Yalnız Değilsin / Cüneyt Tanyeri

/ 24 Ağustos 2018 / 202 kez okunmuştur / yorumsuz

Bir sabah, er­ken­den, kı­dem­li polis Asım dı­şa­rı­ya çı­kar­ken, Ko­mi­ser Yar­dım­cı­sı Şevki odaya girdi; selam verip elin­de­ki ga­ze­te­yi ko­mi­se­re uzat­tı.

Ga­ze­te­de: “…ka­sa­ba­sın­da baş­la­yan açlık gre­vin­de üçün­cü gün… “ ya­zı­yor­du.

Ko­mi­ser; polis oku­lu­nu yeni bi­tir­miş, beyaz tenli, sa­rı­şın, çakır gözlü, çöp gibi bir de­li­kan­lıy­dı. Ga­ze­te man­şe­ti­ni oku­yun­ca içi tuhaf bir şe­kil­de ür­per­di. Böyle bir du­rum­la ilk kez kar­şı­la­şı­yor­du. Fakat ko­mi­ser yar­dım­cı­sı­na acemi gö­rün­me­mek için kaş­la­rı­nı ça­ta­rak tok bir sesle:

“Ge­ti­rin onu bu­ra­ya!” dedi.

Ne ya­pa­ca­ğı­nı ken­di­si de bil­mi­yor­du. Ön­ce­lik­le açlık gre­vin­de­ki Hasan Bah­tı­ka­ra’yı din­le­ye­cek­ti. Du­ru­ma göre, belki de onu kor­ku­ta­cak ve bazı emir­ler ve­re­cek­ti. Dir­sek­le­ri­ni ma­sa­sı­na da­ya­dı, önüne ga­ze­te­yi çekip bek­le­di.

Hasan Bah­tı­ka­ra, on beş yıl­dır atama bek­le­yen bir öğ­ret­men­di. İş baş­vu­ru­la­rın­dan hep olum­suz yanıt almış, ka­sa­ba­nın arka so­kak­la­rın­dan bi­rin­de, yıkık dökük bir evde tek ba­şı­na ya­şı­yor­du. Ba­ba­sı­nı ço­cuk­ken kay­bet­miş, doğru dü­rüst ta­nı­ya­ma­mış­tı bile. Ha­yat­ta tek da­ya­na­ğı olan an­ne­si, oğ­lu­nun öğ­ret­men ol­du­ğu­nu gö­re­me­den göçüp git­miş­ti. Hasan, bu acı­ma­sız ha­yat­ta ya­pa­yal­nız­dı. Öğ­ret­men­li­ğe atan­sa, Ana­do­lu’nun ne­re­si olur­sa olsun gi­der­di. Hem belki işe baş­la­dı­ğın­da ev­le­nir, ço­cuk­la­rı olur­du. Der­di­ni an­lat­mak, ken­di­si gibi ata­na­ma­yan öğ­ret­men­le­rin sesi olmak is­ti­yor­du.

Ka­sa­ba­nın tek mey­da­nın­da­ki çeş­me­nin ya­nın­da ken­di­li­ğin­den ye­ti­şen armut ağa­cı­nın di­bi­ne otur­muş, sır­tı­nı ağaca ver­miş­ti. As­lın­da her gün açlık çe­ki­yor­du ve onun adına “yok­sul­luk” de­ni­yor­du. Oysa şimdi öyle mi ya! Bu armut ağa­cı­nın di­bin­de aç ka­lın­ca adı “açlık grevi” ol­muş­tu.

