Osman Şahin’in Yalova Cezaevindeki Tutukluluk Günleri

/ 7 Eylül 2018 / 181 okunma / yorumsuz

 

Osman ŞAHİN

Mus­ta­fa Ye­şi­lo­va’­nın bel­ge­sel ro­ma­nı “Ko­po”, Der­sim is­ya­nı­nı ale­vi Türk­men­le­rin çı­kar­dı­ğı­nı ya­zı­yor­du. Türk­men ve yö­rük kö­ken­li ol­du­ğum için bu sav, ağ­rı­ma git­ti. Ro­ma­nı eleş­ti­ren bir ya­zı ka­le­me al­dım. “Der­sim is­ya­nı Türk­men de­ğil, Kürt is­ya­nı­dır.” di­ye. Yıl 1978. İki yıl son­ra 12 Ey­lül dar­be­si ol­du. Üç ay son­ra İs­tan­bul Sı­kı Yö­ne­tim Ko­mun­tan­lı­ğı, 3 No’­lu Mah­ke­me, be­ni “Kürt­çü­lük” yap­tı­ğım sa­vı ile 18 ay hap­se mah­kum et­ti.

O gün­ler­de Ya­şar Ke­mal, Şi­le-­De­ğir­men Otel­de, “Al Gö­züm Sey­rey­le Sa­lih” ro­ma­nı­nı ya­zı­yor­du. Mah­kûm ol­du­ğu­mu du­yun­ca “Şi­le’­den ika­met­gah çı­kart, Yar­gı­tay ce­za­nı onar­sa gel Şi­le’­ye, se­ni sık sık zi­ya­ret ede­rim.” de­di.

­O se­vinç­le Şi­le’­den ika­met­gah çı­kart­tım. Yar­gı­tay, ce­za­mı bir ay için­de ona­dı. Ben­ de 1 Ha­zi­ran 1983 gü­nü Şi­le Sav­cı­lı­ğı­’na tes­lim ol­dum. Ce­za­e­vi­ne gir­dim. Ce­za­e­vi­nin içi­ne, dı­şı­na as­ker­ler ba­kı­yor­du. Ya­şar Ke­mal ağa­be­yi­min de­dik­le­ri ol­ma­dı. Yal­nız­ca, si­ne­ma oyun­cu­su dos­tum İh­san Yü­ce ile si­ne­ma ve ti­yat­ro oyun­cu­su İs­met Ay zi­ya­re­ti­me gel­di­ler. İs­met Ay iyi aş­çıy­mış, ne­fis köf­te­ler yap­ıp ge­tir­di.

17 Ha­zi­ran 1983 gü­nü sa­ba­hı can­dar­ma ça­vu­şu ko­ğu­şa gir­di. Elin­de­ki ka­ğıt­tan is­mi­mi oku­du. “A­ce­le ha­zır­lan, sevk var!” de­di. Çan­ta­mı, ya­ta­ğı­mı top­la­dım. Gi­yin­dim. Du­va­rın di­bin­de ön­den, yan­dan res­mi­mi çek­ti­ler. Ki­lo­mu, bo­yu­mu, ren­gi­mi, ya­şı­mı ya­za­rak “eş­kâl” al­dı­lar.

“­Du­va­rın di­bin­de res­mimi al­dı­lar. Ak ka­ğıt üs­tün­de ta­nı­yın be­ni.” di­yen “İn­ce Meh­met” tür­kü­sün­de­ki gi­bi …

Ça­vuş ön­de, ben ar­ka­da, ce­za­e­vi bi­na­sı­nın dı­şı­na çık­tık. Ora­da üç mah­kum da­ha var­dı. Öbür ko­ğuş­lar­da­ki “sol­cu” mah­kum­lar­mış, me­ğer.

Hiç­bi­ri­miz sev­ki­mi­zi is­te­me­miş­tik. Sevk edil­di­ği­miz han­gi ha­pi­sha­ne idi, sor­ma­mız ya­sak­tı. Sor­sak da söy­le­mez­ler­di. “Sol ör­güt­ler” gi­de­ce­ği­miz yö­nü, yo­lu bi­lir­ler­se bas­kın ya­pa­bi­lir, ka­çı­rır­lar­mış bi­zi (!) Be­nim ör­gü­tüm Tür­ki­ye Ya­zar­lar Sen­di­ka­sı idi. Ya­sal bir ör­güt­tü. Sen­di­ka Baş­ka­nı­mız Aziz Nes­in mi ka­çı­ra­cak­tı be­ni ya­ni?

