Yaratıcılık Ahlakı ve Estetik / Cemal Öztürk

/ 15 Ağustos 2016 / 15 okunma / yorumsuz

Doğruyu bulmak zekâ ve bilgi meselesinden çok, kişilik ve ahlak sorunudur.
(Soner Yalçın)

1
“Kavram nedir? Kavramı, Kant’a dayanarak gerçek olsun olmasın, bir şeyin(objenin) zihindeki tasarımı sayıyoruz (1). İmge nedir? İmge, uzam ve zaman içinde algıladığımız herhangi tekil bir nesnenin bizdeki tekil izlenimidir (şu anda algıladığım “bu masa”); oysa kavram bir duyusal izlenim değil, bir tasarımdır. Bu yüzden tekil bir şeyin imgesi ile tekil bir şeyin kavramı farklıdır (2). Gördük ki, daha Aristoteles, kavramı, tek sözcükle (terimle) işaret edilen bir tanım olarak görüyordu. Tanım yapmak ise önermeler kurmayı gerektirir. Bu açıdan bakıldığında, kavram bir veya birden fazla önermeyle ifade ettiğimiz (tanımladığımız) bir şeyi (nesneyi, durumu, ilişkiyi vb.) tek bir sözcükle(terimle) anmamıza yarayan bir özettir. (3). Doğruluk, yanlışlık; kavramların değil, önermelerin bir özelliğidir. “ (4)

2.
“İnsan belirli bir nesneyle karşı karşıya geldiğinde onun hakkında eşzamanlı olarak en az üç alanda yargıda bulunur: Doğru ya da yanlış (bilimle ilgilidir ), iyi ya da kötü ahlakla ilgilidir, hoşa giden ya da gitmeyen estetik ile ilgili yargılardır. Bunlar genellikle iç içe geçen bir karmaşıklık meydana getirirler. Belirli bir nesne ancak başka çıkarımlar (yani doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü ) paranteze alınarak alımlandığı zaman estetik bir nesne haline gelir. Modern bilimde, bir nesne, ancak ahlaki (iyi ya da kötü) ve estetik (hoşa giden ya da gitmeyen ) yargılar paranteze alındığı zaman bilinebilir.” (5)

Kant’a göre, güzele karşı duyulan hoşlanma, görmeye dayanırken iyiye karşı duyulan hoşlanma anlamaya, kavramaya dayanır. Öyleyse güzellik algılanır, iyilik ise kavranır bir gerçekliktir. Örneğin ‘doğru söylemenin iyi bir eylem’ olduğunu söylediğimizde bu tanıklık herkes tarafından kavranmaya açıktır. Bilimde nesnellik, salt kavramalara ve zihinsel tasarımlara dayanılarak sağlanabilir ancak. Bazen etik ve genellikle de estetik gerçeklikteyse özne ve nesne arasındaki özdeşlik ya da duygudaşlık çoğu zaman insanların nesnel bir yansızlığının önündeki en büyük engeldir. Öyle ki güzellik kendiliğinden doğada bulunmaz. Ona fazladan belli bir değeri yüklemekten hiç de geri kalmayız. Yanılgılarımızın bir sebebini bu bağlamda hep kendi içimizde aramalıyız elbette.

‘Doğruluk’ da sadece bilimselliğe ait yani salt matematiksel bir kavram değildir.
Doğruluk ve eğrilik uygarlığın ta başından beri aynı zamanda ahlaki olanın da temelidir.
Bu gün bir hakikat ahlakından kopuk sanatı ve bilimi savunan egemen sınıflar, böyle bir ayrımdan doğrudan yararlandıkları kanısındayım. Çünkü yalanı, yanlışı, yanıltmayı ve yağmayı savunmadan sömürü olgusu gerçekleşebilir mi hiç? Bu perspektiften hareketle bu gün biz, ne ahlaksız bir bilimi ne de bilimsiz bir ahlakı savunabiliriz. Şunu da eklemek isterim ki, özgürlük, kardeşlik, eşitlik, adalet, sorumluluk, yükümlülük, doğruluk, dürüstlük kavramları zaten kategorik olarak ahlak felsefesinin konusu olan kavramlardır. Uygulamadaki boyutuyla da ekonomik politiktirler elbette. Yazık ki sol cenah, insan ve evrim psikolojisini etik boyutlarıyla bu güne dek henüz yeterince irdeleyebilmiş değil.

