Vedat Günyol İçin Çağrışımlar / Cemal Süreya

/ 28 Ağustos 2016 / 13 okunma / yorumsuz

1) Orda bir adam var. Va­pur­dan ini­yor; Ka­ra­köy’deki posta ku­tu­su­nu açı­yor; sonra mer­di­ven­le­ri iki­şer iki­şer çı­ka­rak ka­la­ba­lı­ğa ka­rı­şı­yor. Ya­şı­na kar­şın dim­dik bir adam. Yüzü sanki bir ya­za­rın değil de bir gök­bi­lim pro­fe­sö­rü­nün yüzü. Bert­rand Rus­sell’i de anım­sa­tı­yor biraz. İde­alist fi­lo­zof Rus­sell’i değil, hani şu mah­ke­me­si olan Rus­sell’i. Var öyle bir adam. Var ve he­pi­mi­ze iliş­kin bir şeyi kur­ta­rı­yor orda.

2) Or­ta­okul­da tah­rir ödev­le­ri­ni bir ar­ka­da­şı­na yaz­dı­rır­mış. Ar­ka­daş­la­rı­nın ha­tı­ra def­ter­le­ri­ne iki satır yaz­ma­yı göze ala­ma­yan çocuk…

O kadar da değil canım, yine o yıl­lar­da bir der­gi­nin aç­tı­ğı ar­tist re­sim­le­ri­ni ta­nıt­ma ya­rış­ma­sın­da de­re­ce ala­cak. Ödülü: Bir diş ma­cu­nu, bir diş fır­ça­sı.

Her zaman dü­şü­nü­rüm, nasıl girdi o ya­rış­ma­ya?

3) Yedi yıl pa­pa­zo­ku­lu. Dog­ma­la­rın ka­tı­lı­ğın­dan o okul­da tik­sin­me­ye baş­la­mış. Ama fel­se­fe me­ra­kı da orda uyan­mış. Hukuk Fa­kül­te­si’ni bi­tir­dik­ten sonra dok­to­ra yap­mak için Paris’e gitti. Çağ­daş ede­bi­yat­la da ilk kez orada yüz yüze geldi.

4) Adnan Adı­var – Orhan Bu­ri­an – Sa­ba­hat­tin Eyu­boğ­lu… Ba­kın­ca Vedat Gün­yol’un yü­zün­de bu üç adı hemen gö­rür­sü­nüz. Ha­li­de Edip’i de ek­le­mek ge­re­kir.

Adnan ve Ha­li­de Edip Adı­var, genç­le­re yö­ne­lik bir güven pa­rıl­tı­sı ola­rak yer et­miş­tir ba­kış­la­rın­da. Orhan Bu­ri­an çe­ne­siy­le ağ­zı­nın ara­sın­da­dır: Gi­ri­şim se­vin­ci. Sa­ba­hat­tin Eyu­boğ­lu ise iki kaşın ara­sın­da: Duygu ve dü­şün­ce­nin bir­bi­ri­ni sü­rek­li kol­la­ma­sı. Yü­zü­nün bir ye­rin­de Hamdi Tan­pı­nar’ın da gizli bir ko­nu­mu var gibi gel­miş­tir bana.

5) İslam An­sik­lo­pe­di­si yazı ku­ru­lun­da Adnan Adı­var’la, Ufuk­lar (son­ra­dan Yeni Ufuk­lar ola­cak) der­gi­sin­de Orhan Bu­ri­an’la; Çan Ya­yın­lan’nda Sa­ba­hat­tin Eyu­boğ­lu’yla be­ra­ber.

6) Dost­luk duy­gu­su ha­ya­tı­nı be­lir­le­yen bir duygu olmuş. Dos­tu­nu ka­yır­ma duy­gu­suy­la çıkış yap­maz. Ama onu öyle fazla sa­vu­nur ki so­nun­da aynı nok­ta­ya gel­di­ği olur. Sa­nı­rım, yan­lış­la­rı ol­duy­sa, bun­lar hep o dost­luk say­rı­lı­ğın­dan doğ­muş­tur.