­Ha­ki renk­li as­ke­ri sevk mi­ni­bü­sü ora­da bi­zi bek­li­yor­du. Baş­ça­vuş var­dı ba­şı­mız­da, se­kiz can­dar­ma ile ça­vuş var­dı. Can­dar­ma­lar biz­le­ri ara­la­rı­na ala­rak bin­dir­di­ler mi­ni­bü­se. Bi­lek­le­ri­mi­ze ke­lep­çe­le­ri­mi­zi tak­tı­lar. Her mah­ku­ma iki can­dar­ma dü­şü­yor­du. Baş­ça­vuş sü­rü­cü­nün ya­nı­na otur­muş­tu. Bi­zi sert­çe uyar­dı “So­ru sor­mak, ko­nuş­mak, sa­ğa so­la bak­mak ke­sin­lik­le ya­sak­tır. Yok­sa ayak bi­lek­le­ri­ni­ze de zin­cir vu­ru­rum.”

­A­ra­cı­mız ha­re­ket et­ti. So­lum­da­ki can­dar­ma­la­rın ara­sın­da­ki mah­kum es­mer yüz­lüy­dü. Ya­şı ba­na ya­kın­dı. Adı­nı son­ra­dan öğ­ren­dim “Mu­rat­”ı­n, TKP’­nin İn­gil­te­re ka­na­dın­dan­mış. Ör­güt su­çun­dan 5 yıl­dan be­ri Kü­tah­ya, Af­yon Ha­pis­ha­ne­le­rin­de yat­mış­tı, de­ne­yim­li bir mah­kum­du.

­Mi­ni­bü­sü­müz nor­mal Şi­le­-İs­tan­bul yo­lun­dan git­mi­yor­du. tar­la­la­rın için­den, top­rak yol­dan gi­di­yor, bi­zi deh­şet sal­lı­yor­du. Otur­du­ğu­muz mi­ni­büs bank­la­rı, iki­şer üçer san­tim ara­lık­lar­la ça­tıl­mış­tı. Ke­nar­la­rı kes­kin ve sert­ti. Hop­la­yıp zıp­la­dık­ça kes­kin tah­ta­lar kal­ça­mı­zı acı­tı­yor­du. Sol ör­güt­le­rin bi­zi ka­çı­ra­bi­le­ce­ği var­sa­yı­mı­na da­ya­na­rak şa­şır­tı­cı ara­zi yol­la­rın­dan gö­tü­rü­yor­lar­dı bi­zi.

­Da­ya­na­ma­dım, baş­ça­vuş­a sev­ki­miz ne­re­ye ku­man­dan, di­ye sor­dum. “Lan mo­ruk, kes se­si­ni!” di­ye azar­la­dı be­ni. Hop­la­ma­lı zıp­la­ma­lı yol­cu­lu­ğu­muz bir sa­at­ten faz­la sür­dü. Ya­ka­cık üs­tün­den, Kar­tal-­Ya­lo­va Va­pur İs­ke­le­si­’ne da­yan­dık. As­ke­ri ara­ca ön­ce­lik ta­nı­dı­lar, ara­ba­lı va­pu­ra al­dı­lar. Va­pur ha­re­ket et­ti. Sa­hil­den 150-200 met­re açı­lın­ca baş­ça­vuş ara­ba­dan in­di. Ça­vuş­’a; “Yu­ka­rı­da çay içi­len yer­de­yim, bir ­şey olur­sa dü­dük çal ge­li­rim.” de­di. Araç­la­rın ara­sın­dan yü­rü­dü git­ti.

­A­ra­ba­lı va­pur de­ni­zin or­ta­sın­day­dı. Ya­nı­ba­şım­da otu­ran de­ne­yim­li mah­kum Mu­rat, Ça­vuş­’a:

“­Ya­hu şu mi­ni­bü­sün ka­pı­sı­nı ara­la­yı­ver de, azı­cık de­niz ha­va­sı al­sın ci­ğe­ri­miz. Beş yıl­dır ha­pis­ler­de çü­rü­dük.” de­di.

­Ça­vuş, “Ya­sak hem­şe­rim!” di­ye kes­tir­di. Ben gir­dim ara­ya: “De­ni­zin or­ta­sın­da ke­lep­çe­li el­le­ri­miz­le ka­ça­cak de­ği­liz ya. Ka­pı­yı azı­cık açı­ver­sen ne olur?” de­dim.

