Yalnız Değilsin / Cüneyt Tanyeri

/ 24 Ağustos 2018 / 149 okunma / yorumsuz

Bir sabah, er­ken­den, kı­dem­li polis Asım dı­şa­rı­ya çı­kar­ken, Ko­mi­ser Yar­dım­cı­sı Şevki odaya girdi; selam verip elin­de­ki ga­ze­te­yi ko­mi­se­re uzat­tı.

Ga­ze­te­de: “…ka­sa­ba­sın­da baş­la­yan açlık gre­vin­de üçün­cü gün… “ ya­zı­yor­du.

Ko­mi­ser; polis oku­lu­nu yeni bi­tir­miş, beyaz tenli, sa­rı­şın, çakır gözlü, çöp gibi bir de­li­kan­lıy­dı. Ga­ze­te man­şe­ti­ni oku­yun­ca içi tuhaf bir şe­kil­de ür­per­di. Böyle bir du­rum­la ilk kez kar­şı­la­şı­yor­du. Fakat ko­mi­ser yar­dım­cı­sı­na acemi gö­rün­me­mek için kaş­la­rı­nı ça­ta­rak tok bir sesle:

“Ge­ti­rin onu bu­ra­ya!” dedi.

Ne ya­pa­ca­ğı­nı ken­di­si de bil­mi­yor­du. Ön­ce­lik­le açlık gre­vin­de­ki Hasan Bah­tı­ka­ra’yı din­le­ye­cek­ti. Du­ru­ma göre, belki de onu kor­ku­ta­cak ve bazı emir­ler ve­re­cek­ti. Dir­sek­le­ri­ni ma­sa­sı­na da­ya­dı, önüne ga­ze­te­yi çekip bek­le­di.

Hasan Bah­tı­ka­ra, on beş yıl­dır atama bek­le­yen bir öğ­ret­men­di. İş baş­vu­ru­la­rın­dan hep olum­suz yanıt almış, ka­sa­ba­nın arka so­kak­la­rın­dan bi­rin­de, yıkık dökük bir evde tek ba­şı­na ya­şı­yor­du. Ba­ba­sı­nı ço­cuk­ken kay­bet­miş, doğru dü­rüst ta­nı­ya­ma­mış­tı bile. Ha­yat­ta tek da­ya­na­ğı olan an­ne­si, oğ­lu­nun öğ­ret­men ol­du­ğu­nu gö­re­me­den göçüp git­miş­ti. Hasan, bu acı­ma­sız ha­yat­ta ya­pa­yal­nız­dı. Öğ­ret­men­li­ğe atan­sa, Ana­do­lu’nun ne­re­si olur­sa olsun gi­der­di. Hem belki işe baş­la­dı­ğın­da ev­le­nir, ço­cuk­la­rı olur­du. Der­di­ni an­lat­mak, ken­di­si gibi ata­na­ma­yan öğ­ret­men­le­rin sesi olmak is­ti­yor­du.

Ka­sa­ba­nın tek mey­da­nın­da­ki çeş­me­nin ya­nın­da ken­di­li­ğin­den ye­ti­şen armut ağa­cı­nın di­bi­ne otur­muş, sır­tı­nı ağaca ver­miş­ti. As­lın­da her gün açlık çe­ki­yor­du ve onun adına “yok­sul­luk” de­ni­yor­du. Oysa şimdi öyle mi ya! Bu armut ağa­cı­nın di­bin­de aç ka­lın­ca adı “açlık grevi” ol­muş­tu.

Ko­mi­ser, ka­pı­nın önün­de ses­ler du­yun­ca cid­di­leş­ti. İçeri, ar­ka­sın­da rengi atmış, kır­mı­zı hır­ka­sı, kirli sa­kal­la­rı, da­ğı­nık saç­la­rı ile mah­cup ve kor­kak bir genç girdi. Ora­cık­ta, ka­pı­nın önün­de durdu. Ko­mi­ser böy­le­si­ni bek­le­mi­yor­du. Çünkü o, si­ga­ra­sı par­mak­la­rın­da, pala bı­yık­lı, çürük dişli, sivri to­puk­lu ki­şi­le­ri gör­me­ye alış­mış­tı. Kar­şı­sın­da­ki kişi çoğu zaman abuk sabuk ko­nu­şur, sonra da ne­za­re­ti boy­lar­dı.

Ko­mi­ser, um­du­ğu gibi bi­riy­le kar­şı­laş­ma­yın­ca hep­ten şa­şır­dı. Neden sonra, okur gibi yap­tı­ğı ga­ze­te­den ba­şı­nı kal­dı­rıp sordu:

“Hasan Bah­tı­ka­ra sen misin?”

