Acele Satılık Ölü Toprağı / Mehmet Erdoğan

Meh­met Er­do­ğan, 1959 yı­lın­da İzmir’de dün­ya­ya geldi. Eği­ti­mi­ni bu şe­hir­de ta­mam­la­dı. İzmir’de ma­li­ye­ci ola­rak ça­lış­ma­ya baş­la­yan yazar, çe­şit­li vergi da­ire­le­rin­de ça­lış­tık­tan sonra emek­li­ye ay­rıl­dı. Evli ve iki kız ba­ba­sı. Yıl­dız Yü­rü­me­si, Burcu’nun Öy­kü­le­ri, Balık Yemi Pina ve Pren­ses Mira’nın Gi­ze­mi adlı ça­lış­ma­la­rı ödül­lü ki­tap­la­rın­dan. Aynı ad­da­ki başka ya­zar­lar­la ka­rış­tı­rıl­ma­mak için “Kemal” takma adını kul­lan­ma­ya baş­la­dı. Çok sa­yı­da imza, söy­le­şi ve et­kin­lik­le­rin­de öğ­ren­ci­ler­le bir araya ge­le­rek, okuma ve oku­ma­nın önemi hak­kın­da söy­le­şi­ler yaptı. Yazar, ça­lış­ma­la­rı­nı İzmir’in Tire il­çe­sin­de sür­dü­rü­yor.

Acele Satılık Ölü Toprağı / Mehmet Erdoğan

Acele Satılık Ölü Toprağı

Mehmet Erdoğan

Ha­yal­le­ri­ni bana sat­tı­lar, ben on­la­ra ger­çe­ği…

Bir tahta üze­ri­ne “Acele Sa­tı­lık Ölü Top­ra­ğı” ya­zı­sı­nı ilk gör­dü­ğüm­de pek fazla önem­se­me­miş­tim. Ya­za­nı ta­nı­yor­dum. Ka­ra­efe So­ka­ğı’­nın ef­sa­ne­si ol­du­ğu­na ina­nan, her olaya fark­lı açı­lar­dan yak­la­şan bi­riy­di. Güçlü bir ben­lik ya­pı­sı­na sa­hip­ti.

Sokak dar, ince uzun. Evler, yeni değil. En genci otuz kırk yıl­lık… Es­ki­si ayak­ta du­ra­maz olun­ca, ona­rı­lıp ye­ni­len­miş. Kup­ku­ru Ka­ra­efe… Ağaç­sız sokak dar­lı­ğı­nı bi­li­yor gibi… Ça­ba­sız. Ser­çe­ler ko­na­cak bir ağaç dalı bu­la­mı­yor­lar. Cı­vıl­tı­la­rı Pey­nir­ci’nin ku­la­ğı­na ge­li­yor. Haa… Pey­nir­ci bu so­ka­ğın eski man­dı­ra iş­let­me­ci­si. Pey­nir üre­tip satan ince uzun dal gibi bir adam.

“Ne ya­pa­yım? Bunu ben­den başka hiç kimse ya­pa­maz.”

Doğru ya­pa­maz.

Yaşlı bir kadın. Ayak­la­rı yıl­la­rın yü­kü­nü çek­mek­ten dışa doğru kıv­rıl­mış, ağır aksak yü­rü­yor. Bu­ru­şuk yüzü ge­ri­lip ba­kış­la­rı bu­la­nı­yor. Eği­lip ya­zı­yı oku­ma­ya ça­lı­şı­yor. Du­dak­la­rı­nı bü­ze­rek toz­dan içe­ri­si gö­rül­me­yen dük­ka­nın ca­mın­dan bak­ma­ya ça­lı­şı­yor ama ya­ra­rı ol­mu­yor.

Ba­şı­nı sa­ğa so­la sal­la­yıp uzak­la­şır­ken;

“Deli ol­ma­lı herif. Zaten pek tekin ayak­ka­bı de­ğil­miş di­yor­lar. Hak­lı­lar ga­li­ba!..” diye mı­rıl­da­nı­yor.

