lar es­me­si­ne neden ol­muş­tu.

Bu sisli puslu duygu gir­da­bın­dan düz­lü­ğe çık­mak kolay mı? So­nun­da yı­la­na sa­rıl­mış­lar­dı. Hiç dü­şü­nül­me­yen “An­ka­ra’ya gö­tü­rüp bı­rak­ma işi” artık son umar­dı. Ge­çi­ci ol­ma­sı işi biraz ma­sum­laş­tı­rı­yor­du.

Ay­rı­lık za­ma­nı gel­miş­ti. Sü­rek­li akan göz­yaş­la­rı utanç, nef­ret, is­yan­kâr ka­rı­şı­mıy­dı. Ana­nın göz­yaş­la­rı­na sanki bütün doğa eşlik edi­yor­du. Yağan yağ­mur sanki me­lek­le­rin göz­yaş­la­rıy­dı. Belki de şey­ta­nın gü­lüm­se­me­siy­di, çakan şim­şek. Kendi el­le­riy­le yav­ru­su­nu uzak­la­ra gön­der­mek; içe­ri­sin­de iha­net saklı bir duygu yu­ma­ğı­nın bir­den bire çö­zül­me­siy­di. Demek iha­net et­miş­ti bu ema­net edi­le­ne. Nasıl da ba­ka­ma­mış­tı bir ço­cu­ğa. Bu gön­der­me işi­nin, ‘ge­çi­ci’ ol­ma­sı bile göz­yaş­la­rı­nın ya­nak­la­rın­dan yer­le­re kadar ak­ma­sı­nı ön­le­ye­me­di. Her ana­nın yav­ru­su­na karşı iç­gü­dü­süy­le duy­du­ğu bir çeşit mer­ha­met­le acıma duy­gu­su te­ni­nin her hüc­re­si­ni sardı. Göz­le­ri boş­lu­ğa bakıp durdu, “Güle güle yav­rum!” bile di­ye­me­den ço­cuk­tan ay­rıl­dı. Utan­cın­dan öpe­me­miş­ti ço­cu­ğu­nu.

Baba, oto­büs­te ar­pa­cı kuşu gibi dü­şün­me­ye baş­la­dı. Sonra göz­le­rin­de yaş­lar be­lir­di. Uyu­yan ço­cu­ğu­na, şöyle bir baktı. Yol­cu­la­rın “Bu nasıl çocuk!” de­me­le­rin­den öte, ço­cu­ğu An­ka­ra’da bı­ra­ka­cak ol­ma­sı üzü­yor­du ken­di­si­ni. Ba­ba­sı­na gü­ve­nip bu yol­cu­lu­ğa çıkan ev­la­dı­nı, ora­lar­da nasıl bı­ra­ka­cak­tı. “Ben ge­li­yo­rum, yav­rum…” deyip geri dön­me­mek; ne kal­leş­çe bir şeydi. Kim bilir za­val­lı ço­cu­ğum nasıl da beni bek­le­yecek. Bütün bu olan­la­ra nasıl anlam yük­le­yecek. O ana­sız ya­pa­maz ki… Önce “Baba! Baba!” deyip du­ra­cak, sonra “Anne! Anne!” diye ağ­la­ya­cak.

Bu gün, güneş erken bat­mış­tı. Şafak sök­me­se keşke… Git­tik­le­ri oto­büs ken­di­le­ri­ni sanki ce­hen­ne­me gö­tü­rü­yor­du. Yol hiç bit­me­se/oto­büs uçu­ru­ma yu­var­lan­sa, son­suz­lu­ğa uç­sa­lar…

Yor­gun ve acı­ma­sız duy­gu­lar, ba­ba­nın vü­cu­du­nu çabuk esir al­mış­tı. Gece kara bir çar­şaf gibi sa­rıl­mış­tı üze­ri­ne. Uy­ku­ya daldı. Bir ara di­ken­le­rin üze­rin­de, ya­lı­na­yak kal­mış ço­cu­ğu­nun el­le­rin­den tutup sü­rük­lü­yor­du. Ço­cu­ğu­nun ayak­la­rı kan­la­ra bu­lan­mış­tı… Bir­den ir­kil­di. Bu nasıl bir rü­yay­dı. Daha faz­la­sı­nı gör­mek is­te­mi­yor­du. Yürek pa­ram­par­ça. Ayın şavkı yan­la­rın­dan geçen dağ­la­ra vu­ru­yor­du. Yaş­lar­la dolan göz­ler, bir daha uy­ku­ya dal­ma­mak için yal­nız­lı­ğın giz­len­di­ği cam­dan dı­şa­rı­yı an­lam­sız bir şe­kil­de iz­le­di durdu.