Hiç ses gel­me­di. Kar­şı­sın­da­ki kişi kı­mıl­da­mı­yor­du bile…

Ko­mi­ser, bu masum duruş kar­şı­sın­da ne ya­pa­ca­ğı­nı bi­le­mi­yor­du. To­puk­la­rı eri­miş, bo­ya­sı si­lin­miş ayak­ka­bı­la­rı toz için­dey­di; pan­to­lo­nun­da da yer yer sö­kük­ler vardı.

“Söy­le­se­ne be!.. Sen misin?”

Hasan, biraz kı­mıl­da­dı:

“Benim,” dedi. “Adım Hasan, ba­ba­mın adı Remzi, ana­mın­ki Fa­di­me…”

Ko­mi­ser sö­zü­nü ke­se­rek:

“Bana bak,” dedi. “Hasan Baht­lı mısın, Baht­sız mısın, her ne isen bu­ra­sı İstan­bul değil. Ak­lı­nı ba­şı­na al, uslu uslu otur. Öğ­ret­men falan demem, seni ka­ra­ko­la çeker, eşek sudan ge­lin­ce­ye kadar döver, ke­mik­le­ri­ni kı­ra­rım an­la­dın mı? Şimdi yıkıl kar­şım­dan!..”

Hasan hiç cevap ver­me­di; ses­siz­ce dı­şa­rı çıktı. Ko­mi­ser, kı­dem­li po­li­si ça­ğır­dı:

“Alın onu, ne­za­ret­ha­ne­ye tıkın!”

Ka­sa­ba­da her­kes Hasan’a te­rö­rist gö­züy­le ba­kı­yor, içten içe kay­na­yan bir hid­det, bir hoş­nut­suz­luk ya­şı­yor­du. Kah­ve­ler­de top­la­nan er­kek­ler, altın gün­le­rin­de bu­lu­şan ka­dın­lar hep bu ko­nu­yu ko­nu­şu­yor­du:

“Ada­mın yap­tı­ğı işe bak, eylem ya­pa­cak başka yer bu­la­ma­dın mı?..”

Hasan’ın açlık gre­vi­nin ga­ze­te­ler­de çık­ma­sı on­la­rı ra­hat­sız et­miş­ti. Hatta muh­tar­lar, be­le­di­ye baş­ka­nı ile bir­lik­te kay­ma­ka­mın ya­nı­na gidip şi­kâ­yet bile et­miş­ler­di. Fakat al­dık­la­rı cevap hoş­la­rı­na git­me­miş­ti. Kay­ma­kam’a göre ise, Hasan de­mok­ra­tik hak­la­rı­nı kul­la­nı­yor­du.

“Yeter ki hal­kın hu­zu­ru­nu boz­ma­sın, et­ra­fa zarar ver­me­sin!..” di­yor­du.

Bu açık­la­ma­lar kar­şı­sın­da, “Hele biraz bek­le­ye­lim!” ka­ra­rıy­la da­ğıl­dı­lar da­ğıl­ma­sı­na ama halk­tan ba­zı­la­rı hâlâ ikna ol­ma­mış­tı. Bunun far­kın­da olan kay­ma­kam, Hasan’a kötü dav­ra­nıl­ma­sın­dan kor­ku­yor­du. Bu ne­den­le, ko­mi­se­ri uyar­dı:

“Hasan’a zarar ve­ril­me­yecek, tır­na­ğı­nın ucuna zarar ge­lir­se sen­den bi­li­rim ve he­sa­bı­nı so­ra­rım!..”

Üç gün­lük gö­zal­tı sü­re­si­nin so­nun­da Hasan’ı bı­rak­tı­lar. O da doğ­ru­ca ba­kım­sız, ha yı­kıl­dı ha yı­kı­la­cak du­rum­da­ki evine gitti. Aç ve sefil bir hal­dey­di. Tah­ta­nın üze­ri­ne se­ril­miş bir çul­dan iba­ret olan ya­ta­ğı­na uza­nır uzan­maz ken­din­den geçti.