Ko­nuş­tuk­la­rı­nı kendi de du­ya­mı­yor. So­ka­ğı saran hafif rüz­gar, hız­la­na­rak yaş­ma­ğı­nı yu­ka­rı­ya kal­dı­rı­yor. Dönüp ge­ri­ye ba­kı­yor.

Küçük ma­sa­nın çev­re­sin­de iki adam otu­ru­yor­. “Ha­pis­ha­ne usulü dökme çay diyor Pey­nir­ci. Ufak tüpte suyu ısı­tı­yor. Süz­gü­yü bar­da­ğın üze­ri­ne ko­yu­yor. İnce uzun par­mak­la­rıy­la süz­gü­nün içine çay pa­ke­tin­den alıp koy­du­ğu çayın üze­rin­den sıcak suyu akı­tı­yor. Su, süz­geç­ten ve çayın üze­rin­den akar­ken bar­da­ğın için­de çay ren­gi­ni alı­yor. Çay ka­şı­ğıy­la bir de toz şeker koyup di­ğe­ri­ne uza­tı­yor.

“Ça­yı­mı­zı içe­lim. Dökme ça­yı­mı­zı…”

Her­kes onun ça­yı­nı içe­bi­lir mi bil­mi­yo­rum ama ben içi­yo­rum. Yal­nız­ca iki bar­da­ğı var. Ağzı hiç dur­mu­yor. Sü­rek­li ko­nu­şa­cak bir şey­ler bulup çı­ka­rı­yor.

“Pey­nir­ci olmak kolay değil. O, kim­se­yi benim gibi yap­ma­sın.” O, de­di­ği Tanrı. Her ka­te­go­ri­de koş­tu­ğu­na inan­mış bir kere. Ya­şa­dı­ğı­nı an­la­tı­yor, ya­şa­dık­la­rı­mı­zı so­ru­yor.

Sarı ka­ğıt­lar, fa­tu­ra yap­ra­ğı ar­ka­sın­da­ki düz kısma şi­ir­ler de yaz­mış. Hep­si­ni ya­şa­dı­ğı­nı ve ondan sonra kim­se­ye an­la­ta­ma­dı­ğı­nı söy­lü­yor.

“Kim ina­nır ki?” diyor. “Adamı deli ye­ri­ne ko­yar­lar. İnsan­lar her ­şe­yi su­lan­dı­rı­yor. İşle­ri­ne gel­di­ği gibi hep.”

Ben ona ina­nı­yo­rum. Onun umar­sız­lı­ğı­nı bi­li­yo­rum. Onu ta­nı­yo­rum. Yü­re­ği­nin çır­pın­dı­ğı­nı bi­li­yo­rum. Ürkek bir serçe yav­ru­su gibi pır pır et­ti­ği­ni.

Küçük çocuk yü­zü­nü kirli cama yak­laş­tı­rıp ba­kı­yor.

Ço­cu­ğun yüzü içe­ri­den ba­kı­lın­ca gö­rün­mü­yor. Ama orada dur­du­ğu­na emi­nim. So­ka­ğın bir o ba­şı­na, bir diğer ba­şı­na ba­kı­yor.

Pey­nir­ci de­de­si­ni arı­yor ba­kış­la­rıy­la. O, ağır adım­lar­la ken­din­den emin yü­rü­yen Pey­nir­ci de­de­si­ni. Şimdi görse ona hemen laf atar­dı. Şa­ka­la­şır­dı onun­la. Di­le­di­ği gibi. İçin­den gel­di­ği gibi.

“Sen ya­şa­dın mı? Ondan söz et. Şunun bunun yap­tı­ğın­dan değil. Sen ne yap­tın? Bi­ri­ni ev­len­dir­din mi? İki aşı­ğın ara­sı­nı bul­dun mu? Dara düşen gelip sana sı­ğın­dı mı? Kim­se­siz Os­man­la­rı sün­net et­tir­din mi? Hepsi bu­ra­da olup bi­ti­yor. Bu­ra­ya gelen na­si­bi­ni alıp gi­di­yor. Bir bi­çim­de olu­şu­ve­ri­yor her­ şey.”