7) Ahmet Cemil Mül­ki­ye­liy­di. Yüz­ba­şı Se­la­hat­tin Har­bi­ye’li. 1960’lı, özel­lik­le de 1970’li yıl­lar­da Türk en­te­li­jan­si­ya­sı­nın ger­çek tem­sil­ci­le­ri ise öğ­ret­men­ler oldu. Büyük bir yay­gın­laş­ma ve doğal güç ka­zan­ma­dır bu. Dev bir dal­ga­lan­ma ve bi­linç­len­me, dal­ga­lan­ma­nın ve bi­linç­len­me­nin te­me­lin­de ku­ru­cu öğe ola­rak Sa­ba­hat­tin Eyu­boğ­lu’nun ve Vedat Gün­yol’un da büyük bir kat­kı­la­rı ol­du­ğu­nu kimse inkar ede­mez, in­sa­nı gös­ter­di­ler.

8) Ne verdi bize? Öyle bir şey ki, artık iyice bizim olmuş, biz­leş­miş. Kolay an­la­tı­la­maz. Bazı yön­le­riy­le aşıl­mış da. Ulu­sal hü­ne­ri­miz ge­re­ği, onu ko­lay­ca küçük de gö­re­bi­li­riz artık, öyle bir şey.

9) Dü­şün­ce­siy­le üstü başı, hayat gö­rü­şüy­le yüzü gözü bir­bi­ri­ne bu kadar ben­ze­yen daha kaç kişi var­dır ül­ke­miz­de!
Dü­şün­ce­si­ni hayat bi­çi­mi­ne dö­nüş­tür­dü. Der­viş. Genç­ler­le bir arada oldu. Hep en genç­ler ara­sın­da.

10) Yazı ha­ya­tı da dü­şün­cey­le baş­la­dı. Hatta salt dü­şün­cey­le. Çok iyi bir öğ­re­nim gör­müş­tü. Bir­kaç dil bi­li­yor­du. Ken­di­sin­den ya­rar­lan­mak is­te­di­le’r. Bugün Tür­ki­ye’nin en zen­gin avu­ka­tı ola­bi­lir­di. Ne yaptı? Ter­cü­me Bü­ro­su’nda görev aldı. Orta öğ­re­tim ku­rum­la­rın­da ya­ban­cı dil öğ­ret­men­li­ği­ni yeğ tuttu. Evet, salt dü­şün­ce. Yücel’deki kitap ta­nıt­ma ya­zı­la­rın­da sanat ya­pıt­la­rın­da da hep ana dü­şün­ce­yi, dünya gö­rü­şü­nü ya­ka­la­ma ve her şeyi ona göre de­ğer­len­dir­me ça­ba­sı için­de ol­du­ğu gö­rü­lür. İler­de­ki eleş­ti­ri ya­zı­la­rın­da da aynı çaba için­de ola­cak.

Son yıl­lar­da, özel­lik­le de 12 Eylül’den sonra sa­na­ta daha başka yak­la­şı­yor sanki. Daha doğ­ru­su ken­di­si bir sa­nat­çı tavrı için­de. Ken­di­ni an­lat­ma­ya da baş­la­dı.

1940’lı yıl­la­rın ba­şın­da, hü­ma­niz­mi, “Bağ­naz­lı­ğın tersi” ola­rak ta­nım­lı­yor­du. 1950’li yıl­lar­da, ya­zı­da biraz ka­tı­laş­tı­ğı­nı gö­rü­yo­ruz.

Bunda, De­mok­rat Parti İkti­da­rı sı­ra­sın­da bazı Cum­hu­ri­yet de­ğer­le­ri­nin teh­li­ke­ye düş­tü­ğü kay­gı­sı­nın da payı ola­cak. Gün­yol’un ve Eyu­boğ­lu’nun altın yıl­lan 1950’li ve 1960’lı yıl­lar­dır. Hü­ma­niz­me, yeni bir sos­yal içe­rik ge­tir­me ça­ba­sı için­de­dir­ler. Köy ede­bi­ya­tı­nı öne çı­ka­rır­lar.

12 Mart’ta gizli örgüt kur­duk­la­rı ge­rek­çe­siy­le tu­tuk­lan­dı­lar. 1970’li yıl­lar­da sa­vaş­çı bir Vedat Gün­yol kar­şı­sın­da­yız. 1980’li yıl­lann ge­tir­di­ği si­ya­sal ve top­lum­sal acı­lar da yu­kar­da de­ğin­di­ğim sa­nat­çı tavn­na itti onu.
Umut­suz­luk mu?

Mil­li­yet Sanat’ta ya­yım­la­dı­ğı ya­zı­la­rın genel baş­lı­ğı­nı de­ği­şir­di: Gi­de­ra­yâk’ı ya­şar­ken yaptı. Bu de­ği­şik­lik ge­le­ce­ğe inan­cım da gös­te­ri­yor.

11) Her şey gibi dost­luk­lar da es­ki­yor ve da­ya­nık­sız ka­lı­yor. Yoksa dost­luk­lar in­sa­nın or­ta­la­ma hayat sü­re­si­ne göre mi prog­ram­lan­mış? O sü­re­yi aşın­ca bazı dost­lar­la da ko­puş­ma ka­çı­nıl­maz bir şey mi? Bil­mi­yo­rum. Ama yaş al­dık­ça, Vedat Gün­yol’un yü­zün­den si­li­nen çiz­gi­ler de olmuş. Azra Erhat gibi.

12) Sa­nı­rım, bütün Mavi Yol­cu­luk­la­ra ki­tap­la­rı ve yazı ma­ki­ne­siy­le ka­tıl­dı. En az mavi yol­cu­luk­çu…

13) Bir çağ­rı­şım daha: Bir Gün­yol tavrı ol­ma­say­dı bir Erdal İnönü tavrı da or­ta­ya çık­ma­ya­cak­tı belki. Gün­yol po­le­mik­çi, İnönü naif gö­rü­nü­yor. Olsun. Bir ilin­ti var. Ece­vit de, Yücel’de, Ufuk­lar’da Gün­yol’un bağlı okuru.

14) Gün­yol’un sağda eş­de­ğe­ri yok. Biraz zor­lar­sak, belki Cemil Meriç.

15) için­de­ki ay­dın­lı­ğı kar­şı­sın­da­ki­ne yal­nız yan­sıt­mak­la kal­maz, ken­di­nin­ki­nin bir eşini de hemen ya­ra­tır onda.

16) Cey­hun Atuf Kansu’dan sonra biz sa­nat­çı­la­rın cum­hur­baş­ka­nı adayı odur.

Hep dü­şü­nü­rüm. Neyi mi? Şu az­ge­liş­miş -is­ter­se­niz geri kal­mış, ge­liş­mek­te olan de­yin- ül­ke­miz­de, Tür­ki­ye’de ki­mi­le­ri­nin kül­tür ala­nın­da ger­çek­leş­tir­di­ği mu­ci­ze­le­rin dün­ya­da bir ben­ze­ri­nin olup ol­ma­dı­ğı­nı…

Di­ye­lim, bir in­sa­nın hiç­bir maddi des­tek ol­ma­dan, yal­nız­ca dost­la­rın, ede­bi­ya­ta, sa­na­ta gönül ve­ren­le­rin kat­kı­la­rıy­la tek ba­şı­na hep ken­din­den ve­re­rek bir kül­tür-sa­nat der­gi­si­ni 24 yıl çı­kar­ma­sı müm­kün müdür?