Sabah so­ka­ğın gü­rül­tü­süy­le uyan­dı. Göz­le­ri­ni açar açmaz, bugün bir iş bu­la­bi­lir miyim, diye dü­şün­me­ye baş­la­dı. Son gün­ler­de iyice kö­tü­leş­miş, öğ­ren­ciy­ken an­ne­si­nin he­di­ye et­ti­ği cep te­le­fo­nu­nu yok pa­ha­sı­na ikin­ci el­ci­le­re sat­mış­tı. Artık si­nir­li ve da­ya­nık­sız olmuş, baş dön­me­si ve hal­siz­lik yü­zün­den de bir­kaç kere bütün günü ya­tak­ta ge­çir­mek zo­run­da kal­mış­tı. Ağaç­la­rın çıp­lak­lı­ğı­nı giz­le­mek için beyaz çar­şaf­lar­la ör­tün­dü­ğü, her şeyin renk de­ğiş­tir­di­ği soğuk mev­sim baş­la­mış­tı. At­tı­ğı her adım­da taban tah­ta­la­rı es­ne­yen bu küçük oda, soğuk ve kor­kunç­tu. Ne ka­pı­sın­da bir ki­li­di ne için­de bir so­ba­sı vardı. Bu ev belki üç ku­şak­tır an­ne­si­nin ak­ra­ba­la­rı ta­ra­fın­dan kul­la­nıl­mış, yıl­lar­dır bakım ya­pıl­ma­mış­tı. Hatta bir ta­pu­su bile yoktu.

Ça­re­siz­ce çev­re­de yi­ye­bi­lecek bir parça kuru ekmek var mı, diye baktı. Yoktu. İş ara­ma­nın acaba bir fay­da­sı olur muydu? Her se­fe­rin­de ba­şa­rı­sız­lık­la so­nuç­lan­mış ara­yış­lar onda ce­sa­ret na­mı­na bir şey bı­rak­ma­mış­tı. İş baş­vu­ru­la­rı hep şu veya bu ne­den­le red­de­di­li­yor­du, üs­te­lik ne­za­ret­te de yat­mış­tı. “Bir suçu ol­ma­sa gö­zal­tı­na alı­nır mı?” de­mez­ler miydi? Hep­sin­den kö­tü­sü el­bi­se­le­ri­nin de hayrı kal­ma­mış­tı; böyle kim­se­nin kar­şı­sı­na çı­ka­maz­dı.

So­kak­ta avare avare yü­rü­me­ye baş­la­dı. Bir sokak ba­şın­da ne­den­siz yere du­ru­yor, hiç­bir işi ol­ma­dı­ğı halde sanki belli bir ad­re­se gi­di­yor­muş gibi hızlı adım­lar atı­yor­du. Artık her şeyi olu­ru­na bı­rak­mış­tı ama sürüp giden ezi­yet­ler yü­zün­den de git­tik­çe daha çok hırs­lan­dı­ğı­nı his­se­di­yor­du. Ses­siz­ce kendi ken­di­ne ko­nuş­tu: “Ne diye tasa çe­ki­yo­rum ki!..”

Hava soğuk ama gök­yü­zü bu­lut­suz­du. Bir in­şa­atın önüne geldi. Far­kın­da ol­ma­dan ayak­la­rı mer­di­ve­ne doğru iler­le­di. İnşa­atın ça­tı­sı­na çık­mış­tı çok­tan ve artık gök­yü­zü­ne daha ya­kın­dı, aşa­ğı­ya bak­mak is­te­di ama başı döndü. Öte­den beri yük­sek­lik kor­ku­su vardı. Ça­tı­da onu gö­ren­ler, “Bakın, bakın, adam ken­di­ni ata­cak!” diye ba­ğır­ma­ya baş­la­dı­lar. Bi­na­nın önün­de, kısa sü­re­de mah­şe­ri bir ka­la­ba­lık oluş­tu. Hani “İğne atsan yere düş­mez der­ler ya!” öyle işte.

Bir polis, du­ru­mu ko­mi­se­re bil­dir­di. O da “Çat­tık be­la­ya…” di­ye­rek ko­şa­rak mey­da­na geldi. Olaya mü­da­ha­le etmek ve adamı aşa­ğı­ya in­dir­mek ama­cıy­la bi­na­nın mer­di­ven­le­ri­ni hız­lı­ca tır­man­dı.

“Ben sana eylem mey­lem yok de­me­dim mi Hasan? Haydi, çabuk in aşağı!” di­yecek oldu ama Hasan, ko­mi­se­rin sö­zü­nü kesti.

“Git ba­şım­dan, ben bu­ra­da iyi­yim! Yoksa…”

Ko­mi­ser, inmek zo­run­da kaldı.

Mey­dan gi­de­rek ka­la­ba­lık­laş­tı. Ka­la­ba­lı­ğın ara­sın­da su sa­tan­lar ve sey­yar ara­ba­la­rıy­la köf­te­ci­ler çok­tan yer­le­ri­ni al­mış­tı.