Ça­yın­dan bir yudum alı­yor. Zaten iki yu­dum­da içi­yor bir bar­dak çayı. Çek­me­ce­ye ası­lı­yor. Bir paket uzun sam­sun ve bir kib­rit ku­tu­su çı­ka­rıp ma­sa­ya ko­yu­yor.

“Si­ga­ra­nın bit­ti­ği­ni yeni fark ettim. Al, yak ba­ka­lım.”

Duman içe­ri­de dö­nü­yor. Ta­va­na doğru yük­se­li­yor. Günde iki paket si­ga­ra iç­ti­ği­ni bi­li­yo­rum. Ama yine de içe­ri­de yoğun bir si­ga­ra ko­ku­su yok. San­dal­ye es­ki­miş, üze­rin­de bir­kaç ga­ze­te du­ru­yor. İle­ri­de bir beton üze­ri­ne mavi çi­çek­li bir çar­şaf ser­miş. Kı­yı­sın­da bir şişe zey­tin­ya­ğı, küçük bir torba siyah zey­tin ve iki küçük boy do­ma­tes.

“Yaşlı tey­ze­den al­dı­ğım zey­tin. Gös­ter­dim ya!.. Ya­rı­sı­nı bu­ra­da bı­rak­tım. Diğer ya­rı­sı­nı eve gö­tür­düm. Akşam eve gi­din­ce bi­ri­ni alıp ısır­dım. Zehir… Bunu bana kim açık­la­ya­cak? Zey­tin alı­yo­rum, tuz­lan­ma­mış. Yi­ye­ce­ğim zey­ti­ne bile ka­rı­şı­yor.”

Sesi ka­lın­la­şır gibi olu­yor. Ka­lın­la­şı­yor mu? Hayır, biraz de­to­ne olu­yor ama yine dü­ze­li­yor. Sonra ge­nel­lik­le hep aynı tonda. Onun kar­şı­sın­da ko­nu­şa­cak bir şey bu­la­mı­yor­sun. An­lat­tı­ğı şey­ler o an için usa yat­kın ge­li­yor.

“Ar­ka­da­şı­nın ya­nın­da o gün söy­le­me­dim. Neden mi? Onun her ­şe­yi bil­me­si­ni is­te­me­dim.”

“Doğru dü­şün­müş­sün. O, her şe­yi bil­me­me­li. Bil­me­si de ge­rek­mi­yor zaten.”

Uzak­la­ra ba­kı­yor gibi göz­le­ri. Belki de ba­kı­yor. Onun gör­dü­ğü­nü gö­rü­yor gözüm. Sa­nı­rım oğ­lu­nu dü­şü­nü­yor. Ya­nıl­ma­mı­şım.

“Bi­la­der­den ha­va­le gel­me­di,” di­yor -bi­la­der de­di­ği oğlu- o, hep böyle ça­ğı­rı­yor oğ­lu­nu.

Üzül­düm mü? Bil­mi­yo­rum. Çünkü üzül­dü­ğü­mü is­te­mi­yor. O, is­te­me­di­ğin­den ben de üzül­mü­yo­rum.

“Geçen ay yüz ster­lin ge­lin­ce -sana an­lat­tım- hep­si­nin yeri vardı. En ge­rek­li olan yer­le­re hemen da­ğıt­tım. Bitti. Yirmi gün­den fazla oldu, savcı beyin te­le­fon gö­rüş­me­si. O gün ha­va­le çı­kar­dı­ğı­nı söy­le­di ama para hâlâ elime ulaş­ma­dı.

“Ben biraz ve­re­yim,” di­ye­ce­ğim, bi­li­yo­rum hemen karşı çı­ka­cak.

“Senin küçük ço­cu­ğun var,” di­yecek. “Daha otu­ra­cak evin bile yok.”

O, aç du­ru­yor ama kim­se­den bir şey al­mı­yor. Yazın at­let­le ve ya­lı­na­yak do­la­şı­yor, kışın da pek fazla ko­run­du­ğu­nu söy­le­ye­mem.