xxx

Ba­ba-oğul, İngi­liz men­te­şe­ler üze­rin­de ses­siz­ce açı­lan meşe oy­ma­lı ağır ka­pı­dan içe­ri­ye girdi. Bir daha hiç sahip ola­ma­ya­ca­ğı çok hoş, de­ğer­li bir şeyi bı­ra­kıp git­mek­te ol­du­ğu­nu his­set­miş bir insan nasıl ki derin bir ke­de­re ka­pı­lır, baba da aynı duy­gu­lar­la meşe ağa­cın­dan ya­pıl­mış, as­lan­pen­çe­si­ni an­dı­ran oyma ba­cak­la­rıy­la ko­ca­man bir ma­sa­nın ya­nın­da durdu. Du­var­lar kır­mı­zı maun kap­la­ma lamb­ri­ler­le, yer­ler meşe par­ke­ler­le dö­şen­miş­ti. Oda­nın içe­ri­si aca­yip ağır bir ko­kuy­la kap­lan­mış­tı. Bu koku ta­nı­dık bir ko­kuy­du ama neydi? Par­ke­ler böyle kok­maz­dı.

Genel Mü­dü­rün “Bu­yu­run” de­me­siy­le ir­kil­di. Ko­nu­şa­cak hali yoktu. Ra­po­ru uzat­tı. Müdür, ya­zı­ya şöyle bir göz at­tık­tan sonra “Otu­run” dedi.

İdam fer­ma­nı ve­ril­miş bir in­sa­nın, infaz iş­lem­le­ri­ne ge­çil­miş­ti. Vaz mı geç­sey­di. Artık geri dö­nü­şü kal­ma­mış­tı bu uğur­suz işin. Şu koku da nasıl ra­hat­sız edi­yor in­sa­nı. Bu ko­ku­yu daha ön­ce­den ta­nı­yor­du ama neydi? Bir­den Genel Mü­dü­rün se­si­ni duydu.

“Tamam! Götür bu ev­ra­kı, ka­yı­ta ge­çir­sin­ler. Sonra ya­nı­ma gel, im­za­la­ya­yım. Sonra da ço­cu­ğu Ayaş’a gö­tü­rür­sün.”
Koku da nasıl ba­şı­nı ağ­rıt­mış­tı.

“Efen­dim ne­re­ye gö­tü­re­cek­tim?”

“Evrak ka­yı­ta.”

Ço­cu­ğun elin­den tuttu. Oda­dan ay­rı­la­cak­tı ki çocuk mü­dü­re dönüp, “Bu­ra­da hıypo ko­ku­yor” dedi.

Genel Mü­dü­rün, “Neee! Hıypo mu?” diye ba­ğır­dı­ğı­nı işit­ti. Ve ar­dın­dan. “Ben bu ço­cu­ğun ya­tı­rıl­ma­sı­na onay ver­mi­yo­rum!” de­di­ği­ni.

Baba, ken­di­li­ğin­den olan bu se­vin­di­ri­ci en­ge­lin ne ol­du­ğu­nu bil­mek is­te­di. Soru sor­ma­sı­na fır­sat kal­ma­dan genel müdür;

“Bak ev­la­dım” dedi. “Bu­ra­sı bir hafta önce hıypo ile te­miz­len­di. Bir hafta bo­yun­ca bu­ra­ya gelen her­kes ‘bu­ra­da ne ko­ku­yor’ diye sordu. Ben de her­ke­se ‘hıypo’ deyip dur­dum. Sa­de­ce bu çocuk sor­ma­dı ve bildi. Ben bu ço­cu­ğu ora­la­ra ya­tır­mam; yazık ço­cu­ğa…

Bir­bi­ri üze­ri­ne bin­miş koyu ka­ran­lık­lar için­den kü­çü­cük bir ateş bö­ce­ği­nin ay­dın­lat­tı­ğı yol, ba­bay­la oğlu ev­le­ri­ne kadar geri gö­tür­dü. Evde se­vinç çığ­lık­la­rı­na se­vinç göz­yaş­la­rı ka­rış­tı. Yağ­mur din­miş, güneş çık­mış ıs­lak­lı­ğın ışıl­tı­sı be­lir­miş­ti yap­rak­lar­da.

Acıyı Özlemek – Mehmet Ali Elçin (3 Yorum)

  1. Yüreğinize kaleminize sağlık.Son tahlilde nefret edilen ev Mevlana’nın dergahına dönmüş.Baba ocağı ve ana kucağı engelli evlada, “Bu kapı ümitsizlik kapısı değil..Ne olursan ol,yine gel” demiş.

  2. Acıyı bal eylemisler nihayetinde… Keyifle ve merakla okuduk yazınızı. Kalemize sağlık…

%d blogcu bunu beğendi: