Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri / Yılmaz Güney

/ 15 Ekim 2016 / 1.739 kez okunmuştur / yorumsuz

Yılmaz Güney’in 50’li yıllarının sonunda daha sinemada ünlenmeden önce yazdığı bir öyküdür “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri”… Bu öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 1,5 yıl hapis, 6 ay ise Konya’da sürgüne gönderilmiştir.

Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri

“Yok,” dedim. “Olmaz,” dedim. Sinekli Park’ın gölgeli karanlığında “olmaz”lar, gölgelerin çengelli uçlarına asıldı, “olur” oldu. Soğuk soğuk eller uzandı karanlığa, “kaybettin,” dediler. “Bunu da kaybettin.” üçlü karanlık sekizleşti.

“Seni kaybetmek istemiyorum,” dedim yavaşça. Küçük çıplak ayaklarını havuzun sularına bıraktı. Bilinçsiz çemberler türedi. Kınalı ellerini birbirine kavuşturdu. “Öyleyse iki lira ver,” dedi. Gözlerini yumdu. Kirpikleri göz boşluklarını gölgelendi. Dudaklarını büzüştürdü. Uzattı. Uzandım. Dokunmaya korktum sonra. Çekildim. “Yok,” dedim. “Olmaz. Seni böyle düşünmek istemiyorum.” gözlerini açtı. “Nasıl istersen, peki. sana, namuslu [censored] pozları mı takınayım yani?” bir hoş oynattı kalçalarını. İçimde bir diklenme oldu. “Hani beni olduğum gibi seviyordun? Sana yine söylüyorum. Ben orospuyum.” diklenmem yavaş yavaş eridi. “Şu arabada gördüğün kızla oğlan var ya, iki lira verirsen sen de onlar gibi yaparsın.” utandım…

Gerçekleri kabullenemiyorum. Beni, iki liram için öptüğüne de inanamıyordum bir türlü. İnanasım gelmiyordu. Onun, annemden, ablamdan farkı yoktu. Annem de babamla kırıştırırken aynı şekilde küçülüyordu. Yüzleri bir başka değildi onlarınkinden.

Kınalı ellerini tuttum. “Bak bana,” dedim. Baktı. “Benden para isteme,” dedim. “Para isteyince seni küçültüyorum gözümde.” yüzüme değişik bir anlam verdim, “yanlış anlama.”

Kalçasını eski yerine koydu. “Daha neler… Başka ne yapıyorsun?”

“Beni sevmiyorsun diyorum.”

“Paran oldukça severim seni. Hoş, parlak bir çocuksun. İyisin de ama; senin güzelliğin, iyiliğin benim işimi görmez. Ben, sennen, onnan yatmazsam aç kalırım. Sen bennen yatmazsan da olur. Hizmetçi kız var evde. Onu sıkıştırırsın. Gördüm geçen gün. Kalçaları falan dolgun. Baban bulmuştur diye düşündüm. O da olmazsa ellerin var. Gençsin. Kimse ayıplamaz.”

İneklerine karpuz kabuğu toplayan ihtiyar kadının sepetinden bir kabuk çıkardı. Son kalan kırmızıları kemirdi. Bir tane daha çıkardı. Elime sıkıştırdı. Alay edercesine güldü. Islak bir soğukla ürperdim. “Verecek misin?” diye mırıldandım. Bu arada başka şeyler düşündüm. Örneğin kalkıp gitmeyi. Kadına sövmeyi. Kırıtarak güldü. “İki lira verirsen hemen,” dedi. Eliyle boş, eski bir yük arabasını gösterdi.

Kendime çok bilmiş bir insan süsü vererek, “Böyle yapmasan olmaz mı?” dedim. “Ne güzel işin var. Çalışıyorsun.”

Bir an gözlerimin içine baktı. Sonra dudaklarını bükerek konuştu. “Ne verirler fabrikada bana biliyor musun? Bu parayla geçinilir mi diye düşündün mü hiç? Babanın iki günde aldığını ben bir ayda alıyorum. O da ne çabayla. Fabrikada oğlanlar ellemedik yerimi bırakmazlar. Helaya gidecek olurum, yakalarlar. İlle de isterim diye tuttururlar. Ben de insanım. Benim de canım çok şey ister. Ben de ev kadınları gibi giyinmek, süs yapmak isterim. Güzel güzel şeyler yemek ister canım. Ama yok işte. Yokluğun gözü kör olsun. Ne yapalım; bir kere fakir doğmuşuz anamızdan. Fakir doğmak suçunu işlemişiz… Bunu yapan Allah ne zaman görecek bilmiyorum.” Birinci şahıs rolünü oynayan oyuncu arkasına dönüp sümkürdü. O benim işte! “Söylediklerim yalan mı, yalansa yalan de.”

“Sana bir ev tutsam gelir misin benimle? Ne istersen kırım. Benimle kal yeter.”

“Çocuk… Ah… Benim aptal yavrum.” bu sözler bir anne gibi söylenmiştir. “Şimdi ateşlisin.” şimdi de çok bilmiş gibi konuşuyor. “Yaşın küçük diye kerhaneye gidemedin, nasılsa param var, dedin. Şu karıya bir ev tutar, ateşim sönene kadar koynunda kalırım dedin” birinci şahıs; yani ben; bunları bildiğine hayret ettim. Bu anlamı yüzüme vermek için biraz zorluk çektim. “Sonra kıçıma tekmeyi atar gidersin.”

“Böyle söyleme.”

Çocukça bir üzüntü kapladı yüzümü.

“Ne söyleyeyim ya? Tırnaklarını ışığa tuttu. “Peki, sennen geliyom mu, deyim? Ben sizden değilim.” dudaklarımın yanlarında çizgiler belirdi. “Sizin toplumunuzun insanları ayarında değilim. Bunu sen de biliyorsun. Bak, herkes bir tutulsaydı, söyledikleri olurdu. Ben de seve seve yapardım. Kimse de beni kınamazdı. Ama şimdi herkes seni ayıplar. En başta baban. Duyduğu gün paranı keser.”

Kalktı. Bakışlarımız çakıştı. Yüzünü buruşturdu. “İyi çocuksun,” dedi. “İnsanlar hep senin gibi olmazlar. Herkes, bu ayrıntıları kaldıramaz ki ortadan. Kaldırsalardı, cennet olurdu buraları. Cennet.”

“Dur nereye gidiyorsun?”

Parmağını karanlıkta bir sarıya uzattı.

“Bak şu sarı oğlana,” dedi. “Beni çağırıyor.”

Ben de ayağa kalktım. Oturmaktan yorulmuştum zaten. “Ona mı gidiyorsun? O basit bir işçi…”

İğrenerek baktı. İyice iğrenememişti. Yüzü daha bir buruştu. Yapmacıklı bir sinirle, “Siz böylesiniz işte,” dedi. “En iyiniz bile böyle. Kendi çıkarlarınız için neler yapmazsınız. İşçiymiş. Basit bir işçiymiş!” Seyircilerin durumunu da görmek istiyordu. “Ben de işçiyim. Beni basit görmezsin değil mi? İşine yararım. Keyfini getiririm; doğru değil mi söylediklerim?”

Söyledikleri doğruydu. Birinci şahıs doğru demiyordu. “Ah domuzlar sizi. Domuzlar. Bir gün hepinizin topunu attıracaklar ya; dur bakalım ne zaman!”

Boş bir arabaya yöneldiler. Sarı oğlan kadının beline doladı kollarını. Ben kendimden utandım. İnsanlar ayrıntısız olmalıymış. Bunu oospu dediğim kadın söyledi. İnsanların hep bir olması gerekliymiş.

Birinci şahıs rolünü oynayan adam; rolünün çok zor olduğunu düşündü. “Zengin bir çocuk rolü oynamak ne zor,” dedi.

Seyircilerden kimse oyunu alkışlamadı. İkinci perdeyi beklediler… Işıklar sönünce perde açıldı.

Avatar

sanat ve edebiyat dergisi