“Ek­me­ği ve­re­si­ye al­dı­ğı­mı bi­li­yor­sun. Evde tüp kal­ma­mış. Ya, ço­cuk­lar bay­ram­da çıkar ge­lir­se? Para yok… Bana acı­ma­la­rı­nı is­te­mi­yo­rum.”

Ço­cuk­la­rım de­di­ği kızı ve to­ru­nu. Geçen yıl da­ma­dı, ani bir ka­rar­la An­tal­ya’ya ça­lış­ma­ya gitti. To­ru­nun­dan ay­rı­lın­ca, uzun süre söz etti bu kal­leş­lik­ten.

“Kim ina­nır?” diyor yine inat­la. Çünkü en çok söy­le­di­ği söz­cük­ler bun­lar. “Kim ina­nır?”

Şeh­rin gö­be­ğin­de, ta­nın­mış bir adam, kırk sene es­naf­lık yap­mış, her­ke­sin sevip say­dı­ğı, ef­sa­ne Pey­nir­ci ek­me­ği ve­re­si­ye alı­yor, kim ina­nır?

Ba­şı­mı sal­la­yıp; “Doğru,”di­yo­rum.

Si­ga­ra du­ma­nı ta­va­na yük­se­lir­ken, zor­la­may­la bo­ğa­zı­nı te­miz­le­di.

Kara Efe so­ka­ğı­nın dili olsa da, o an­lat­sa…

Es­ki­miş, pla­ka­sız, ezik dökük mo­bi­let motor bir kö­şe­de din­len­me­ye çe­kil­miş otu­ru­yor. Bu dev, iri yarı adamı uzun yıl­lar sır­tın­da ta­şı­dı­ğın­dan ötürü yor­gun düş­müş.

“Bir gün daha eve ya gö­tü­rür; ya da gö­tür­mez. Cepte para yok. Ek­me­ği yine ve­re­si­ye aldık. Evde tüp bit­miş. Al­dı­ğım zey­tin acı çı­kı­yor. Bak, gö­rü­yor musun her şe­yi­me ka­rı­şı­yor?”

Genç, alım­lı bir kadın du­ru­yor. Ya­zı­yı oku­yor önce. Dük­kan­dan içe­ri­ye zap­lı­yor ba­kış­la­rı­nı. Bir şey gö­re­me­yin­ce çu­val­da­ki top­ra­ğı in­ce­li­yor. Çu­va­lın içine bir çay bar­da­ğı otur­tul­muş, güya bar­dak­la ölü top­ra­ğı sa­tı­yor. Sa­tı­cı­sı yok ba­şın­da.

Genç­ler:

“Baba bu ne yahu?”diye so­ru­yor­lar. “Ne­re­den çıktı bu ölü top­ra­ğı?”

Sus­kun, göz­le­ri yerde:

“Yahu bir adam işte.”diyor. “ İnsan­la­rın ina­nış­la­rıy­la alay edi­yor. Bunu ancak, benim gibi biri ya­pa­bi­lir.”

Genç­ler, bir şey di­ye­mi­yor­lar ama baba de­dik­le­ri Pey­nir­ci’ye ina­nı­yor­lar. Bu güne kadar her­ke­sin so­ru­nu­nu çö­züm­le­miş. Ne­den­se hiç­bi­ri ona yar­dım ede­mi­yor. Adama gö­tü­rüp bir göm­lek ver­sen, o onu alıp bir ga­ri­ba­na ve­ri­yor. Yi­yecek ver­sen öyle…

Pey­nir­ci bu.

“Bu­ra­da uzun boylu ya­kı­şık­lı bir adam ça­lı­şı­yor­du bir za­man­lar,”diye mı­rıl­da­nan kadın göz­le­riy­le Pey­nir­ci’yi arı­yor ama Pey­nir­ci onu gör­me­si­ne rağ­men, o Pey­nir­ci’yi gö­re­mi­yor.

Nasıl işse bu? Dı­şa­rı­dan sokak ya­nın­dan ba­kı­lın­ca içe­ri­si gö­rün­mez­ken, içe­ri­den dı­şa­rı­sı ol­duk­ça net gö­rü­nü­yor.