Ko­mi­ser, ka­pı­nın önün­de ses­ler du­yun­ca cid­di­leş­ti. İçeri, ar­ka­sın­da rengi atmış, kır­mı­zı hır­ka­sı, kirli sa­kal­la­rı, da­ğı­nık saç­la­rı ile mah­cup ve kor­kak bir genç girdi. Ora­cık­ta, ka­pı­nın önün­de durdu. Ko­mi­ser böy­le­si­ni bek­le­mi­yor­du. Çünkü o, si­ga­ra­sı par­mak­la­rın­da, pala bı­yık­lı, çürük dişli, sivri to­puk­lu ki­şi­le­ri gör­me­ye alış­mış­tı. Kar­şı­sın­da­ki kişi çoğu zaman abuk sabuk ko­nu­şur, sonra da ne­za­re­ti boy­lar­dı.

Ko­mi­ser, um­du­ğu gibi bi­riy­le kar­şı­laş­ma­yın­ca hep­ten şa­şır­dı. Neden sonra, okur gibi yap­tı­ğı ga­ze­te­den ba­şı­nı kal­dı­rıp sordu:

“Hasan Bah­tı­ka­ra sen misin?”

Hiç ses gel­me­di. Kar­şı­sın­da­ki kişi kı­mıl­da­mı­yor­du bile…

Ko­mi­ser, bu masum duruş kar­şı­sın­da ne ya­pa­ca­ğı­nı bi­le­mi­yor­du. To­puk­la­rı eri­miş, bo­ya­sı si­lin­miş ayak­ka­bı­la­rı toz için­dey­di; pan­to­lo­nun­da da yer yer sö­kük­ler vardı.

“Söy­le­se­ne be!.. Sen misin?”

Hasan, biraz kı­mıl­da­dı:

“Benim,” dedi. “Adım Hasan, ba­ba­mın adı Remzi, ana­mın­ki Fa­di­me…”

Ko­mi­ser sö­zü­nü ke­se­rek:

“Bana bak,” dedi. “Hasan Baht­lı mısın, Baht­sız mısın, her ne isen bu­ra­sı İstan­bul değil. Ak­lı­nı ba­şı­na al, uslu uslu otur. Öğ­ret­men falan demem, seni ka­ra­ko­la çeker, eşek sudan ge­lin­ce­ye kadar döver, ke­mik­le­ri­ni kı­ra­rım an­la­dın mı? Şimdi yıkıl kar­şım­dan!..”

Hasan hiç cevap ver­me­di; ses­siz­ce dı­şa­rı çıktı. Ko­mi­ser, kı­dem­li po­li­si ça­ğır­dı:

“Alın onu, ne­za­ret­ha­ne­ye tıkın!”

Ka­sa­ba­da her­kes Hasan’a te­rö­rist gö­züy­le ba­kı­yor, içten içe kay­na­yan bir hid­det, bir hoş­nut­suz­luk ya­şı­yor­du. Kah­ve­ler­de top­la­nan er­kek­ler, altın gün­le­rin­de bu­lu­şan ka­dın­lar hep bu ko­nu­yu ko­nu­şu­yor­du:

“Ada­mın yap­tı­ğı işe bak, eylem ya­pa­cak başka yer bu­la­ma­dın mı?..”

Hasan’ın açlık gre­vi­nin ga­ze­te­ler­de çık­ma­sı on­la­rı ra­hat­sız et­miş­ti. Hatta muh­tar­lar, be­le­di­ye baş­ka­nı ile bir­lik­te kay­ma­ka­mın ya­nı­na gidip şi­kâ­yet bile et­miş­ler­di. Fakat al­dık­la­rı cevap hoş­la­rı­na git­me­miş­ti. Kay­ma­kam’a göre ise, Hasan de­mok­ra­tik hak­la­rı­nı kul­la­nı­yor­du.

“Yeter ki hal­kın hu­zu­ru­nu boz­ma­sın, et­ra­fa zarar ver­me­sin!..” di­yor­du.

Bu açık­la­ma­lar kar­şı­sın­da, “Hele biraz bek­le­ye­lim!” ka­ra­rıy­la da­ğıl­dı­lar da­ğıl­ma­sı­na ama halk­tan ba­zı­la­rı hâlâ ikna ol­ma­mış­tı. Bunun far­kın­da olan kay­ma­kam, Hasan’a kötü dav­ra­nıl­ma­sın­dan kor­ku­yor­du. Bu ne­den­le, ko­mi­se­ri uyar­dı:

“Hasan’a zarar ve­ril­me­yecek, tır­na­ğı­nın ucuna zarar ge­lir­se sen­den bi­li­rim ve he­sa­bı­nı so­ra­rım!..”

Üç gün­lük gö­zal­tı sü­re­si­nin so­nun­da Hasan’ı bı­rak­tı­lar. O da doğ­ru­ca ba­kım­sız, ha yı­kıl­dı ha yı­kı­la­cak du­rum­da­ki evine gitti. Aç ve sefil bir hal­dey­di. Tah­ta­nın üze­ri­ne se­ril­miş bir çul­dan iba­ret olan ya­ta­ğı­na uza­nır uzan­maz ken­din­den geçti.

Sabah so­ka­ğın gü­rül­tü­süy­le uyan­dı. Göz­le­ri­ni açar açmaz, bugün bir iş bu­la­bi­lir miyim, diye dü­şün­me­ye baş­la­dı. Son gün­ler­de iyice kö­tü­leş­miş, öğ­ren­ciy­ken an­ne­si­nin he­di­ye et­ti­ği cep te­le­fo­nu­nu yok pa­ha­sı­na ikin­ci el­ci­le­re sat­mış­tı. Artık si­nir­li ve da­ya­nık­sız olmuş, baş dön­me­si ve hal­siz­lik yü­zün­den de bir­kaç kere bütün günü ya­tak­ta ge­çir­mek zo­run­da kal­mış­tı. Ağaç­la­rın çıp­lak­lı­ğı­nı giz­le­mek için beyaz çar­şaf­lar­la ör­tün­dü­ğü, her şeyin renk de­ğiş­tir­di­ği soğuk mev­sim baş­la­mış­tı. At­tı­ğı her adım­da taban tah­ta­la­rı es­ne­yen bu küçük oda, soğuk ve kor­kunç­tu. Ne ka­pı­sın­da bir ki­li­di ne için­de bir so­ba­sı vardı. Bu ev belki üç ku­şak­tır an­ne­si­nin ak­ra­ba­la­rı ta­ra­fın­dan kul­la­nıl­mış, yıl­lar­dır bakım ya­pıl­ma­mış­tı. Hatta bir ta­pu­su bile yoktu.

Ça­re­siz­ce çev­re­de yi­ye­bi­lecek bir parça kuru ekmek var mı, diye baktı. Yoktu. İş ara­ma­nın acaba bir fay­da­sı olur muydu? Her se­fe­rin­de ba­şa­rı­sız­lık­la so­nuç­lan­mış ara­yış­lar onda ce­sa­ret na­mı­na bir şey bı­rak­ma­mış­tı. İş baş­vu­ru­la­rı hep şu veya bu ne­den­le red­de­di­li­yor­du, üs­te­lik ne­za­ret­te de yat­mış­tı. “Bir suçu ol­ma­sa gö­zal­tı­na alı­nır mı?” de­mez­ler miydi? Hep­sin­den kö­tü­sü el­bi­se­le­ri­nin de hayrı kal­ma­mış­tı; böyle kim­se­nin kar­şı­sı­na çı­ka­maz­dı.

So­kak­ta avare avare yü­rü­me­ye baş­la­dı. Bir sokak ba­şın­da ne­den­siz yere du­ru­yor, hiç­bir işi ol­ma­dı­ğı halde sanki belli bir ad­re­se gi­di­yor­muş gibi hızlı adım­lar atı­yor­du. Artık her şeyi olu­ru­na bı­rak­mış­tı ama sürüp giden ezi­yet­ler yü­zün­den de git­tik­çe daha çok hırs­lan­dı­ğı­nı his­se­di­yor­du. Ses­siz­ce kendi ken­di­ne ko­nuş­tu: “Ne diye tasa çe­ki­yo­rum ki!..”

Hava soğuk ama gök­yü­zü bu­lut­suz­du. Bir in­şa­atın önüne geldi. Far­kın­da ol­ma­dan ayak­la­rı mer­di­ve­ne doğru iler­le­di. İnşa­atın ça­tı­sı­na çık­mış­tı çok­tan ve artık gök­yü­zü­ne daha ya­kın­dı, aşa­ğı­ya bak­mak is­te­di ama başı döndü. Öte­den beri yük­sek­lik kor­ku­su vardı. Ça­tı­da onu gö­ren­ler, “Bakın, bakın, adam ken­di­ni ata­cak!” diye ba­ğır­ma­ya baş­la­dı­lar. Bi­na­nın önün­de, kısa sü­re­de mah­şe­ri bir ka­la­ba­lık oluş­tu. Hani “İğne atsan yere düş­mez der­ler ya!” öyle işte.

Bir polis, du­ru­mu ko­mi­se­re bil­dir­di. O da “Çat­tık be­la­ya…” di­ye­rek ko­şa­rak mey­da­na geldi. Olaya mü­da­ha­le etmek ve adamı aşa­ğı­ya in­dir­mek ama­cıy­la bi­na­nın mer­di­ven­le­ri­ni hız­lı­ca tır­man­dı.

“Ben sana eylem mey­lem yok de­me­dim mi Hasan? Haydi, çabuk in aşağı!” di­yecek oldu ama Hasan, ko­mi­se­rin sö­zü­nü kesti.

“Git ba­şım­dan, ben bu­ra­da iyi­yim! Yoksa…”

Ko­mi­ser, inmek zo­run­da kaldı.

Mey­dan gi­de­rek ka­la­ba­lık­laş­tı. Ka­la­ba­lı­ğın ara­sın­da su sa­tan­lar ve sey­yar ara­ba­la­rıy­la köf­te­ci­ler çok­tan yer­le­ri­ni al­mış­tı.

Olay ye­ri­ne gelen ga­ze­te­ci­ler, bir­bir­le­ri­ne neler ol­du­ğu­nu so­ru­yor­du. Ça­tı­da­ki adamı baş­tan beri iz­le­yen­ler­den biri yanıt verdi:

“İnşa­atın ça­tı­sın­da­ki adam var ya… Ken­di­ni aşa­ğı­ya ata­cak­mış!”

Ba­zı­la­rı, el­le­rin­de cep te­le­fo­nu ile ça­tı­da­ki ada­mın en il­ginç po­zu­nu ya­ka­la­ma­ya ça­lı­şı­yor­du. Te­le­viz­yon­la­rın canlı yayın araç­la­rı da mey­da­nın uygun yer­le­rin­de ye­ri­ni aldı. Mu­ha­bir­ler, ha­ber­le­re bağ­la­nıp ne ol­du­ğu­nu an­lat­ma­ya ça­lış­tı­lar. Ka­nal­lar­dan biri ha­be­ri, “Adam hayat pa­ha­lı­lı­ğın­dan şi­kâ­yet et­ti­ği için ça­tı­ya çıktı.” şek­lin­de ve­rir­ken; di­ğe­ri, ada­mın sev­di­ği kız yü­zün­den in­ti­ha­ra yel­ten­di­ği­ni söy­lü­yor­du. Adamı ka­sa­ba halkı ta­nı­yor­du ta­nı­ma­sı­na ama ga­ze­te­ci­ler için ya­ban­cıy­dı. İler­le­yen sa­at­ler­de po­lis­ler, ada­mın kim­li­ği ile il­gi­li bil­gi­le­ri medya men­sup­la­rı­na ilet­ti.

“Adı: Hasan Bah­tı­ka­ra. Yaş: 37, bekâr. On beş yıl­dır atama bek­le­yen bir öğ­ret­men. İş baş­vu­ru­la­rın­dan hep olum­suz yanıt almış. Ka­sa­ba­nın arka so­kak­la­rın­dan bi­rin­de, yıkık dökük bir evde yal­nız ya­şı­yor.”

Uzak­ta olan­lar te­le­viz­yon­la­rın ba­şı­na ki­lit­len­miş­ler­di. Mey­dan­da top­la­nan in­san­lar koyu bir soh­be­te dal­mış­lar, ça­tı­da­ki adam hak­kın­da ko­nu­şu­yor­lar­dı.

Kay­ma­ka­mın kork­tu­ğu ba­şı­na gel­miş­ti. Ko­mi­se­re bir psi­ko­log ge­tir­me­le­ri­ni söy­le­di. Po­li­sin zor­luk­la bul­du­ğu psi­ko­log eline bir me­ga­fon alıp ses­len­di:

“Haydi Hasan, aşa­ğı­ya gel!”

Ona göre, Hasan’ın so­ru­nu yal­nız­lık­tı. Aşa­ğı­ya iner­se ona uy­gu­la­ya­ca­ğı te­da­vi prog­ra­mıy­la onu ha­ya­ta bağ­la­ya­bi­lir­di. Ga­ze­te­ci­ler hemen psi­ko­lo­gun ya­nı­na gel­di­ler ve küçük rö­por­taj­lar yap­tı­lar. Der­ken canlı ya­yın­la­ra başka psi­ko­log­lar da bağ­lan­dı. Ki­mi­si ge­lecek on yıl için­de ül­ke­de yüz bin ki­şi­nin aynı send­ro­mu ya­şa­ya­ca­ğı­nı söy­ler­ken ki­mi­si de bu ola­yın daha kısa za­man­da ger­çek­le­şe­ce­ği­ni ve bir mil­yon ki­şi­nin et­ki­le­ne­ce­ği­ni söy­le­di.

Hasan Bah­tı­ka­ra yine de in­me­di. Artık zihni öyle açık­tı ki, hiç yo­rul­ma­dan, en ince şey­le­ri dü­şü­ne­bi­li­yor­du. Artık yük­sek­lik kor­ku­su da duy­mu­yor­du. Bir aya­ğı­nı kor­ku­luk­tan sal­la­mış du­rum­da, ba­kış­la­rı­nı aşağı doğru kay­dı­rır­ken, kal­bi­nin her atı­şın­da aya­ğı­nın zonk­la­dı­ğı­nı fark etti. Az doğ­rul­du, mey­dan­da­ki ka­la­ba­lı­ğa baktı; o kısa zaman için­de, için­de ön­ce­den hiç his­set­me­di­ği ince ve çok güzel bir ür­per­me olu­yor­du sanki. Ba­kış­la­rı­nı ka­la­ba­lı­ğın üze­rin­de gez­di­rin­ce bir ta­nı­dı­ğa rast­la­mış ya da ben­li­ğin­den kop­muş bir par­ça­yı tek­rar ele ge­çir­miş gibi oldu. Bir yüz gördü, döndü; insan se­li­nin için­de göz­den si­lin­di. Bu usul­ca ay­rı­lış, sa­çı­na elini gö­tü­rü­şü gizli bir se­lam­dı sanki. Ken­di­ni o anda bu­lut­la­rın üs­tün­den ba­kı­yor­muş gibi his­set­ti. Aslı’yı ye­ni­den gör­me­nin ver­di­ği he­ye­can­la tit­re­di; göz­le­ri ya­şar­dı. “Ça­re­siz­lik” dedi. Yum­ruk­la­rı­nı sıkıp bir kere daha “Ça­re­siz­lik!” dedi. Göz­yaş­la­rı­nı tut­mak için göz­le­ri­ni sım­sı­kı yumdu.