3.
Daha iyi bir dünya kurmanın arayışı; özünde etik, estetik ve politik bir tavırdır. Yeni Ortaklaşmacı Hareketin manifestosunu bizzat kaleme alan Japon Marksist düşünür Rojin Karatani, etik kaygılarla beslenen yeni bir sol hareket aradıklarını şu sözlerle belirtiyor. “Etiksiz ekonomi politikası kördür, ekonomik kaygı gözetmeyen bir etik müdahale ise boş. “

Kapitalist ekonomi politikasının bu güne dek çevreye, insan ve toplum sağlığına ne denli duyarlı olduğunu burada tartışmaya gerek yok sanırım. İkinci önemli bir sorunumuz: Siyasal İslamcıların hiçbir ekonomik kaygı gütmeden toplum üzerinde uyguladıkları ‘kutsal etik müdahale’nin ne yazık ki içi tamamen boşaltılmıştır.(Maun suresindeki sosyal İslam anlayışından bile Y.N. Öztürk’e kadar kimsenin haberi bile yoktu). İki binyıl önceki geleneksel ahlakın buyruklarından olan ‘hırsızın elinin kesilmesini’ önemseyen Müslüman toplumların büyük bir oy çoğunluğu ile küresel emperyalizmin yağmasına bizzat lojistik destek vermesi ise ne hazin bir tablodur! İşte ahlak felsefesinden kopmanın yaşamsal sonuçları: Hem sağ, hem de sol cenahta böylesi vahim bir sığlığa yol açmaktadır. Halkımız güzel ahlaklı insanları sever. Halkımız iç güzelliğinden bahseder mesela. ‘İç güzelliği’ dediğimiz şey ise, özü itibariyle ahlak felsefesinden, bazı incelik ve erdemlerden başka bir şey değildir. Estetik bir duygu öğretisi olarak tanımlandığına göre, hoşa giden bir nesne güzel, gitmeyense çirkindir. Tabii ki insanın, doğru veya yanlış olan kimi eylemleri de bunun dışında kalamaz. Gerçeği söylemekten korkan, yalanın, talanın ve zulmün yanında yer alanlardan kim hoşlanabilir! Her toplumsal çürüme, rezillik ve kepazelik onu yaşayanlar için bir eziyettir aslında.

İyinin da kaynağı yine doğru olan değil midir? Kötünün de kaynağı yine yanlış seçimler, yapmacık olan yaklaşımlar değil midir? Yenilgilerimiz bir sebebi de kendi yanılgı ve yanılsamalarımızdır. Burada ahlaki zekâyla, uçuk kaçık fantezi zekâların doğrudan bir çatışması söz konusudur. Buna karşılık, utanma, saygı, şükran, empati, merhamet ve adalet duygusu da insanlarda bir hayranlık duygusuna yol açmaz mı?

4.
“Kafka’nın eserlerinin asıl konusu çağdaş kapitalist dünyanın kötülüğü ve insanın bunun karşısındaki güçsüzlüğüdür (6). Yazar, toplumsal sağlıkla marazilik arasında seçim yaparken Çehov’un “akla uygun sorusu” her şeyden önce, bir yön seçimini içerir.” (7) “Nihilizm ve sinizm, boğuntu ve umutsuzluk, kuşku ve kendinden iğrenme aydınların içinde yaşamak zorunda oldukları kapitalist toplumun doğal ürünleridir” (8). “Toplumcu gerçekliğin belirgin özelliği de yeni bir toplum düzenini kurmak için gerekli olan insan niteliklerini bulup çıkarma amacını gütmesidir” (9).
“Toplumculuk perspektifi yazarın toplumu ve tarihi oldukları gibi görmesini sağlar. Bu da edebi yaratıcılıkta oldukça yeni ve verimli bir çığır açar. Toplumcu gerçekçilik gerçek bir durumdan çok bir olabilirliktir; bu olabilirliğin gerçekleşmesi ise karmaşık bir iştir. Sadece Marksizm’i öğrenmek bu iş için yeterli değildir” (10). Buradaki olabilirlik, bir yönüyle de hukuk ve ahlak gibi normatif (olması gereken) disiplinlerle yakından ilgilidir.