Bir Ba­tı­lı için “mi­rac­le”dır, “im­pos­sib­le”dır bu. Oysa Tür­ki­ye’de bir ata­sö­zün­de de be­lir­til­di­ği gibi, “Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.”

Çünkü işi­miz ol­ma­zı ol­dur­mak­tır bizim. Ay­dı­nı­mı­zın, ya­za­rı­mı­zın, sa­nat­çı­mı­zın alın­ya­zı­sı­dır­bu. Bir de Eşref in söy­le­di­ğin­ce, “Hap­si­le neyf ile iş­ken­ce ile ömrü geçer / işte Tür­ki­ye’de şair ola­nın hali budur.”
Buy­run, Vedat Gün­yol an­la­tı­yor; din­le­yin.

“Bir sabah saat beşte kapı ça­lın­dı, açtım. Nazik bir deniz su­ba­yı adımı sordu, arama ya­pa­ca­ğız dedi. Ar­dın­dan bir bin­ba­şı geldi as­ker­ler­le, içeri onlar gir­di­ler. Kız­kar­de­şim­le ka­lı­yo­rum. Evde de iki ye­ğe­nim var. ikisi de kız, biri on ya­şın­da, biri sekiz, uyu­yor­lar. Birde da­yı­mın kızı ço­cu­ğuy­la bir­lik­te ko­nu­ğu­muz. Açı­yor­lar oda­la­rı, so­ru­yor­lar bun­lar kim diye.

Ço­cuk­lar uyan­dı. Hep­si­nin göz­le­ri fal­ta­şı gibi açıl­mış. Bütün ki­tap­la­rı ta­ra­dı­lar, ka­rış­tır­dı­lar. Sonra hadi ha­zır­lan, gö­tü­rü­yo­ruz seni, de­di­ler. Alıp gö­tür­dü­ler em­ni­ye­te, San­sar­yan Hanı’na.”

Yal­nız Vedat Gün­yol’u mu? Sa­ba­hat­tin Eyu­boğ­lu’nu. Azra Erhat’ı, Mina Urgan’ı, daha baş­ka­la­rı­nı da gö­tür­müş­ler­dir o gün. Gizli örgüt kur­mak suç­la­ma­sıy­la… Nasıl mı? Top­lu­ca Mavi Yol­cu­lu­ğa çı­ka­rak pa­zar­te­si gün­le­ri Sa­ba­hat­tin Eyu­boğ­lu’nun evin­de top­la­na­rak, bir­bir­le­ri­ne te­le­fon et­tik­le­rin­de ül­ke­le­ri­nin için­de bu­lun­du­ğu du­rum­dan ya­kı­na­rak…

Vedat Gün­yol, 12 Mart 1971’den sonra saçma sapan bir suç­la­may­la gö­zal­tı­na alı­nı­şı­nı, Mal­te­pe As­ke­ri Ce­za­evi’nden ge­çir­di­ği dört ayı an­la­tır­ken çir­kin­lik­le­rin yanı sıra gü­zel­lik­le­ri de anı­yor sü­rek­li. Özel­lik­le son ola­rak yer­leş­ti­ril­dik­le­ri altı ki­şi­lik bir ko­ğuş­ta başka suç­la­ma­lar­la oraya ge­ti­ril­miş Ilhan Sel­çuk, Oktay Kurt­bö­ke, Nihat Sar­gın ve Yal­kım aldı bir deniz su­ba­yıy­la bir­lik­te ge­çir­dik­le­ri “nefis” gün­le­ri… Dı­şar­da­ki dost­la­rı­nın yar­dım için çır­pı­nış­la­rı­nı…

Dost­lar, dost­luk­lar… Vedat Gün­yol’un ya­şa­mı dost­luk­lar­la örülü zaten. Dost­la­rı önem­li bir yer tu­tu­yor ya­şa­mın­da. Ni­te­kim 1935’lerde Yücel Der­gi­si’ni çı­ka­ran Muh­tar Enata’yla ta­nış­ma­sı bir ba­kı­ma alın­ya­zı­sı­nı be­lir­li­yor onun, ilk çe­vi­ri­le­ri, ilk ya­zı­lan Yücel’de ya­yım­la­nı­yor. Orhan Bu­ri­an’la ta­nı­şıp dost­luk ku­ru­yor yine Yücel ka­na­lıy­la.

“Orhan Bu­ri­an Camb­rid­ge’ten yazı gön­de­ri­yor­du. Muh­tar’la sü­rek­li mek­tup­la­şı­yor­lar­dı. Tür­ki­ye’ye dö­nü­şü­nün haf­ta­sın­da Haluk Şeh­su­va­roğ­lu, Yusuf Mar­din, Muh­tar Enata ve ben İstan­bul’da bu­luş­tuk onun­la. Alman El­çi­li­ği’nin ar­ka­sın­da güzel bir bahçe vardı, orada.”
1935-40 yıl­lan Vedat Gün­yol’un hu­kuk­la ede­bi­yat ara­sın­da bo­ca­la­dı­ğı yıl­lar­dır. Paris dö­nü­şü Hay­dar­pa­şa Li­se­si’nde kısa süren bir Fran­sız­ca öğ­ret­men­li­ğin­den sonra hukuk fa­kül­te­si­ne öğ­ret­men ola­rak gir­miş; Ali Fuat Baş­gil’in, Ebü­lu­la’nın, Cro­zat’nın ya­nın­da ça­lış­mış­tır. Ama yavaş yavaş ede­bi­yat ağır bas­ma­ya baş­lar. Önce Orhan Bu­ri­an’la
Yücel der­gi­si­nin so­rum­lu­lu­ğu­nu yük­le­nir­ler, ar­dın­dan…

“Cemal Nadir her ay dü­zen­li ola­rak bir ka­ri­ka­tür ve­rir­di Yücel’e. Kimi kez de Yücel’in ka­pa­ğım o ya­par­dı. Bir ya­kın­lık, bir dost­luk vardı ara­mız­da. Cemal Nadır’in gön­lün­de yatan aslan da bir çocuk der­gi­si çı­kar­mak. Muh­tar Enata be­nim­se­di bunu. Ar­ka­daş der­gi­si böyle çıktı.

1941’de, Cemal Nadir’le bir­lik­te ha­zır­lar­dık. Ali Ulvi de vardı o sı­ra­da.
Gen­ce­cik bir ço­cuk­tu, Cemal Nadir’in öğ­ren­ci­si…”

Ancak 17 sayı ya­yım­la­nır Ar­ka­daş. Vedat Gün­yol’un as­ker­li­ği gelip çat­mış­tır çünkü. Savaş yıl­la­rı­dır. Üç yıl süren as­ker­lik hu­kuk­tan iyice ko­pa­rır Vedat Gün­yol u. Alır ede­bi­ya­ta ar­ma­ğan eder.

Yıl 1944’tür. Milli Eği­tim Ba­kan­lı­ğı Neş­ri­yat Mü­dü­rü Adnan Ötü­ken’in zor­la­ma­sıy­la An­ka­ra Gazi Li­se­si Fran­sız­ca öğ­ret­men­li­ği­nin yanı sıra, Kla­sik Eser­ler Da­nış­ma­nı olur Vedat Gün­yol. Adnan Ötü­ken, sev­di­ği ve gü­ven­di­ği Vedat Gün­yol’a telif hak­la­rı­nı he­sap­la­ma gö­re­vi­ni ver­miş­tir.

“Ay­rı­ca, kla­sik­ler­le uğ­ra­şı­yor­sun, işin bu di­ye­rek Ter­cü­me Bü­ro­su üye­li­ği­ne de ata­dı­lar beni. Sa­ba­hat­tin Eyu­boğ­lu’y la orada ta­nış­tım. Talim Ter­bi­ye Üye­siy­di aynı za­man­da. Bir gün Orhan Veli’yle geldi odama. Orhan Veli bir çe­vi­ri­si­nin he­sa­bı­nın eksik ya­pıl­dı­ğı­nı söy­le­miş. ‘Vedat Bey’ dedi ki­bar­ca, bir yan­lış­lık olmuş ga­li­ba, lüt­fen il­gi­le­nir mi­si­niz?’