­Ça­vuş se­si­ni çı­kar­ma­dı. Ka­pı­yı açı­ver­di. Te­miz ha­va gir­di içe­ri. Açık ka­pı­dan bak­ma­ya baş­la­dık dı­şa­rı­ya.

­Ya­nı­ba­şı­mı­za ko­yu la­ci­vert renk­te, pı­rıl pı­rıl Al­man pla­ka­lı bir Mer­se­des var­dı. Sa­hi­bi, el­li yaş­la­rın­da Ala­man­cı bir Türk’­tü. Ren­kli göm­lek giy­miş, ya­nı­na eşi­ni, iki ço­cu­ğu­nu al­mış­tı. Ara­ba­nın içi po­şet­ler­le do­luy­du.

­A­la­man­cı, ara­ba­sı­nın biz­den ya­na olan ka­pı­sı­nı aç­tı. Çık­tı dı­şa­rı. Pı­rıl pı­rıl gü­neş­le mas­ma­vi gök­yü­zü­ne ba­ka­rak bir se­vinç çığ­lı­ğı at­tı.

­”Av­ru­pa’­nın hiç bir ye­rin­de böy­le gök­yü­zü, böy­le gü­neş yok­tur. Mem­le­ke­tim, mem­le­ke­tim, gü­zel mem­le­ke­tim!” di­ye ba­ğır­dı. Göm­le­ği­nin ya­ka ce­bin­den Mal­bo­ro pa­ke­ti­ni çı­kar­dı. Ci­ga­ra ya­kıp at­tı ağ­zı­na. İçi­ne çek­ti­ği du­ma­nı gu­rur­la sa­vur­du. Tam o sı­ra­da el­le­ri ke­lep­çe­li biz mah­kum­la­rı gör­dü. Bo­zu­lur gi­bi ol­du. Gön­lü­mü­zü al­mak için Mal­bo­ro pa­ke­ti­ni ön­ce ça­vuş­a, son­ra bi­ze uzat­tı, ci­ga­ra ik­ram et­mek is­te­di.

­Ça­vuş, Ala­man­cı­yı ters­le­di:

“­Yas­sak di­yo­rum. Sen yas­sa­ğı bil­mez mi­sin? Ne­re­den bi­le­yim ci­ga­ra­la­rın için­de ero­in, es­rar ol­ma­dı­ğı­nı?” de­yin­ce, Ala­man­cı uzat­tı­ğı pa­ke­ti ge­ri al­dı. Ara­ba­nın tor­pi­do gö­zün­den açıl­ma­mış bir Mal­bo­ro pa­ke­ti çı­kar­dı. Ça­vuş­’a gös­te­re­rek:

“­Ba­kın, pa­ke­tin je­la­tin ka­ğı­dı­nı gö­zü­nün önün­de açı­yo­rum ve pa­ke­ti si­ze ve­ri­yo­rum. Lüt­fen can­dar­ma ve mah­kum ar­ka­daş­la­ra ik­ra­mı­mı red­det­me­yin. Al­man­ya’­dan te­mel­li dö­nüş yap­tım, se­vinç­li­yim.” de­di.

­Ça­vuş­’a söz an­lat­mak müm­kün de­ğil­di. Ci­ga­ra pa­ke­ti­ni kap­tı­ğı gi­bi fır­lat­tı de­ni­ze.

­A­la­man­cı fe­na bo­zul­du.

“­Ne kı­zı­yor­sun be? Ke­nan Ev­ren mi ke­sil­din ba­şı­ma?” di­ye dik­le­nin­ce, Ça­vuş çi­le­den çık­tı.

­”U­lan hı­ya­roğ­lu hı­yar, sa­na de­me­dim mi yas­sak!” di­ye­rek mi­ni­bü­sün de­mir ka­pı­sı­nı so­nu­na ka­dar açın­ca ka­pı ke­na­rı, Ala­man­cı­nın yep­ye­ni Mer­se­de­si­nin ka­por­ta­sı­nı boy­dan bo­ya çiz­di.

A­la­man­cı bir an ne ya­pa­ca­ğı­nı bi­le­me­di. Ca­nı yan­mış gi­bi eli­ni ara­ba­sı­nın çi­zi­len yer­le­ri­ne sür­dü.

“­Tuh be­e!” di­ye ba­ğır­dı. “Al­man­ya’­dan bu­ra­ya üç bin ki­lo­met­re yol gel­dim. Hiç­bir yer­de en ufak çi­zik ol­ma­dı ama ken­di ül­kem­de ara­bam ne ha­le gel­di?” de­di.