5.
Bu arada şunu da açmalıyım ki burjuva aydınlarında; estetik ve etik konusunun giderek birbirinden koparılması, bir sınıfın salt kendi pragmatist yaklaşımlarını yaşamın ahlaki manifestosu haline getirmesinden kaynaklanıyor. Bireyci ve bencil çıkarların ilkesel düzeyde iyi diye onaylanması gibi. Oysaki kamunun ortak iyiliğini veya ötekini kapsamayan hiçbir etkinlik etik olamazdı. Çünkü insanoğlu zaten topluma yazgılı bir varlıktır.

6.
Leonardo Da Vinci “Edebiyat, ahlak felsefesiyle ilişkilidir, Resim sanatı da doğrudan doğruya doğa felsefesinin içinde yer alır. Birincisi, gözlem yapan tinin işlemlerini tanımlarken, ikincisi, devinimlerin içerisindeki tini konu alır.” ( Referans. Kaynak: George Lukacs ). “İşte böylece Leonardo rönesansın yazın anlayışını aktarıyor, Lukacs da bu görüşü onaylıyor. Edebiyat, gerçekçilik ve coşumculuk dönemlerinden bu yana ahlak felsefesiyle ilgilenmiyor. Aydınlanma hareketinden sonra, önce coşumcular, sonra gerçekçiler, olması gerekenle değil olanla ilgilendiler. Balzac, Fransız soylu sınıfının yanında burjuva sınıfının soyguncu ve ahlaksız ırasını bir toplum bilimci, bir iktisatçı gibi irdeledi ve yazdı. Victor Hugo, aydınlanmacı gibi davranarak, kiliseyi, akıl yargıcının karşısına çıkardı ve soylu sınıfın tüm pisliğini yansıttı. Gerçeküstücülerdeyse, bilinçaltını yoklayarak insanın cinsel eğilimlerini yansıtmakta sakınca görmediler. Kısacası, yazın ahlak felsefesiyle ilgilenmiyor artık.” (11)

7.
Sanat Güzelliği ve İdeal başlığında yazar Vecihi Timuroğlu, Hegel’in görüşlerini irdelerken şunu belirtir. Gerçeklik kavramı iki yanı içerir, özgürlük ve doyum. Gerçeklikten alınan haz, duyumsamak olarak “mutluluktur”, düşünme olarak “bilgidir”. Hegel bu durumu genel olarak “din yaşamı” diye betimlemiştir (12). Sanatsal yaratışın ilk adımı “tasarımdır”. Tasarım, geniş anlamıyla “bilinç içeriğidir”.(13)

8.
Gelgelelim emperyalist tekelci dönemdeki yozlaşma, çürüme aslında kapitalist yaşam tarzının, piyasa ekonomisinin bir sonucudur. İşte bu nedenle post modern burjuva yazarları sağ cebine ahlakı sol cebine de estetiği koyarak sürekli bir ikilem içinde yaşarlar. İkiyüzlüdürler. Yalancıdırlar. Diplomatiktirler. Yalçın Küçük, Sovyetlerin çözülüşünü incelerken “iki dinlilik” diye bir olguya da işaret etmiştir. (14) Aynı iki dinlilik, tam da kapitalist üretim ilişkileri üzerinden filizlenerek bireyler tarafından içselleştirilir. O zaman neden kapitalizm kendi içinden yıkılmadı diye bir soru hemen akla gelebilir elbette. Kapitalizm, esasen ideolojik hegemonyasıyla buna uygundur. Oysa sosyalizm bunu kaldıramaz. Çünkü ahlaki aklın yolu sosyalizmdir. Bu da 19.yy sosyalizminin insanın etik gerçekçiliğini göz ardı etmesinden başka bir şey değildir.

9
Daha 1900-1910’da, Jan Waclaw Makhayvski, Aydınlar Sosyalizmi isimli eleştirisiyle, Sovyetlerin sonunda devlet kapitalizmine dönüşeceği kehanetini, tarih bu gün doğrulanmıştır nihayet.(15) Gelecekte inşa edilecek sağlıklı yeni bir dünya ancak etik, estetik ve politik bütünlüğün sonucunda mümkün olacaktır. Solun da şu ya da bu sınıfa dayanmaktan ziyade insan ve toplumun hangi zeminde daha sağlam ve sağlıklı olduğuna dikkat etmesi gerekir öncelikle. Bir sınıfın çıkarlarını esas almak başkadır, toplumun ortak iyiliğini ahlaki ilke olarak benimsemekse daha başka bir şeydir. İşin doğrusu, ezilen ve ezen sınıfların kendine özgü ahlak psikolojisini hiçbir zaman göz ardı etmek doğru değildir. İnadına kavgayı putlaştırmayı yanlış buluyorum. Asıl olan inancımızın doğruluğunu yaşam pratiği içinden test edebilmektir. Eğer inancınız doğru değilse inadına kavganız boş bir inanç ya da kör döğüşünden öteye gitmez. İşte ahlak felsefini rehber edindiğimizde böylesi bir farkındalık avantajı elde etmiş oluruz. Başka bir çarpıcı örnek de muhafazakârlık konusudur. Muhafazakârlığı öncelikle ikiye ayırmak lazımdır. 1. İyilikte muhafazakârlık 2. Kötülükte muhafazakârlık. O halde muhafazakârlık toptan ne iyidir ne de kötü. İnsan türünün genetik bilgeliği esasen neslin devamı adına hem muhafazakâr bir tutuma hem de belli bir değişime (rekombinasyon) sahiptir. İnsanların, toplumun akıl ve beden sağlığının korunması ve doğal çevrenin bozulmaması için mücadele etmek de eğer bir muhafazakârlık türü ise bunu en çok savunanlar da sol gelenekten gelen kesimler değil midir? O halde yaşamı zorlaştıran her türlü tutucu tutumlar bir bakıma kötülüğün seçilmesini sağlar. Nitekim Yalçın Küçük’ün tespit ettiği gibi: Burjuvazinin ilerici olduğu ilk yükseliş dönemlerinde olumlu bir seleksiyon mekanizması olarak liyakat yöntemi geçerliyken tekelci kapitalizmin çürüme çağında biat kültürü ve dolayısıyla düşük nitelikli elemanlar tercih konusudur. Y.Küçük, haklı olarak bunu ikinci ortaçağa giriş diye nitelendiriyor. Bu koşullarda yetkinve yeterince donanımlı insanların sistemin dışına itilmesi neredeyse bir ilke haline gelmiştir.

10.
İnsan, içinden gelen istek ve eğilimleri doğrultusunda geleceğe bakarken ‘bir şey olması gereken’ bir varlıktır. Sağlıklı bir toplum, evrensel insan doğası zemini üzerinde aynı zamanda insanların yetiştirilmesi konusu doğrudan temel eğitimle ilgilidir.

Etikte Temel Problemler
“Felsefe tarihi içinden bakıldığında, antikçağdan bu yana tüm etik teoriler başlıca üç ana problem etrafında dolanıp durmaktadır.
1. İyi veya en yüksek iyi problemi
2. Doğru eylem problemi
3. İrade özgürlüğü problemidir.
Bu problemler, şu üç temel soruya yanıt getirmektedir. 1.Neyi seçmeliyim? 2. Ne yapmalıyım? 3. Neyi istemeliyim? “(16).

Demek ki insan bu perspektiften sonra da, ezen ve ezilen sınıflar arasındaki ana soruna doğru bir yerden bakmak adına kendisini tarihsel planda yeniden konumlandırmış olacaktır. Evet, tarih, ezen ve ezilenler arasındaki sınıfların mücadelesidir ama bunu daha çekirdek bir kavram ile ifade etmek gerekirse; tarih, aynı zamanda süper egolar arasındaki bir sınıf mücadelesidir de. Çünkü sınıflar arasındaki geçişgenliği ve devingenliği de göz ardı edemeyiz. Ve bencillik, kibir, başkalarını köleleştirme, aslında ahlaki akıldan çeşitli ekonomi politik gerekçelerle bir çeşit sapmadır. İnsanın bu tarihsel ve toplumsal hakikatini, egemen sınıfların elinden almadan dinsel gericilikle baş etmek de zor görünüyor doğrusu. Biz sömürü ve özgürlüğün teolojisini ya da teleolojisini yeniden gözden geçirmek zorundayız. Tarihte başlıca iki türlü etik yaklaşımı görmekteyiz. 1. Dinsel ya da teolojik etik 2. Felsefi ya da teleolojik düzeydeki etik. Birincisi günah sevap, haram helal gibi kutsal düzenin korunmasını esas alır ki biz buna kutsallık etiği diyebiliriz. İkincisi toplumun ortak iyiliğini (mesleğinin hakkını verme, görev, rütbe, saygı vb.) kollayan toplumsallık etiğidir.(17) Toplumsallık etiğinde, toplumun üyesi bireylerin özgür istenci ve sorumluluk bilinci belirleyicidir.

11.
Tüm insanlık, bütün inanç farklılıklarına rağmen ancak ve ancak ahlaki bir zeminde buluşabilir. Kimin desit, ateist, teist veya agnostik olduğuna bakmaksızın kimin sokağa tükürdüğüne, yalan söylediğine, hile yaptığına, salt kendi zevki için başkalarını öldürdüğüne, insanları sömürdüğüne bakmalıyız sadece. Çünkü inançlar görünmez oysa kişinin eylemleri somut olarak gözlenmeye ve yargılanmaya açıktır. Oysa inançlar aşkın veya içkindirler. Kuşkusuz ortaya çıkan eylemlerin sonuçlarına daha sonra dönüp baktığımızda inanç temelindeki yönelimlerimizde yanıldığımızı anlarız. Ancak iş işten geçmiştir. O halde kutsallık etiği asla toplumsallık etiğinin üstünde değil sadece ona hizmet ettiği oranda değerli ve anlamlı kabul edilmelidir. Nitekim bütün ilahiyatçılar dinlerin özünde iyiliği tavsiye ve kötülükleri önlemek üzere var olduklarını söylemiyorlar mı?

12.
Das capital, sadece bir ekonomi politik kitabı değildir. Marks; paranın tanrısal gücünü anlatmak için Shakespeare’in dizelerine boşuna mı başvurdu. Orada dünya edebiyatından türlü örnekler bulursunuz. Öyleyse Marksın ciltler dolusu bütün eserleri, bazen ontolojik, bazen iktisadı, bazen tarih felsefesi, bazen de matematiğin diliyle bizi ifade eden entelektüel bir vicdan muhasebesidir. Doğa bilimlerinden toplumbilimlerine, dinler, medeniyetler tarihinden mitolojiye kadar. Doğa bilimlerindeki betimleme dili, çoğu zaman meta etik bir özelliğe sahiptir. Yani etik değer bakımından nötr haldedir. Doğadaki nedensel zorunluluk neyse; toplumda üretim ilişkilerinin insanları mecbur bıraktığı cebir ve şiddet de odur. Mitolojik zamanların din dilinde, bu nedensel zorunluluğun toptan Cebrail mitiyle ifade edildiğini düşünüyorum.

13.
Gerek antik çağ, gereksese 19. yüzyıldan günümüze kadar gelen tüm kozmik paradigmalar bu gün için temelden değişmiştir. Ne fizik, ne metafiziğe eski düşünce sistemleriyle bakamayız artık. Burjuva cumhuriyetlerinin meşru saydığı araçlar bile artık bu gün amaca uygun hizmet edemiyor. Mesela sendikalar, sosyal güvenlik kurumları, ulusal dayanaklarını kaybettiği andan itibaren sınıfsal kazanımlarını da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırlar. Zira uluslar arası sermaye hiçbir sosyal insani sorumluluğu üstüne almak istemiyor bugün. Zaten onun hukuki alt yapısı ve mücadelesini veren dünya çapında kurumsal yapılanmalar da henüz yok. Ulusalcılıkla itham edilen sol ve sosyalist kesimin yurtsever duruşu, özünde küresel ölçekteki emperyalist yağmanın da işine gelmiyor. Bu ülkede küresel sermayenin yanında yer almayan sol aydınların ne yüzü güldü ne de kökleşerek gelişen bir örgütlenme şansı oldu. Yağmacı piyasa ekonomisinin 24 Ocak Kararları, emek temsilcilerine rağmen dışarıdan zorla dayatılmadı mı? Bütün kamu kaynakları gelişigüzel yağmalanırken elimizde sosyal devlet adına bir tek devasa diyanet kaldı? En trajik olan da ne bu devasa diyanet, ne üniversiteler, ne de özgür basın herhalde hepsi tahrip edildiğinden emperyalizmin doğrudan hizmetine girmiş olan F.Gülenci gladyoya karşı yeterince uyarıcı görevlerini yapamadılar. 15 Temmuz günü tarihimiz için bir kırılma, hem de büyük bir dönüm noktasıdır. Yeniden millet olma bilincini bütün boyutlarıyla inşaa etmeden bu topraklarda bir daha güvende olma şansımız da olmayacaktır.