Hay hay, dedim. Onlar yu­ka­rı Sa­ba­hat­tin Bey’in oda­sı­na çık­tı­lar. Ye­ni­den he­sap­la­dım ben de, il­kin­den daha düşük bir çe­vi­ri üc­re­ti çıktı onaya.

Git­tim söy­le­dim. Mah­çup ol­du­lar biraz. O an Sa­ba­hat­tin Eyu­boğ­lu’nun gü­ve­ni­ni ka­zan­dı­ğı­mı an­la­dım.”

Başka bir gün de Vedat Gün­yol’u oda­sı­na ça­ğı­ra­cak­tır Eyu­boğ­lu. Bu kez ya­nın­da Ton­guç var­dır. Ton­guç’la ta­nış­tı­rır onu, Ha­sa­noğ­lan Yük­sek Köy Ens­ti­tü­sü’nde görev alıp ala­ma­ya­ca­ğı­nı sorar.

“El­bet­te dedim, ge­li­rim. Sa­ba­hat­tin Bey’le dost­lu­ğum orada pe­kiş­ti işte. Haf­ta­da bir gün gi­di­yor­dum ben. Dört saat mi, beş saat mi der­sim’ var; ama ders dı­şın­da da öğ­ren­ci­ler­le bir­lik­te­yiz. Akşam ye­mek­te el­le­rin­de def­ter ge­li­yor­lar, bo­yu­na so­ru­yor­lar, bo­yu­na so­ru­yor­lar. O vakit çıl­dı­rı­yo­rum ben se­vinç­ten. Yirmi otuz yılı aşkın öğ­ret­men­li­ğim­de o üç yıl ger­çek­ten öğ­ret­men­lik yap­tım derim hep.”

Ama çok sür­mez bu mut­lu­luk. Haşan Âli Yücel’den son­ra­ki Eği­tim Ba­ka­nı Reşat Şem­set­tin Sirer önce Ton­guç’u gö­rev­den alır, ar­dın­dan Köy Ens­ti­tü­le­ri nin yö­ne­tim ve öğ­re­tim kad­ro­su­nu bü­tü­nüy­le de­ğiş­ti­rir. Ha­sa­noğ­lan’ın yük­sek bö­lü­mü­nü de ka­pa­tır sonra.

“Bunun üze­ri­ne ben de Gazi Li­se­si’ndeki Fran­sız­ca öğ­ret­men­li­ğiy­le Neş­ri­yat Mü­dür­lü­ğü’ndeki gö­re­vim­den is­ti­fa ettim. Yarım kalan dok­to­ra­mı ta­mam­la­mak için Paris’e git­tim.”

Paris’ten hukuk dok­to­ru ola­rak döner Vedat Gün­yol. “Dev­let­ler Hu­ku­kun­da Birey”dir dok­to­ra ko­nu­su. İstan­bul’da avu­kat­lık sta­jı­nı da yapar. Ama hu­ku­ka ısı­na­maz bir türlü. Adnan Adı­var, İslam An­sik­lo­pe­di­si’nde ça­lış­ma­sı­nı is­te­yin­ce de hemen kabul eder.

Adnan Adı­var’la Paris’e ilk gi­di­şin­de ta­nış­mış­tır Vedat Gün­yol. Te­rak­ki­per­ver Cum­hu­ri­yet Fır­ka­sı’nın ku­ru­cu­la­rın­dan­dır Adnan Adı­var.

