Keman Cen­ne­tin­de Mı­zı­ka­ya Muh­ta­cım | Ba­rış Er­do­ğan

Söz­cük­le­re yenik düş­tüm, ya­ra­lan­dım.

Bil­mi­yor­dum ki, bil­mek­ten kor­ka­rım ben.

He­pi­miz gizli di­len­ci­le­riz. Ki­mi­miz ekmek di­le­nir, ki­mi­miz mer­ha­met. Ben hayal di­len­dim, söz­cük di­len­dim, renk di­len­dim. Kim­se­nin hayal ede­me­di­ği­ni renk renk söz­cük­ler­le yaz­ma­yı… Söz­lük­süz ol­maz­dı. De­niz­de bo­ğu­lan kadar bir yığın an­lam­da bo­ğu­lan da var.

Ömür Si­si­fos’un sır­tın­dan yu­var­la­nan taş hı­zın­da. Olim­pos’a güç bela çı­ka­bil­dim. O da tan­rı­la­rın yar­dı­mıy­la. Olim­pos’ta geçti yıl­la­rım, ne var ki ken­dim­le baş başa ka­la­ma­dım. Bir kez ni­yet­len­dim, anı­lar sökün etti. Oysa ben ne dünün ne de günün ula­ğı­yım, bütün za­man­la­rın sı­ğırt­ma­cı­yım. Söz­cük gü­de­rim; ıs­lık­la, ko­şuk­la, sav dü­ze­yi­ne in­dir­ge­me­den. Hiç kır­baç kul­lan­ma­dım. Se­vi­yo­rum sı­ğırt­maç­lı­ğı. Adını doğru mu koy­dum, okura ha­va­le.

Sı­ğırt­maç­lı­ğı­ma çok şey dahil, başta im­ra­hor­luk.

Flor­ya’da baş­la­yıp Ye­di­ku­le-Sa­mat­ya ara­sın­da gidip gelen sar­hoş­lu­ğu­mu ter­bi­ye ede­me­den İmra­hor’dan yıl­kı­lar­la Edir­ne­ka­pı ta­raf­la­rı­na yan yana, yana yana sü­rül­düm. İmpa­ra­tor­lu­ğun “mi­ra­hor”u de­ğil­sem de “söz­cük­ler”in Kaş­ga­ri’siy­dim. Öyle his­se­di­yor­dum, bugün o duy­gu­lar bir kez daha içim­de çal­ka­lan­dı­ğın­da kib­rim­den do­la­yı uta­nı­rım. Kösem Sul­tan’ın ay­na­sın­da aldım ken­di­mi kar­şı­ma, ada­ma­kıl­lı hır­pa­la­dım: Üç söz­cü­ğü gü­de­me­yen on sekiz ya­şın­da­ki çömez Os­man­lı has ahır­la­rın­da emir-i ahur (im­ra­hor, te­pe­de­ki yö­ne­ti­ci) oldum kib­riy­le sa­ray­lar­da at koş­tur­ma­ya kal­kı­yor­sun. İstan­bul’un im­ra­hor­lu­ğun­dan taş­ra­ya sü­rü­lür­sün. Bak An­tal­ya’da, Niğde’de, İçel’de seni bek­le­yen söz “ahır”ları var.

Açık­ça­sı pa­yi­taht­tan sü­rül­mek­ten kork­tum. “Zîrek” (aklı ba­şın­da) biri ol­ma­sam bugün Zey­rek sem­tin­de­ki tür­bem­den eser kal­maz­dı.

Söz­cük­le­rim aşın­mı­yor, on­la­rı ben tör­pü­lü­yo­rum.

Siz bal­çık için­de kal­dı­nız ben kar al­tın­da kal­dım. Şimdi han­gi­miz yok­su­luz, han­gi­miz zen­gi­niz, bi­le­bi­lir miyiz? Gerçi bal­çık yok­sul­lu­ğa işa­ret­tir; kar gü­zel­li­ğe, se­vin­ce, aşka… İstan­bul’da Sul­ta­nah­met’ten ge­çer­ken kar yağ­sın is­te­mi­şim­dir. Gü­ver­cin­le­rin şaş­kın­lı­ğı, ser­çe­le­rin kıpır kıpır hali beni bu semt­te do­yu­rur. Oysa İmra­hor’da kar yok­sul­lu­ğu giz­ler. Sanki adıy­la yok­sul­lu­ğun en üst ba­sa­ma­ğın­da tit­ri­yor­dur. Hangi yol­lar­dan İmra­hor’a va­rıl­dı, hep merak et­mi­şim­dir. At­la­rın mer­ke­zi diye bi­lin­se de “İmra­hor” neydi ger­çek­ten? Bir­kaç söz­lük say­fa­sın­da ter atar­ken “Benim ben. İmra­hor!” çığ­lı­ğı­nı du­ya­rım. “Mir-i ahır” yani “Ahı­rın miri/ us­ta­sı” nasıl oldu da İmra­hor oldu? Di­li­mi bu yüz­den se­vi­yo­rum. Da­ma­ğı ok­şa­ma­yan ses­ler yon­tu­lup tör­pü­le­ni­yor. Te­sa­düf de­ğil­di, Hor­hor’da da kar yü­zü­mü ok­şa­mış­tı. Gürül gürül akan sular, pa­di­şah Fatih’i dil­len­di­rir, sem­tin adı or­ta­ya çıkar: Hor­hor.

Söz­cük­le­ri­ni­zi “hor” kul­lan­ma­yın!

Bakın benim ha­li­me, keman cen­ne­tin­de mı­zı­ka­ya muh­ta­cım.