Velhasıl / Ercan Kesal

/ 11 Ekim 2019 / 130 kez okunmuştur / yorumsuz

Hekim, yazar ve oyun­cu Ercan Kesal, 1959 yı­lın­da Nev­şe­hir’in Ava­nos il­çe­sin­de doğdu. İlk ve orta öğ­re­ni­mi­ni Ava­nos’ta, lise öğ­re­ni­mi­ni Nev­şe­hir’de ta­mam­la­dı. Ege Üni­ver­si­te­si Tıp Fa­kül­te­si’nden 1984 yı­lın­da mezun oldu. Mezun ol­duk­tan sonra 1984-1990 se­ne­le­ri ara­sın­da An­ka­ra’da he­kim­lik yap­mış ve halen 1990 se­ne­sin­de kur­du­ğu Özel Ok­mey­da­nı Has­ta­ne­si­nin yö­ne­tim ku­ru­lu baş­kan­lı­ğı gö­re­vi­ne devam et­mek­te­dir. Ercan Kesal, 2004-2006 se­ne­le­ri ara­sın­da İTİCÜ Sos­yal Bi­lim­ler Ens­ti­tü­sü Uy­gu­la­ma­lı Psi­ko­lo­ji da­lın­da mas­ter yap­mış ve şu anda Ye­di­te­pe Üni­ver­si­te­si Sos­yal Ant­ro­po­lo­ji Dok­to­ra Eği­ti­mi­ne devam et­mek­te­dir.

Velhasıl / Ercan Kesal

‘Geç­miş’, ‘bugün’ de­di­ği­miz şeyin için­de saklı duran bir anı­lar yu­ma­ğı. Aynı za­man­da ge­le­cek­ten de ke­ha­net­ler içe­ren bir yumak bu. Ya­şa­dı­ğı­mız her şey, ar­dı­mız­dan yu­var­la­nıp bi­ri­ke­rek ‘şimdi’yi oluş­tur­du­ğu için geçip git­miş; kay­be­dil­miş bir şey de yok as­lın­da. (…) Za­ma­nın ken­di­ne ait bir şid­de­ti ve gücü var. Ha­tır­la­dı­ğı­mız­da bize acı ve keder veren şey­ler saklı için­de. Ama ya­ra­la­rı­mı­zın mer­he­mi de ka­bu­ğu­nun al­tın­da ve ne yazık ki Mısri’nin de­di­ği gibi; bizim der­ma­nı­mız, yine der­di­miz­den baş­ka­sı değil.”

Ercan Kesal’ın yirmi yılı aşan yazı se­rü­ve­nin­den, renk­li bir seçki… Bel­lek üze­ri­ne ve ha­tı­ra­lar üze­ri­ne çok şey var bu me­tin­ler­de… Ercan Kesal’ın si­ne­ma ve yazma de­ne­yi­mi­ne dair ve ya­şa­ma de­ne­yi­mi­ne dair, ha­ya­tın­da (ba­zı­la­rı, bir­ço­ğu­mu­zun ha­ya­tın­da) iz bı­rak­mış in­san­lar­la il­gi­li küçük hi­kâ­ye­ler, anek­dot­lar, ay­rın­tı­lar var. Bir min­net, sevgi ve saygı ha­sı­la­tı var.

Ama bir ha­tı­ra ki­ta­bı değil bu. Bel­le­ği yar­dı­ma ça­ğı­ra­rak, hayat ve insan olmak hak­kın­da, acı­lar sı­zı­lar hak­kın­da ye­ni­den ye­ni­den dü­şün­me­nin ki­ta­bı. “İnsan ka­la­ca­ğız!” ıs­ra­rı­nın, “Başın öne eğil­me­sin!” di­ren­ci­nin ki­ta­bı…

OKUMA PAR­ÇA­SI

501 Nu­ma­ra­lı Oda

Ahmet Erhan’a…

501 nu­ma­ra­lı oda. Bizim has­ta­ne­nin en şık odası. Tor­pil­li yani. Ço­ğun­luk­la benim ya da hekim ar­ka­daş­la­rı­mın ya­kın­la­rı­nın has­ta­lan­dık­la­rın­da konuk edil­dik­le­ri oda.