Ku­ru­cu­su ol­du­ğu parti ka­pa­tı­lıp (1925) eşi Ha­li­de Edip’in te­da­vi­si için In­gil­te­re’de bu­lun­du­ğu bu- sı­ra­da İzmir su­ikas­tı do­la­yı­sıy­la gı­ya­ben yar­gı­la­nın­ca Tür­ki­ye’ye dön­me­miş, son­ra­dan ak­lan­ma­sı­na kar­şın Ata­türk’ün ölü­mü­ne kadar gö­nül­lü sür­gün­lü­ğü seç­miş­tir.

“Adnan Bey benim, ba­bam­dan başka de­me­ye­yim, ba­bam­la bir­lik­te elini say­gıy­la öp­tü­ğüm sa­yı­lı in­san­lar­dan­dı. Çok na­mus­lu, tok­göz­lü, yan­lı­şı­nı kabul ede­bi­len bir insan. Bir gün bana ‘Vedat’ dedi, ‘ben kay­bet­tim. Ata­türk’ün hakkı var­mış. O be­cer­di bu işi, yaptı. La­ik­lik­ten söz edi­yor­du. La­ik­ti Adnan Adı­var, hatta biraz da ag­nos­tik, bi­li­ne­mez­ci.”
Aynı yıl­lar­da önce Ufuk­lar, sonra Yeni Ufuk­lar adıy­la yeni bir der­gi­nin 24 yıl­lık ma­ra­to­nu baş­la­ya­cak­tır Vedat Gün­yol için. Yücel ka­pan­mış­tır. Bine yakın abo­ne­si var­dır oysa. Orhan Bu­ri­an’ın öne­ri­siy­le…

“Çı­kar­dık Ufuk­lar’ı, 1952’de. Orhan Bu­ri­an’ı, ge­çir­di­ği ikin­ci ame­li­yat­tan sonra kan­ser­den yi­ti­rin­ce va­si­ye­ti­ne uya­rak der­gi­yi sür­dür­düm.”

Evet, sür­dü­rür. Tam 24 yıl. 1959’da ise Çan Ya­yın­la­rı’nı ku­rar­lar Sa­ba­hat­tin Eyu­boğ­lu ile. Sonra bir gün tutar Dev­rim Ya­zı­la­rı’nı çe­vi­rir­ler (1964) Ba­be­uf ten. 1797’de öl­dü­rü­len bu Fran­sız dü­şü­nü­rü­nün ya­zı­la­rı­nın der­len­di­ği ki­tap­lar top­la­tı­lır hemen. Eyu­boğ­lu’yla Gün­yol da ağır ce­za­ya ta­şı­nır­lar yıl­lar­ca. Dört yılda ancak ak­la­nır­lar. Der­ken, 12 Mart dö­ne­min­de­ki o tu­tuk­lan­ma…

“Sa­ba­hat­tin ha­pis­li­ği haz­me­de­me­di, ke­sin­lik­le. Ha­va­lan­dır­ma­ya bile çık­maz oldu. Bak­ma­dı ken­di­ne; fı­rıl­dak yaptı, sat­ranç oy­na­dı, kitap okudu. Bir an­lam­da ken­di­ni ölüme bı­rak­tı. Çık­tık­tan sonra da yazı yaz­dı­ra­ma­dım.

Ben söy­le­dim söy­le­ye­ce­ği­mi, dedi, yaz­mı­yo­rum. Ancak çe­vi­ri yap­tı­ra­bil­dim.”

Vedat Gün­yol’un di­ki­li bir tek ağacı yok şu ölüm­lü dün­ya­da. Ev ki­ra­sı­na bile yet­me­yen bir emek­li maaşı, o kadar. Ama sevgi dolu bir yü­re­ği var. Zen­gin mi zen­gin, Yunus’un söy­le­di­ğin­ce hep dost­tan yana yö­ne­len bir gönlü.

Kay­nak: Vedat Gün­yol ,Cem / Kül­tür Ya­yın­la­rı

Bu yazı İnsanokur’dan alıntı yapılmıştır.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.