Tireli Şair İrfan Mutluer’le Şiir Üzerine

/ 26 Aralık 2018 / 62 views / yorumsuz

“Tül ve Pus” ve “Hoşça Kal Yağmur” adlı kitapları bulunan emekli öğretmen İrfan Mutluer İzmir’in Tire ilçesinde yaşıyor. Kendisine günümüz edebiyatı ile ilgili sorular yönelttik.

Tireli Şair İrfan Mutluer’le Şiir Üzerine

C.T: Turgut Uyar, “Şiir çıkmazda, çünkü insan çıkmazda.” diyor. Buradan yola çıkarsak “Şiir sorunu yok, şair sorunu var!” diyebilir miyiz?

İ.M: Elbette şiir kendisini üretene yaslanacaktır, onun elinde şekillenecek, biçimlenecektir. Ne yazık ki yine onun elinde kaçınılmaz sona ulaşacaktır. Üretici üretimini kısıtladığı oranda ya da iyi şiire ulaşamadığı zaman şiir de yaralanacaktır. Fakat şu da var ki elimizde dünyalar dolusu yazılmış şiir de var. Onları yok edebilecek miyiz? Elbette hayır! Şiir hep bizimle olacak, üretsek de üretemesek de. Şiir limanına hep sığınacağız. En çok da çıkmaza düştüğümüzde sığınacağız. Ne kadar çıkmaza düşersek düşelim, ne kadar şair sorunu olursa olsun… İşte o çıkmazdan kendi şiirimizi, iyi şiirimizi çıkaracağımızı düşünüyorum. Büyük sorunlar büyük şiiri doğuracaktır, diye düşünüyorum. Belki de kendimi buna inandırmak istiyorum.

C.T: Kapitalizmin sanal ortamlarda insana sunduğu zengin görsellik; devinim, renklilik, enerji, heyecan, şaşırtıcılık vb. faktörler okuru basılı kâğıttan uzaklaştırdı.  İnternet ortamını dolduran basit, sığ, aforizma kokan şiirleri, estetik duyarlığı pek gelişmemiş okurlar şiir örneği olarak algılar oldu. Bu kirli ortamda şiirini yayımlatamama, okurunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelen şairlerse özgün bir şiir anlayışından uzaklaştılar.  Sonuç olarak “Kötü ürün iyi ürünü piyasadan kovdu.” diyebilir miyiz?

İ.M: Teknolojik gelişim insanoğluna güzel ve pahalı bir(kaç) oyuncak sundu. Öyle ki biz yetişkinler bile bu sanal şölene katılmak için can atıyoruz. Bir şekilde aksarsa eğer, kendimizden geçiyor, birbirimizi yiyoruz. Bu işin sık görünen tarafı. Bir de farklı yönü var. Biraz mürekkep yalamış, kitap okumuş, içinde yazma kıpırtısını az ya da çok hissetmiş insanlarda yazma ihtiyacı meydana geldi, onları yazmaya teşvik etti.

2000’li yılların başında internet üzerinden yayım yapan e dergiler henüz bir elin parmaklarını geçmezken imgeneti (imgenet.net) kurduk. Bir süre aynı sayfa üzerinde yayın yaptıktan sonra imgeneti aylık formata dönüştürdük ve aylık basılı dergilerden sadece e dergi olarak ayrıldık. Bir süre sonra şiir, öykü, deneme, inceleme (…) yazıları nehir gibi akmaya başladı. Gelen her yazıyı yazı inceleme kurulu inceliyor ve arka planda değerlendirme/eleştiri de yapıyorduk. Yapılan değerlendirmeleri eser sahiplerine de gönderiyorduk. Her yazıyı yayımlamadık, fakat edebi değer taşıyan her yazıya da yer verdik. Bu da kaliteyi getirdi. Birçok değerli yazarımız yer aldı sayfalarımızda, bugün eserlerini beğeniyle okuduğumuz bir çok yeni yazar, yeni şair de… Hâlâ yayında olan Şiir Akademisi de yazın dünyasına pek çok değerli yazar, şair kazandırmıştır.

E dergilerin basım maliyetinin ucuzluğu ve okura daha kolay ulaşması nedeniyle göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Her ne kadar basılı yayınlarla boy ölçüşemese de, her ne kadar eserlerin çalınırlığı kolay olsa da gerekli programlar ve telif hakları düzenlemeleriyle birçok sorunun aşılabileceğini düşünüyorum.

Bir de sosyal medya var ki asıl üzerinde durulması gereken yer burası sanıyorum. Sosyal  medya insanları yıllar sonra yeniden buluşturdu, uzakları yakınlaştırdı, kendini cazip, vazgeçilmez duruma getirdi. Başta söyledik ya iyi bir oyuncak diye, insanoğlu oyuna iyice daldı ve bu da her alanda kendini gösterdi. Okumalar azaldı, yazıların kalitesi düştü. Gazeteler, dergiler kapandı, yayınevleri yön değiştirdi. İnsanoğlu oyun oynar duruma geldi. Sermaye bizi öyle değiştirdi ki, bize iyi bir oyuncak verdi, biz de her şeyi unuttuk, oynayıp duruyoruz.