14.
Burada yeri gelmişken belirtmeliyim ki Ahlaki gerçekçilik öncelikle sosyalistler için hayati bir öneme sahiptir. Sorunumuz şudur: 2000 yıl önceden gelen geleneksel ahlakta hırsızın elini kesmeyi savunanlar, peki niçin bu gün küresel ölçekteki tekelci emperyalizmin sömürü ve yağmasına karşı dilsiz ve sessiz kalıyorlar? İşte bu sorunun doğru yanıtı; dinsel etik ile felsefi etik ayrımını yapmaktan geçer. Ya da geçmişin şahitlik standartları anlayışına karşın, bu gün vazgeçilmez kesinlikte olan adli tıbbın birçok laboratuar analizlerini (moleküler genetik vs.) veya polisiye kamera sistemlerini de etiğin her gün genişleyen kapsamı içinde düşünmeliyiz. Teknolojik kayıtlar ne zaman ortaya çıksa insanların arasındaki ideolojik tartışmalar hemen biter.

15.
İnsanın beslenme ve üreme içgüdüsü genetik bilgi düzeyinde erekseldir. Bunun gibi arzularımızın hizmetinde olan aklın kendisi de erekseldir. Demek ki insanın muradı neyse iradesi de ona göre işleyecektir. “Tinsel varlık tabakasında, doğal nedensellik yanında, fakat onun üstünde ve ona benzemeyen bir başka belirlenim şekline, Nicolai Hartmann’ın artı belirlenim(plus determination) adını verdiği bir nedensellik şekli olarak ereksel nedensellik bulunur. İnsan burada eylemlerini değerlere göre yönlendirir. Böylece kendi istenciyle ya da özgür olarak değerlerin belirlenimi altında yaşamaya başlar.“ (18).

16.
Evrenin (maddenin ve canlıların) evrim içinde olduğu eldeki verelere dayalı apaçık bir olgudur. Bir canlı organizma için genetik bilgi neyse toplum için de kültürel hegemonya odur. Tarih yaşamdan çıkarılmış ders notlarıdır bir bakıma: Tarihsel şahsiyetlerin ittifaklarından mahrum bir toplumcu hareket asla toplumsal kadrosunu yaratmayı başaramaz. O halde tarihi şahsiyetlerden oluşmuş bir manevi ordunuz arkanızda yoksa toplumun içinden halkın desteğini kazanarak serpilip gelişme onayınız da olmayacaktır. Toplumda her şeyin bir lisansı, telif hakkı ve ruhsatı söz konusudur. Toplumda izlenen her türlü yol ve yöntem, aslında bir irfan geleneğinin de devamı niteliğinde ele alınmalıdır. Toplumcu gerçekçilik, tarihin yeniden yorum bilgisine (hermenötik) kayıtsız kalamaz bugün.

17.
Gerek İslam kökenli, gerekse ondan daha önsel olan tasavvufi kültür kodlarının yeniden güncellenmesi elzemdir. Ya siz hayata yeni anlamlar yükleyeceksiniz ya da eskiyi olduğu gibi sırtınıza alıp yüklenmek zorunda kalacaksınız. Bu ne demektir doğada ve toplumda olaylar ve olgular arasında zorunlu bir akrabalık bağı olmalıdır. Bilimde zorunlu nedensellik demek en azından iki veya daha çok sayıda olgu arasındaki zorunlu bağlantının bulunması demektir. Sosyal düzeyde bu bağlar ve bağlantılar yeni bir boyut kazanmaktadır. Burada söz konusu olan; zihnimizdeki hazır bellek ne kadar uyanıksa, o kadar bir duyarlılık temelinde karar verme ve seçimler yapma özgürlüğümüz olacaktır. İlham da, evham da, insan ruhunda kişinin doğasına ve donanımına bağlı olarak zorunlu bir tavır belirleme yetisinden başka bir şey değildir.