“O gös­ter­mek is­te­mi­yor, ben ne ya­pa­yım?”diyor. “ Gös­ter­mek is­te­di­ği­ne gö­rü­nü­yo­rum. İster­se güzel gös­te­ri­yor, ka­dın­la­rın ba­kış­la­rı üze­rim­de ka­lı­yor, bazen de tam tersi olu­yor, aynı ka­dın­la olayı ben ya­şı­yo­rum, sen değil…”

Bu tah­ta­dan önce “ Acele Sa­tı­lık De­di­ko­du Tah­ta­sı” var­mış. Gün­ler­ce dur­muş dük­ka­nın önün­de. Gelip ge­çen­ler oku­yup, ba­kın­mış­lar çev­re­le­ri­ne. Tatlı bir şaka ol­du­ğu­nu dü­şün­müş­ler. Genç kız­lar gü­lüş­müş­ler.

Taş­ra­lar­da de­di­ko­du hiç bitip tü­ken­mez. En aydın ka­fa­lar bile bu çar­kın için­de­dir. Orada ya­şa­yan hal­kın tek eğ­len­ce­si desem yalan olmaz.

De­di­ko­du­dan başka bir şey bil­me­yen­le­re, bir de ölü top­ra­ğı… Ko­ku­suy­la, ren­giy­le, doğal ya­pı­sıy­la bil­di­ği­miz top­rak bu.

Li­se­li kız­lar eği­li­yor çu­va­lın ba­şı­na.

Biri yü­rek­le­nip top­ra­ğı eline alıp in­ce­li­yor ince par­mak­la­rıy­la. Ok­şu­yor gibi ufa­lı­yor bir parça.

“Bu bil­di­ği­miz top­rak kız­lar. Biri bi­zim­le alay edi­yor.”

Pey­nir­ci gü­lü­yor;

“Ney­miş? İşte yeni bir Pey­nir­ci daha… Ko­ru­yun ondan ken­di­ni­zi ba­ka­lım. Ne diyor? Biri alay edi­yor­muş değil mi? Kim alay ede­bi­lir in­san­la­rın ina­nış­la­rıy­la? Tabii, Pey­nir­ci… Adam ev­re­ne kafa tu­tu­yor, ka­ina­ta mey­dan oku­yor.”

Kara Efe so­kak­ta ses­siz­lik var. Yağ­mur ci­se­li­yor ince ince. Şem­si­ye­miz yok.

“Hadi hoşça kal baba,”di­yo­ruz bizde. To­ka­la­şı­yo­ruz.

“Güle güle…”diyor ar­dı­mız­dan. Bizi ka­pı­ya kadar uğur­lu­yor.

Biz so­kak­ta iler­ler­ken;

“Ancak Pey­nir­ci kafa tu­ta­bi­lir ev­re­ne. Se­ke­rek dans eden ser­çe­ler değil. Tarla fa­re­le­ri hiç değil. Bunu unut­ma­yın.”diyor.

O, in­san­la­rın ken­di­si hak­kın­da söy­le­dik­le­ri­ni yi­ne­le­yip, dü­şü­nüş bi­çim­le­ri­nin yan­lış ol­du­ğu­nu ima edi­yor.

Kara Efe so­ka­ğı bi­ter­ken, bu adama ya­pa­ca­ğım zi­ya­ret­le­rin bit­me­ye­ce­ği­ne karar ve­ri­yo­rum. Onun­la sık sık gö­rü­şüp ko­nu­şa­ca­ğım.

Acele Satılık Ölü Toprağı / Mehmet Erdoğan (2 Yorum)

  1. Yüreğine kalemine sağlık Mehmet Erdoğan.İlkokul arkadaşım Peynirci’yi yıllar sonra tanıyıp feylesofane kişiliğini bir güzel anlattığın için seni kutluyorum.Sağolasın,var olasın arkadaşım.

  2. Eline yüreğine sağlık usta. Kaleminde mürekkep bitmesin Sevgiyke…

%d blogcu bunu beğendi: