Yabancı

/ 12 Mart 2019 / 130 kez okunmuştur / yorumsuz

Kasabanın tek caddesinin sonundaki iş hanının dördüncü katındaki öğretmenevi, küçük bir lokal ve bir yatakhaneden oluşuyor, kısa süreli olarak kasabaya gelmiş görevlilere barınaklık ediyordu. Burada, yönetim için bir müdür odası, bir banyo ve bir tuvalet vardı. Otel kısmında genellikle birkaç kamu görevlisinden başka kalan olmazdı.

O gün, birkaç gün sonra buradan ayrılacak olan bir öğretmenle askerlik şubesine geçici olarak gelen bir askeri doktor kalacaktı. Akşama kadar dolu olan lokal hava kararmaya başlayınca birden boşaldı. Son olarak müdür de anahtarı konuklara bırakıp evine gidince öğretmenle doktor televizyonu açtılar.

Televizyon yeni yeni yaygınlaşmaya başlayan uydu sistemi ile görüntü alıyor ama birkaç kanal dışında başka kanal çalışmıyordu. Öğretmen, elindeki kumandayla ayar yapmaya çalışıyor, ara sıra balkona çıkıp uyduyu sağa sola çevirerek doğru yönü bulmaya çabalıyordu. Televizyondan umudunu kesen Doktor:

“Nerelisin hocam?” diye sordu.

“İzmirliyim.”

“Buraya geleli çok oldu mu, ev kiralamadın mı?”

“Üç yıl oldu. Zorunlu hizmet için geldim, sürem dolduğu için evi geçen haziranda taşıdım. Şimdi de ilişik kesmeye gelmiştim ancak dışardan bitirme sınavları nedeniyle iki üç gün kalmak zorundayım.”

Öğretmen, çok ayrıntıya girmeden doktorun sorularına cevap veriyordu. Çünkü buralarda kimse kimseye güvenmezdi. Çok fazla konuşmak tehlikeliydi. Gerçi onun saklayacak bir şeyi yoktu ama tedbiri elden bırakmamak gerekirdi.

Doktor, sohbet etmek istediğinden olsa gerek konuşmaya devam etti.

“Ben de doktor asker olarak görev yapıyorum. Askerlik yaşı gelen gençleri muayene etmekle görevliyim.”

“Bir rütbeniz var mı?”

“Asteğmen…”

“Ben yüzbaşı, albay… gibi rütbeler bekliyordum.”

“Ben doktor olduğum için askere alınınca bu görevi verdiler, üniversite mezunu olduğumdan acemilik sonrası asteğmen oldum.”

Birkaç saat sohbet ettikten sonra televizyonu kapatınca her taraf dilsiz kaldı. Tam odalarına geçeceklerken alt katlardan ayak seslerine benzer sesler duydular. O zaman büyük bir korku, ikisini de kemiklerine kadar sarstı. Bu saatlerde alt katlarda kimse olmazdı. Zaten İş hanının giriş kapısı da kapatılmıştı. Bu sesler de neyin nesiydi? Yoksa… Kendisi tek başına olsa bu kadar korkmazdı ama şimdi öyle mi ya?.. Şimdi yanında bir asker vardı. Üstelik bu askerin silahı bile yoktu. Bulundukları yer Doğu Anadolu’nun terör belasını yaşayan ilçelerinin başında geliyordu. Hatta buraya ilk gelişinde ev eşyalarını silah sesleri arasında taşımıştı.

Aslında buraya ilk gelişi değildi. Çocukluğunda babasının görevi nedeniyle de komşu ilçelerin birinde iki yıl kalmışlardı. Bazıları babasının öğrencileri olan halkı az çok tanıyordu. Onlar zararsız, geçim derdindeki insanlardı. Terör belası başladığından beri geçim sıkıntıları iyice artmıştı. Batı’dan gelen görevlilere kucak açarlar, onlara “yabancı” derler, her türlü ihtiyaçlarını gidermeye çalışırlardı. Ama terör onları da ister istemez görevlilere karşı yabancılaştırıyordu.

Kaç kez isimsiz mektuplarla tehdit edilmişti. Yoksa bir baskınla karşı karşıya mı kalmışlardı? Hemen kapıyı kapadı ve sürgüsünü sürdü. Sonra, arkadaşının yanındaki sandalyeye titrediğini saklamaya çalışarak oturdu.

Doktor, “Polise telefon edelim.” dedi.

“Telefonu kullanma şansımız yok.”

“Neden?”

“Burada tek telefon var, o da müdürün odasında… Müdür, odasını kilitlemiştir.”

“Peki, şu sehpanın üzerindeki telefon değil mi?”

“O, içerideki telefonun paraleli. Dışarıdan gelen aramalara cevap verilebilir ama biz arayamayız.”

Kısa bir sessizlikten sonra kapı yine tıkırdamaya, aşağıdan sesler gelmeye başlayınca asteğmen, öğretmen evinin batı tarafındaki pencereyi açtı ve “Asker!” diye bağırdı. Yüz-yüz elli metre mesafede olan askerlik şubesindeki nöbetçi asker, “Emredin komutanım!” diye cevap verdi.

“Komutanına söyle öğretmen evini arasın!”

“Emredersiniz komutanım!”

Aradan üç beş dakika geçmeden telefon çaldı. Asteğmen durumu anlatınca askerlik şubesi komutanı polisi arayacağını söylemiş.

Balkona çıkıp polisi beklemeye başladılar. Kısa bir süre sonra özel harekât polisleri, dragon diye bilinen sekiz tekerlekli zırhlı araçla geldiler. İkisi inip han kapısını açmaya çalıştı, açamayınca yukarıya seslendi:

“Kapıyı açmanız gerek!”

“Aşağıya kadar inebilsek zaten buradan çıkacağız. Nasıl açalım?”

“Başka çare yok, kapıyı açamıyoruz.”

Öğretmen, “Tamam!” dedi çaresizce. Etrafa göz gezdirirken sobanın yanındaki kömürü karıştırmak için kullanılan demir parçasını gördü. Demiri eline aldı ve kendi önde asteğmen arkada sürgülü kapıyı açıp korka korka merdivenlerden indiler. Hanın kapısını açınca onları beklemekte olan polisler ellerinde otomatik tüfeklerle içeri girdiler ve ne olduğunu sordular. Asteğmen hiç konuşmuyordu. Öğretmen, “O, asker olduğu için daha çok korkmuştur.” diye düşünerek cevap verdi:

“Aşağıdan ayak seslerine benzer sesler geliyordu. Kapı da zangır zangır titriyordu.”

“Büyük ihtimal rüzgârdandır ama biz bir göz atalım.”

Önce bodrum katını sonra da tüm katları didik didik aradılar. Bir şey bulamayınca zemin katının girişine döndüklerinde kapıda bir asker bekliyordu. Asteğmene; “Komutanım sizi çağırıyor. Şubede nöbetçinin yatağı boş… Siz orada yatacakmışsınız.” deyince doktor, öğretmenle tokalaştı ve askerle gitti. Polisler: “Hocam, sen de bizimle gel, karakoldaki çevik kuvvetin koğuşunda yatarsın!” teklifinde bulundular.

Öğretmen:

“Ben burada kalayım.” dedi.

“Korkmaz mısın?”

“Siz beni bir saat sonra arayın, eğer korkacak olursam telefonda size söylerim ve beni alırsınız.”

Polislerle anlaştıktan sonra han kapısını kapatıp hızlı adımlarla dördüncü kata çıktı ve kapıyı sürgüledi. Lokaldeki masalardan birine oturup beklemeye başladı. Belki uyusa rahatlayacaktı ama uykusu kaçmıştı bir kez. Polislerle gitse güvende olabilirdi ancak sabah karakoldan çıkarken onu görenler, “Bak sen, öğretmen aslında sivil polismiş. Üç yıldır bizi uyutmuş.” demezler miydi?

Kapı tekrar zangırdamaya başladı. Her yeri kapalı olan bu binaya rüzgâr nasıl girebiliyordu. Ya ayak sesleri… Tüm binayı aramışlardı, bir kedi bile yoktu. Yanındaki asker de gitmişti. Öğretmenle kimin işi olurdu ki?

“Saat bir türlü ilerlemiyor… Oysa yukarı çıktığımdan beri çok oldu, belki de sabah olmak üzere.”  diye mırıldandı. Keşke telefonu kullanabilseydi ya da memleketteki eşi arasaydı ne iyi olurdu. Onunla sohbet eder, oğlunun sesini duyardı. Oğlu, buraya geldiklerinde altı aylıktı. Şimdi koca adam olmuştu. Geçen mayısta üç yaşını bitirmiş dördüncüden gün almıştı. Hatta yürüyebiliyordu artık. Evlerinde televizyon izlerken çatışma sesleri duyduğunda yere yüzükoyun yatmayı bile öğrenmişti.

Tam dalmak üzereyken telefonun sesiyle kendine geldi. Hemen açtı. Karşısındaki polis memuruna gelip almalarını söyledi ve balkona çıkıp beklemeye başladı. Çok geçmeden dragon geldi. Koşar adımlarla aşağıya inip zırhlı araca bindi. Birlikte karakola gittiler, içlerinden biri onu, haber almada görevli polise emanet etti. Polis memuru sıcak börek ve çay ikram ettikten sonra,

“Ne oldu hocam?” diye sordu.

“Öğretmen evinde yalnız kalıyordum bazı sesler duyunca korktum. Polis arkadaşlar gelip aldılar.”

Sohbetleri tam koyulaşacaktı ki telsizden bir anons duyuldu:

“Merkez, görüntü aldık, merkez görüntü aldık…”

Karakolda bir koşuşturmadır başladı. Bodrum kattaki yatakhaneden elleri silahlı genç yaştaki birçok çevik kuvvet polisi karakolun çevresindeki kum torbalarına siper aldılar. Bu sırada öğretmene de bir çelik yelek verip kum torbasının arkasına yatmasını ve başını kaldırmamasını söylediler.

Öğretmen, söylenenleri yaparak yüzükoyun yere uzandı. Saat kaçtı acaba? Yoksa buraya kadar mıydı? Bunu da atlatacak mıydı? Tüm belalar hep onun başına geliyordu. “Yarın istifa edip çekip gitsem mi?” diye mırıldandı. Yanı başındaki polis,

“Efendim, hocam bir şey mi söylediniz?”

“Hayır!” dedi. “Kendi kendime söyleniyordum.”

Yerde yatar halde birkaç saat geçti. Herhangi bir hareket olmayınca tehlike geçti diyerek herkes yatakhanesine geri döndü. Öğretmen de çelik yeleği çıkarıp yatakhaneye geçti. Yatakhanedeki polisler çoktan uyumuştu bile. Nöbetçinin yatağı boştu, oraya uzandı. Uyuyamıyordu bir türlü. Yaşadıklarını düşündü. Çevreye göz gezdirdi. Herkes silahını ranzasının başına asmıştı. Bunu görünce öğretmeni başka bir korku sardı:

“Ya içlerinden biri tuvalet için kalktığında beni görüp kim bu yabancı diyerek silahı kafama dayarsa!..”

Yok, yok olmayacak, burada uyuması mümkün değil. Ellerini başının altına aldı, yarı uyur yarı uyanık biçimde güneşin doğmasını beklemeye başladı. Şimdi memlekette olmak vardı… Fırından çıkmış nohutlu ekmek… Yanında da çamur peynir ve çay… Kahvaltıdan sonra evladının elinden tutar caddeyi boydan boya turlarlardı. Atatürk heykelinin önüne gelince de ikisi birden en çok sevdikleri şiiri okumaya başlarlardı:

“Saat dokuzu beş geçe / Ata’m Dolmabahçe’de…”

En sonunda ezan sesi duyuldu. Hemen saatine baktı: 06.30. Yatakhanenin yanındaki lavaboda elini yüzünü yıkadığı gibi kendini dışarı attı.

Birkaç gün sonra kahvede iskemlelere oturmuş ilçe sakinleri kendi hallerinde sohbet ediyorlardı. İçlerinden biri, “Duydunuz mu?” dedi. “Bizim öğretmen meğer istihbaratçıymış. Sabah erkenden karakola bilgi vermiş ve hızlı hızlı uzaklaşmış.”

Cüneyt Tanyeri

Cüneyt Tanyeri 1965 yılında Denizli/Çivril'de dünyaya geldi. Tire Kahrat ilkokulu ve Gökçen Ortaokulunda ilköğrenimini tamamladı. Tire Şehit Albay İbrahim Karaoğlanoğlu Lisesi ve KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Bingöl, Manisa ve İzmir'de edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra emekli oldu. Halen İzmir/Tire'de oturmakta olan Tanyeri Kasabadan Esinti dergisinin yazı işleri sorumlusudur.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.