18.
Tasavvufi irfan geleneğini izleyen arifler, nefsin tekâmülünden yola çıkarak kâmil insanı keşfedebilmiştir. Kendini bilmek felsefede çekirdek bir kavramdır. Bu çıkarsamaya göre; Yunus’un yazdığı şiirler kendi yaratıcı ahlakıyla doğrudan eşgüdüm içindedir.19. yüzyıla geldiğimizde henüz ilerici olan burjuvazi kendi yaratıcı ahlakına uygun olarak devasa pek çok sanat ve edebi eser verebilmiştir. Modern çağdaki yazarların estetik ve politik yönünü belirleyen şey de yine onların yaratıcı ahlaklarındaki eğilimlerdir. Züht, takva ve Tanrıya iman gibi dinsel konuları işleyen Necip Fazıl’ın Çile’sini onun dünya görüşü içinde anlamak pekâlâ mümkündür. Hayatını daha iyi bir dünyanın hasretine adamış Nazım Hikmet’in erdemini anlamak da yine onun yaratıcı ahlakına bakmaktan geçer!

19.
İçimizdeki batıl din ve döküntü edebiyat anlayışlarını tasfiye etmek ancak yaratıcı ahlakın erdemiyle mümkün görüyorum. Burada, özellikle ahlak felsefesinden ve giderek bilim felsefesinden kopmuş kimseleri, öncelikle hakikatten kopuk sanatçılar olarak görmekteyim.

20.
Duygu ve isteklerimiz ile onun yönetim biçimini belirleyen akıl (düşünme yetisi) aslen erekseldir. İstekleriniz varsa eğer, onu yönetme biçimine uygun bir istenciniz de olmalıdır. Bu bağlamda Akıl (logos) ve duyguyu ya da istek ile istenci her zaman birbirine eşlik eden iki yoldaş olarak görebiliriz. Ne var ki kimi koşullarda aklın duyguya veya duygunun akla baskınlığı da mümkündür. Mesela öfkeli bir insanda, akıl ona hizmet eden bir savaş neferinden başka bir şey değildir. Kısacası öfkeli kimsede, düşmanlık ve nefret duygusu komuta mevkisindedir. Akıl bu kez duygunun tatmini için salt bir emir eridir. İsteklerimiz, içimizden gelen duygular ve duyumlardır. Buradaki istencimiz, kişinin amacına uygun hareket ve çabasına eşlik edecek düşünsel düzeyde bir yönetim biçimine karşılık gelmektedir. İsteklerimizin yönetim biçimi olan ahlaki akıl ise başlı başına bir inceleme konusudur.

C e m a l Ö z t ü r k

Kaynaklar:

1- Doğan Özlem, Mantık, Notos Kitap Yaınevi, 2011, İstanbul, s.67
2-A.g.e. s.68
3-A.g:e. – s.69
4-A.g.e. s.71
5-Kojin Karatani ,Transkritik Kant ve Marx Üzerine, Çeviri: Erkal Ünal, Metis Yayınları Haziran 2008, s.67-68
6-György Lukacs, Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı, Çeviren: Cevat Çapan, Sözcükler Yayınları, 2013, S. 86
7- A.g.e. , s.89
8- A.g.e. , s.102
9 A.g.e,. , s.105)
10-(A.g.e. , s.108)
11- Vecihi Timuroğlu, Estetik, Berfin Yayınları, İstanbul, 2013, s. 372
12-, A.g.e., s.267
13- A.g.e.. s 272
14-Yalçın Küçük, Tenkit, Tekin yayın evi, 2016, s.246
15- Jan Waclaw Makhayvski, Aydınlar Sosyalizmi, İhya Kahraman Ayrıntı yayınları, 2016
16 -Doğan Özlem, Etik, Ahlak Felsefesi, Notos Kitap Yayınları, 2013, s.34)
17-Paul Bloom , Bebeklerin Ahlaki Yaşamı, Çeviren Ezgi Kardelen, Verita Yay. 2015 s. 182
18- Doğan Özlem, Etik, Ahlak Felsefesi, Notos Kitap Yayınları, 2013, s.96

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.