Olay ye­ri­ne gelen ga­ze­te­ci­ler, bir­bir­le­ri­ne neler ol­du­ğu­nu so­ru­yor­du. Ça­tı­da­ki adamı baş­tan beri iz­le­yen­ler­den biri yanıt verdi:

“İnşa­atın ça­tı­sın­da­ki adam var ya… Ken­di­ni aşa­ğı­ya ata­cak­mış!”

Ba­zı­la­rı, el­le­rin­de cep te­le­fo­nu ile ça­tı­da­ki ada­mın en il­ginç po­zu­nu ya­ka­la­ma­ya ça­lı­şı­yor­du. Te­le­viz­yon­la­rın canlı yayın araç­la­rı da mey­da­nın uygun yer­le­rin­de ye­ri­ni aldı. Mu­ha­bir­ler, ha­ber­le­re bağ­la­nıp ne ol­du­ğu­nu an­lat­ma­ya ça­lış­tı­lar. Ka­nal­lar­dan biri ha­be­ri, “Adam hayat pa­ha­lı­lı­ğın­dan şi­kâ­yet et­ti­ği için ça­tı­ya çıktı.” şek­lin­de ve­rir­ken; di­ğe­ri, ada­mın sev­di­ği kız yü­zün­den in­ti­ha­ra yel­ten­di­ği­ni söy­lü­yor­du. Adamı ka­sa­ba halkı ta­nı­yor­du ta­nı­ma­sı­na ama ga­ze­te­ci­ler için ya­ban­cıy­dı. İler­le­yen sa­at­ler­de po­lis­ler, ada­mın kim­li­ği ile il­gi­li bil­gi­le­ri medya men­sup­la­rı­na ilet­ti.

“Adı: Hasan Bah­tı­ka­ra. Yaş: 37, bekâr. On beş yıl­dır atama bek­le­yen bir öğ­ret­men. İş baş­vu­ru­la­rın­dan hep olum­suz yanıt almış. Ka­sa­ba­nın arka so­kak­la­rın­dan bi­rin­de, yıkık dökük bir evde yal­nız ya­şı­yor.”

Uzak­ta olan­lar te­le­viz­yon­la­rın ba­şı­na ki­lit­len­miş­ler­di. Mey­dan­da top­la­nan in­san­lar koyu bir soh­be­te dal­mış­lar, ça­tı­da­ki adam hak­kın­da ko­nu­şu­yor­lar­dı.

Kay­ma­ka­mın kork­tu­ğu ba­şı­na gel­miş­ti. Ko­mi­se­re bir psi­ko­log ge­tir­me­le­ri­ni söy­le­di. Po­li­sin zor­luk­la bul­du­ğu psi­ko­log eline bir me­ga­fon alıp ses­len­di:

“Haydi Hasan, aşa­ğı­ya gel!”

Ona göre, Hasan’ın so­ru­nu yal­nız­lık­tı. Aşa­ğı­ya iner­se ona uy­gu­la­ya­ca­ğı te­da­vi prog­ra­mıy­la onu ha­ya­ta bağ­la­ya­bi­lir­di. Ga­ze­te­ci­ler hemen psi­ko­lo­gun ya­nı­na gel­di­ler ve küçük rö­por­taj­lar yap­tı­lar. Der­ken canlı ya­yın­la­ra başka psi­ko­log­lar da bağ­lan­dı. Ki­mi­si ge­lecek on yıl için­de ül­ke­de yüz bin ki­şi­nin aynı send­ro­mu ya­şa­ya­ca­ğı­nı söy­ler­ken ki­mi­si de bu ola­yın daha kısa za­man­da ger­çek­le­şe­ce­ği­ni ve bir mil­yon ki­şi­nin et­ki­le­ne­ce­ği­ni söy­le­di.

Hasan Bah­tı­ka­ra yine de in­me­di. Artık zihni öyle açık­tı ki, hiç yo­rul­ma­dan, en ince şey­le­ri dü­şü­ne­bi­li­yor­du. Artık yük­sek­lik kor­ku­su da duy­mu­yor­du. Bir aya­ğı­nı kor­ku­luk­tan sal­la­mış du­rum­da, ba­kış­la­rı­nı aşağı doğru kay­dı­rır­ken, kal­bi­nin her atı­şın­da aya­ğı­nın zonk­la­dı­ğı­nı fark etti. Az doğ­rul­du, mey­dan­da­ki ka­la­ba­lı­ğa baktı; o kısa zaman için­de, için­de ön­ce­den hiç his­set­me­di­ği ince ve çok güzel bir ür­per­me olu­yor­du sanki. Ba­kış­la­rı­nı ka­la­ba­lı­ğın üze­rin­de gez­di­rin­ce bir ta­nı­dı­ğa rast­la­mış ya da ben­li­ğin­den kop­muş bir par­ça­yı tek­rar ele ge­çir­miş gibi oldu. Bir yüz gördü, döndü; insan se­li­nin için­de göz­den si­lin­di. Bu usul­ca ay­rı­lış, sa­çı­na elini gö­tü­rü­şü gizli bir se­lam­dı sanki. Ken­di­ni o anda bu­lut­la­rın üs­tün­den ba­kı­yor­muş gibi his­set­ti. Aslı’yı ye­ni­den gör­me­nin ver­di­ği he­ye­can­la tit­re­di; göz­le­ri ya­şar­dı. “Ça­re­siz­lik” dedi. Yum­ruk­la­rı­nı sıkıp bir kere daha “Ça­re­siz­lik!” dedi. Göz­yaş­la­rı­nı tut­mak için göz­le­ri­ni sım­sı­kı yumdu.

Psi­ko­log ba­şa­rı­sız olun­ca bu kez, bir imam or­ta­ya atıl­dı. Psi­ko­log­dan me­ga­fo­nu ala­rak, “Yal­nız­lı­ğın en iyi ilacı ibâdet­tir,” dedi ve devam etti: “Hasan ev­la­dım, ken­di­ni Allah’a tes­lim et. Hemen ora­cık­ta bes­me­le çek ve bil­di­ğin du­ala­rı oku.”

Hasan Bah­tı­ka­ra ça­tı­da kal­ma­ya devam etti.

Des­tek için gelen ata­na­ma­yan öğ­ret­men­ler, ka­la­ba­lık ara­sın­dan ba­ğır­ma­ya baş­la­dı:

“Yal­nız de­ğil­sin Hasan, yal­nız de­ğil­sin…”

Be­le­di­ye baş­ka­nı ve muh­tar­lar, “Bu va­tan­da­şı­mı­zın so­ru­nu bizi aşı­yor!..” di­ye­rek alan­dan ay­rıl­dı.

Hava ka­rar­dı ve iyice so­ğu­ma­ya baş­la­dı. Ka­la­ba­lık ev­le­ri­ne da­ğıl­dı. Polis, it­fa­iye, ga­ze­te­ci, psi­ko­log kim varsa geç sa­at­ler­de din­len­me­ye çe­kil­di. Mey­dan­da bir­kaç kedi ve sokak kö­pe­ği dı­şın­da kimse kal­ma­dı.

Ya­şa­dık­la­rı Hasan’ı yor­muş­tu. Tuğ­la­la­ra yas­la­nıp otur­du. Uzun zaman, belki bir saat, gök­yü­zü­nü in­ce­le­mek­le oya­lan­dı. Sonra, sonra Aslı’yı dü­şün­dü, şimdi o da bu­ra­da ol­say­dı; elin­den tutup “Haydi be­nim­le gel” de­sey­di git­mez miydi hiç! Derin derin iç çek­tik­ten sonra du­va­rın di­bi­ne kıv­rı­lıp yattı.

Sabah kay­ma­kam, ya­nın­da ko­mi­ser­le mey­da­na geldi. Ne olur­sa olsun bu olayı bi­tir­mek is­ti­yor­du. İnşa­atın ça­tı­sı­na bak­tı­lar, Hasan yoktu. Kay­ma­kam, genç biri kur­tul­du diye; ko­mi­ser, bir be­la­yı sa­vuş­tur­du­ğu için se­vin­di. Hemen ça­tı­ya çık­tı­lar. Ça­tı­da bir­kaç adım atın­ca Hasan’ı du­va­rın di­bin­de kıv­rıl­mış yatar halde bul­du­lar. Kay­ma­kam:

“Geç­miş olsun Hasan, haydi uyan da aşa­ğı­ya ine­lim!” dedi.

Hasan ses ver­me­yin­ce ko­mi­ser dür­te­rek uyan­dır­mak is­te­di, uyan­dı­ra­ma­yın­ca elini al­nı­na koydu.

“Buz kes­miş, sa­nı­rım ölmüş!” di­ye­rek kay­ma­ka­ma bilgi verdi.

Bir süre bir­bir­le­ri­ne bak­tı­lar. Sonra açık­la­ma yap­mak için mer­di­ven­le­re yö­nel­di­ler.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.