1997 yı­lın­da gel­miş­tim Ok­mey­da­nı’na. İçinde düğün sa­lo­nu, kam­yon ta­mir­ha­ne­si, et lo­kan­ta­sı, kı­ra­at­ha­ne, oto ga­le­ri­si, mu­ha­se­be bü­ro­su ve haf­ri­yat­çı olan altı katlı bir bi­nay­dı ve benim ha­ya­lim­de çok­tan “has­ta­ne” ol­ma­ya baş­la­mış­tı. Bi­na­nın sa­hi­bi Er­zin­can­lı Hasan Amca’yla haf­ta­lar süren ko­nuş­ma­la­rın ni­ha­ye­tin­de, “mutlu son”a yak­laş­tı­ğı­mı­zı his­set­miş­tim. Hasan Amca son bu­luş­ma­mız­da, “Tamam Dok­tor Bey, ben an­laş­ma­ya menfi ba­kı­yo­rum,” de­yin­ce, bir süre kor­kuy­la ba­ka­kal­mış­tım adama. Ama, şim­şek hı­zıy­la, onun “menfi”yle “müs­pet”i ka­rış­tır­dı­ğı­nı fark ede­rek, “Tamam Hasan Amca, ben de menfi dü­şü­nü­yo­rum! O zaman ha­yır­lı olsun,” di­ye­rek bi­na­nın anah­ta­rı­na ka­vuş­muş­tum.

Has­ta­ne­yi ku­rar­ken, ba­şım­dan envai işler geçti: Te­pem­de hiç dur­ma­dan sal­la­nan bü­rok­ra­si kı­lı­cı, bit­me­yen banka kre­di­le­ri, ne zaman ba­ta­ca­ğı­mı bek­le­yen mes­lek­taş­la­rım, akıl­sız dost­la­rım, kal­bin­den kö­tü­lü­ğü si­le­me­miş bu­da­la­lar vs…

Ağ­zım­da ka­şık­la yemek ma­sa­sın­da uyu­du­ğum ge­ce­le­rin so­nun­da ve ga­li­ba sa­de­ce ana­mın hayır du­ala­rıy­la, onun “Çok is­ter­sen olur kuzum,” düs­tu­ruy­la has­ta­ne­yi or­ta­ya çı­ka­ra­bil­dim.

As­lın­da baş­ta­ki so­ru­yu sor­ma­nın tam sı­ra­sı: Ben bu has­ta­ne­yi niye kur­muş­tum? Ma­ki­ne­le­rin sa­hi­bi ola­cak­tım ön­ce­lik­le. Pat­ron ola­cak­tım bir nevi. Ama, fark­lı bir pat­ron!

“Bakın; has­ta­ne­ci­lik, üs­te­lik özel has­ta­ne­ci­lik başka türlü de ya­pı­la­bi­lir,” di­ye­bil­mek için­di tüm çek­tik­le­rim. En sev­dik­le­ri­min son yol­cu­luk­la­rın­dan önce uğ­ra­dık­la­rı zo­run­lu bir is­tas­yon ola­ca­ğı­nı ise hiç ak­lı­ma ge­tir­me­miş­tim. 501 nu­ma­ra­lı oda. Ba­ba­mın, Metin Erk­san’ın, Tun­cer Nec­mi­oğ­lu’nun, dok­tor ar­ka­da­şım Aydın’ın ve son ola­rak da Erhan’ın yat­tı­ğı oda. Ahmet Erhan’ın yani…

Resim aynı. Aci­lin önün­de yap­tı­ğım mutat ce­na­ze ko­nuş­ma­sı ve ora­dan ce­na­ze ara­cıy­la gön­de­ri­len ce­na­ze­le­ri­miz. Ken­di­me so­ru­yo­rum, “Ben bu has­ta­ne­yi; dost­la­rım­la, sev­dik­le­rim­le, ya­kın­la­rım­la, son gün­le­rin­de temiz ve soğuk çar­şaf­la­rın ar­ka­sın­dan hü­zün­lü ba­kış­ma­lar ve ses­siz ağıt­lar ya­şa­ya­yım diye mi kur­dum?”

Ne büyük baht­sız­lık ve ne ça­re­siz bir hayal kı­rık­lı­ğı…

An­ka­ra

Yıl 1976… Üni­ver­si­te­yi ka­zan­mış­tım ve taş­ra­dan Baş­kent’e gi­di­yor­dum. An­ka­ra’ya yani… Ha­ya­tım­da hep soluk ama ya­kı­cı fo­toğ­raf­lar­la yer alan kente.

Nev­şe­hir Li­se­si’nden mezun olup Si­ya­sal’ı ka­zan­dı­ğım sene, abi­min, Ana­dol kam­yo­ne­tin ar­ka­sı­na koyup ge­tir­di­ği üç beş eş­yay­la bir­lik­te, İç Ce­be­ci’de som­ya­mın bile zor sığ­dı­ğı küçük bir da­ire­ye yer­leş­miş­tim. İlk gece hiç uyu­ma­dan, oda­mın pen­ce­re­sin­den korku ve şaş­kın­lık için­de, ka­ran­lık ve sisli bir An­ka­ra’ya bak­tı­ğı­mı ha­tır­lı­yo­rum. Er­te­si gün yap­tı­ğım ilk iş ise Zafer Çar­şı­sı’na gi­de­rek, ku­la­ğım­da Che Gu­eva­ra marş­la­rıy­la ki­tap­çı­la­rı do­laş­mak ol­muş­tu. Bü­yü­len­miş gibi ve büyük bir hay­ran­lık­la. An­ka­ra benim re­sim­le, mü­zik­le, ki­tap­la ve en önem­li­si po­li­ti­kay­la ger­çek ma­na­da ta­nı­şıp et­ki­len­di­ğim ilk şe­hir­dir.

Ara­dan yıl­lar geçti. Kavga ve koş­tur­may­la geçen, toz duman için­de bir on yıl. Sonra, 1984’te bir dok­tor ola­rak dön­düm An­ka­ra’ya. Şehre gel­di­ğim ilk gün yap­tı­ğım iş, yine Zafer Çar­şı­sı’na git­mek oldu. Ama bu sefer genç bir şa­ir­le ta­nış­mak­tı der­dim; Ak­de­niz Li­rik­le­ri ve Ala­ca­ka­ran­lık­ta­ki Ülke ki­tap­la­rı­nın şairi Ahmet Erhan’la.

Onu ilk gör­dü­ğüm andan ak­lım­da kalan fo­toğ­raf, çarşı için­de­ki bir sa­ha­fın önüne otur­muş, ses­siz­ce kitap oku­yan, güzel yüzlü bir de­li­kan­lı. Ahmet Erhan. Ah­bap­la­rı­nın bil­di­ği ha­liy­le bizim “Erhan” yani. Yavaş yavaş, ses­siz­ce ko­nuş­muş, soh­bet et­miş­tik. İlk gö­rüş­te de ısın­mış­tık bir­bi­ri­mi­ze.

Sonra… Son­ra­sı bin­ler­ce hi­kâ­ye, anı ve fo­toğ­raf işte. Şiir, türkü, içki, müzik, dost­luk, keder, coşku… Sümer Sokak bu­luş­ma­la­rı. Soh­bet­ler, son­su­za kadar sü­recek zan­ne­di­len ar­ka­daş­lık­lar. Beh­çet, Akif, Adnan, Murat, Oktay, Ahmet Telli, Tolga… Oğlu Deniz’in do­ğu­mu. Sivas. Beh­çet’i kay­be­di­şi­miz. Azer’in ölümü.

İstan­bul

1990 yı­lı­na kadar An­ka­ra’da kal­dım. Sonra da İstan­bul…

Erhan, İstan­bul’a da geldi sonra. Kaldı ve yer­leş­ti üs­te­lik.

Ama aklı hep An­ka­ra’daydı sanki. Sev­gi­li Hacer’in ola­ğa­nüs­tü gay­re­ti ve ça­ba­sı Erhan’a ömür kattı. Ama yet­me­di. Erken sabah zi­ya­ret­le­ri­min bi­rin­de, 501 nu­ma­ra­da üç kadın, Erhan’ın rutin vücut te­miz­li­ği­ni ya­pı­yor­du. Biri, ce­fa­kâr eşi Hacer, di­ğer­le­ri hem­şi­re ve te­miz­lik gö­rev­li­si. Bir sü­re­dir ya­ta­ğa ba­ğım­lı olan Erhan, ses­siz­ce ve tep­ki­siz­ce ya­pı­lan­la­rı iz­le­ye­rek ya­ta­ğın­da ya­tı­yor­du. Ka­pı­da dur­dum ve biraz bek­le­dim. Sonra fark etti beni ve ba­kış­tık bir süre… “Ah kar­de­şim!” dedim içim­den, “Yan yana yü­rü­dü­ğü­müz, sar­hoş olup ağ­la­dı­ğı­mız, ku­cak­la­şıp coş­tu­ğu­muz; uy­ku­lu, uy­ku­suz, hiç bit­me­yecek zan­net­ti­ği­miz, genç­li­ği­miz, ge­ce­le­ri­miz…”

Bir hin­lik geldi ak­lı­ma. Ya­ta­ğın ya­nı­na ge­le­rek, “Tamam bi­ra­der,” dedim ve sı­rı­ta­rak devam ettim: “Evet, böyle bir ha­ya­li­mi­zi ha­tır­lı­yo­rum. Et­ra­fı­mız­da ka­dın­lar ola­cak­tı. Onlar fır dö­ne­cek­ler­di. Biz yan gelip ya­ta­cak­tık. Keyif keka. Ama sanki bu de­ğil­di.” İnce, ka­rar­mış du­dak­la­rı­nı güç­süz­ce açıp, gü­lüm­se­di.

Bir­kaç gün sonra da kay­bet­tik…

A. Erhan, her şey­den önce benim dos­tum ve kar­de­şim­di; ona dair ta­raf­sız ola­mam. Ama bütün ob­jek­tif­li­ğim­le söy­le­ye­bi­li­rim ki, dün­ya­nın en iyi şa­ir­le­rin­den bi­riy­di. Ha­ya­tı da şiiri gi­biy­di ve hep yaz­dı­ğı gibi ya­şa­dı.

Acil önün­de­ki mutat ce­na­ze tö­re­ni­ne dö­ne­lim. Şöyle dedim orada:

“Namık Kemal’in bir di­ze­si ge­li­yor ak­lı­ma: Bâ­is-i şekvâ bize hüzn-i umû­mî­dir Kemâl, kendi derdi gön­lü­mün bil­lah gel­mez yâ­dı­na.”

“Bizim şi­kâ­yet et­me­mi­zin se­be­bi için­de bu­lun­du­ğu­muz hüzün at­mos­fe­ri­dir, gön­lü­mün der­din­den bah­set­mek asla ak­lı­ma gel­mez” diyor Namık Kemal.

Evet… Erhan tam da böy­ley­di işte. Sisin için­de kay­bol­muş bir fener gibi, dünya der­di­nin için­de kay­bol­muş bi­ri­siy­di. Öy­le­si­ne kay­bol­muş­tu ki kendi si­lu­eti­ni dahi se­çe­mez ol­muş­tuk.

Erhan ye­ri­ni, yaz­dı­ğı şi­ir­ler­le belli edi­yor­du. Kı­sa­cık ömür de­ni­zin­de bir deniz fe­ne­ri gibi ses verdi hep. Kay­bol­muş, yitip git­miş vü­cu­du­na, ancak çı­kar­dı­ğı inil­ti­ler­den, yani şi­ir­le­rin­den ula­şa­bi­lir­di­niz. Dün­ya­nın en içten, en ya­kı­cı, en sade ve pü­rüz­süz şi­ir­le­riy­di bun­lar. Bul­du­ğu­nuz­da kay­bo­lan ve ye­ni­den bir başka sisin için­den, yeni inil­ti­ler çı­ka­ran bir deniz fe­ne­riy­di Erhan.

J. Ste­in­beck’in Bit­me­yen Kavga’sında roman kah­ra­ma­nı, ölen yol­da­şı­nı top­la­nan ka­la­ba­lı­ğın önün­de şu cüm­ley­le uğur­lar ve bu ki­ta­bın son cüm­le­si­dir:

“O, ken­di­si için hiç­bir şey is­te­me­di yol­daş­lar, hiç­bir şey is­te­me­di!”

Ahmet Erhan, bu dün­ya­da, ken­di­si için hiç­bir şey is­te­me­den ya­şa­dı ve öy­le­ce öldü. Ben şa­hi­dim.

Ot der­gi­si, Eylül 2013

Ahmet Erhan’ı 4 Ağus­tos 2013 yı­lın­da uzun sü­re­dir te­da­vi gör­dü­ğü ve ku­ru­cu­su ol­du­ğum has­ta­ne­nin bir oda­sın­da kay­bet­tim. 501 no’lu oda onun ke­de­riy­le ya­zıl­mış bir ya­zı­dır.

KÜNYE
Ki­ta­bın Adı: Vel­ha­sıl
Yazar: Ercan Kesal
Edi­tör: Tanıl Bora
İle­ti­şim Ya­yın­la­rı
Sayfa Sa­yı­sı: 179 sayfa
Baskı: 1. baskı – Ekim 2019

Avatar

sanat ve edebiyat dergisi