Psi­ko­log ba­şa­rı­sız olun­ca bu kez, bir imam or­ta­ya atıl­dı. Psi­ko­log­dan me­ga­fo­nu ala­rak, “Yal­nız­lı­ğın en iyi ilacı ibâdet­tir,” dedi ve devam etti: “Hasan ev­la­dım, ken­di­ni Allah’a tes­lim et. Hemen ora­cık­ta bes­me­le çek ve bil­di­ğin du­ala­rı oku.”

Hasan Bah­tı­ka­ra ça­tı­da kal­ma­ya devam etti.

Des­tek için gelen ata­na­ma­yan öğ­ret­men­ler, ka­la­ba­lık ara­sın­dan ba­ğır­ma­ya baş­la­dı:

“Yal­nız de­ğil­sin Hasan, yal­nız de­ğil­sin…”

Be­le­di­ye baş­ka­nı ve muh­tar­lar, “Bu va­tan­da­şı­mı­zın so­ru­nu bizi aşı­yor!..” di­ye­rek alan­dan ay­rıl­dı.

Hava ka­rar­dı ve iyice so­ğu­ma­ya baş­la­dı. Ka­la­ba­lık ev­le­ri­ne da­ğıl­dı. Polis, it­fa­iye, ga­ze­te­ci, psi­ko­log kim varsa geç sa­at­ler­de din­len­me­ye çe­kil­di. Mey­dan­da bir­kaç kedi ve sokak kö­pe­ği dı­şın­da kimse kal­ma­dı.

Ya­şa­dık­la­rı Hasan’ı yor­muş­tu. Tuğ­la­la­ra yas­la­nıp otur­du. Uzun zaman, belki bir saat, gök­yü­zü­nü in­ce­le­mek­le oya­lan­dı. Sonra, sonra Aslı’yı dü­şün­dü, şimdi o da bu­ra­da ol­say­dı; elin­den tutup “Haydi be­nim­le gel” de­sey­di git­mez miydi hiç! Derin derin iç çek­tik­ten sonra du­va­rın di­bi­ne kıv­rı­lıp yattı.

Sabah kay­ma­kam, ya­nın­da ko­mi­ser­le mey­da­na geldi. Ne olur­sa olsun bu olayı bi­tir­mek is­ti­yor­du. İnşa­atın ça­tı­sı­na bak­tı­lar, Hasan yoktu. Kay­ma­kam, genç biri kur­tul­du diye; ko­mi­ser, bir be­la­yı sa­vuş­tur­du­ğu için se­vin­di. Hemen ça­tı­ya çık­tı­lar. Ça­tı­da bir­kaç adım atın­ca Hasan’ı du­va­rın di­bin­de kıv­rıl­mış yatar halde bul­du­lar. Kay­ma­kam:

“Geç­miş olsun Hasan, haydi uyan da aşa­ğı­ya ine­lim!” dedi.

Hasan ses ver­me­yin­ce ko­mi­ser dür­te­rek uyan­dır­mak is­te­di, uyan­dı­ra­ma­yın­ca elini al­nı­na koydu.

“Buz kes­miş, sa­nı­rım ölmüş!” di­ye­rek kay­ma­ka­ma bilgi verdi.

Bir süre bir­bir­le­ri­ne bak­tı­lar. Sonra açık­la­ma yap­mak için mer­di­ven­le­re yö­nel­di­ler.

Cüneyt Tanyeri

Cüneyt Tanyeri 1965 yılında Denizli/Çivril'de dünyaya geldi. Tire Kahrat ilkokulu ve Gökçen Ortaokulunda ilköğrenimini tamamladı. Tire Şehit Albay İbrahim Karaoğlanoğlu Lisesi ve KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Bingöl, Manisa ve İzmir'de edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra emekli oldu. Halen İzmir/Tire'de oturmakta olan Tanyeri Kasabadan Esinti dergisinin yazı işleri sorumlusudur.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.