­Ça­vuş, elin­de­ki G-3­’ü doğ­rult­tu.

“­Çok ko­nuş­ma! Yok­sa alı­rım içe­ri!” di­ye­rek ke­lep­çe­li mah­kum­la­rı gös­ter­di.

­A­la­man­cı ne­ye uğ­ra­dı­ğı­nı şa­şır­mış­tı.

“­Ta­mam ar­ka­daş, ta­mam. La­net ol­sun ci­ga­ra­ya da, sa­na da…” çe­kil­di ara­ba­sı­nın içi­ne, ört­tü ka­pı­yı. So­murtuk, ka­rar­mış yüz­le don­du kal­dı.

­Bir­kaç da­ki­ka on­ce, “Mem­le­ke­tim, mem­le­ke­tim, gü­zel mem­le­ke­tim!” di­ye ba­ğı­ran Ala­man­cının su­ra­tı, ke­lep­çe­li biz mah­kum­la­rın yü­zü­ne dön­müş­tü.

­Mi­ni­bü­sün ka­pı­sı açık­tı. İçe­ri­den Ala­man­cı­ya; “Na­sıl­mış mem­le­ke­tin hem­şe­rim? Şim­di an­la­dın mı?” di­ye ba­ğır­dım.

­Ça­vuş, G-3­’ü bu kez ba­na doğ­rult­tu.

“­Ka­pa çe­ne­ni! Yok­sa ayak bi­lek­le­ri­ne eş­şek zin­ci­ri vu­ru­rum. ” de­di.

­O ara, üs­tü­müz­den, ne­şe­li, gev­rek ötüş­le­riy­le bir­kaç mar­tı geç­ti. Bel­ki de ha­li­mi­ze gü­lü­yor­lar­dı.

Ça­vuş­’un dav­ra­nış­la­rı, Tols­toy­’un bir sö­zü­nü ge­tir­di ak­lı­ma:

­”İn­san­la­rı yol­da, ye­mek­te ta­nı­ya­maz­sı­nız. İn­san­la­rı ta­nı­mak için yet­ki ve­re­cek­si­niz ve yet­ki­le­ri ba­şın­da ta­nı­ya­cak­sı­nız onları.”

­Biz­ler, bun­la­rı ya­şar­ken va­pu­ru­muz Ya­lo­va İs­ke­le­si­’ne ya­naş­mış­tı. Baş­ça­vuş gel­di, ara­ba­nın önün­de­ki ye­ri­ni al­dı.

­A­ra­ba­lı va­pu­run ön ka­pa­ğı ağır ağır in­di. Ça­lı­şan ara­ba­lar hız­la sa­hi­le çık­ma­ya baş­la­dı­lar. Bi­zim ara­ba­mız az son­ra ara yol­la­ra sa­pa­rak yük­sek du­var­lı, du­var üst­le­ri di­ken­li tel­ler­le kap­lı Ya­lo­va Ce­za­e­vi­’nin önün­de dur­du. De­mir ka­pı ağır ağır açıl­dı. Baş­ça­vuş, ça­vuş ve can­dar­ma­lar ke­lep­çe­li biz mah­kum­la­rı ara­la­rı­na ala­rak ce­za­e­vi av­lu­su­na yü­rü­dü­ler. Ben, mah­kum­lar ara­sın­da en ar­ka­day­dım.

­Si­vil gi­yim­li, uzun boy­lu baş­gar­di­yan, ma­ki­ne­siy­le mah­kum­la­rın re­sim­le­ri­ni çe­ki­yor­du.

“­Bir de mah­kum ya­zar var­mış ara­nız­da. Mah­kum ya­zar han­gi­si?” di­ye sor­du.

­Be­ni ara­la­rı­na alan iki can­dar­ma, ke­lep­çe­mi çöz­dük­ten son­ra;

“­Ya­zar mah­kum bu­ra­da!” de­di­ler. Be­nim­ de res­mi­mi al­dı­lar.

­Sı­rı­tan iki can­dar­ma­nın or­ta­sın­da “Mah­kum Os­man­” ın otuz iki yıl ön­ce­ki ha­li­dir gö­rü­nen.

Osman Şahin’in Yalova Cezaevindeki tutukluluk günleri

Kaynak: Kasabadan Esinti, Kış 2016, Sayı 9.

 

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.