Peki sadece sanal dünya mı böyle? Elbette değil. Kitap fuarlarında yaşı yirmi beşi geçmeyen yazarların(!) imza kuyruklarını görüyoruz. Gerçek sanata, has edebiyata gösterilen ilgi de azaldı.

Kötü ürün, iyi ürünü piyasadan kovdu mu? Hayır, iyi ürün kendini bayağılaştırmadı, o kadar!

C.T: Şiir, sözcük oyunlarıyla, belli bir öbeğin kendi iç mesajlaşmalarının metne dönüştürülmüş biçimi midir?

İ.M: Şiir sözcük oyunları değildir. Öyle bir yerlerde hazırda bekleyip ilhamla falan da gelmez. Şiir emek ister, şiir kendini tanımak ister, şiir ulaşılmak ister. Geleneği bilmek, oradan kendini yaratmak ister. Yeni bir şey söylemek ister, yeni bir biçimde söylemek ister. Başka bir biçimde anlatılamamak, aktarılamamak ister. Şiir sözün yoğunlaşmış, yalınlaşmış en son halidir diyebilir miyiz?

C.T: Şiir yazanların, şairim diye dolaşanların, özellikle de genç kuşakların çok az şiir okuyup çok az şiir çalışması yaptığı doğru mudur? Çalışma olmadan şiir yazılabilir mi?

İ.M: Bir ekleme de ben yapayım, “Etkilenmemek için başka şiirleri okumuyorum.” diyenler de hayli fazla. Bunlar olası değil elbette. Şiiri tanımadan, bilmeden, nerden geldiğini, hangi genlerini taşıdığını öğrenmeden şiir yazılamaz. Sanatta (hangi dalı olursa olsun) özgün olmak zorundasınız. Özgün olmak için de kendiniz, kendi şiirinizi yaratmak zorundasınız. Kendi şiirinizin ülke ve giderek dünya şiiri içinde yerini bilmek zorundasınız. Yepyeni bir şey yapmak durumundasınız. Okumadan, araştırmadan, bilmeden mümkün değil ki bu!

Evet, genç kuşaklar (okuyanlar alınmasın) okumuyorlar. Şiir üzerine kafa yormuyorlar. Bazı şiir kalıpları var, bakıyorsunuz herkes aynı biçemde devinip duruyor. Aynı şiirler dolaşıyor bazı dergilerde. Bir de şunu belirtmek gerekir, son yıllarda hemen her metropolde görülen edebiyat atölyeleri var, buralardan da neredeyse aynı eserler çıkıyor.

Ben yoruldum artık, birkaç cümle okuyorum, bakıyorum şair/yazar debelenip duruyor, bırakıyorum okumayı.

C.T: Günümüz şair ve yazarlarının yazdıklarıyla, yaşadıkları birbirini tutuyor mu? Yazdıkları ile yaşadıkları arasında uçurum olan bir bireyin hayata karşı bir duruşu olabilir mi?

İ.M: Şimdi yanıt yok, diyeceğim, olmayacak! Yazdıkları ile yaşadıkları arasında uçurum olan o kadar çok kişi var ki! Bir zamanlar Gırgır dergisinde bir Oguz Aral karakteri vardı, ona yaslayayım düşüncemi. Hepimiz “Utanmaz Adam” olduk, dolaşıyoruz işte.

Midem bulanıyor, derdi rahmetli Cavit (YILDIRIM) Hocam. Saygıyla, diyelim ve bu konuyu burada noktalayalım.

C.T: Şu, şiir enflasyonunu nasıl durdurabiliriz?

İ.M: Daha çok okumalı, şiir üzerine düşünmeli, düşünenleri araştırıp bulmalı, okumalı, okumalı… Kötü ürünün iyi ürünü piyasadan kovduğunu konuştuk ya yukarıda, aslında tam tersi bir durum bu, kötü ürün kendini bitirecek, tüketecek, geriye (daima) iyi ürün kalacak diye düşünüyorum ben.

C.T: Son günlerde 2010 kuşağı adı verilen bir kuşaktan söz ediliyor. Kuşak olmanın koşulları neler olmalı, 2020, 2030… kuşakları da olacak mı?

İ.M: 2010 kuşağının ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Sanırım bilgisayar kuşağından bahsediliyor ya da ben öyle düşünüyorum. Kolay, basit, derinliği olmayan, hiçbir yerde durmayan (duruşu olmayan), hiçbir yere yaslanmayan, manifestosu olmayan bir kuşak ya da manifestosu(!) basitlik, başıboşluk (…) olan bir kuşak…

Kuşak olmalı mı, şairlerin yaşlarına ya da yazdıklarına yaslanmalı mı, bilmiyorum ama şiirin manifestosu olmalı diye düşünüyorum.

C.T: Tire’deki edebiyat ortamı hakkında bilgi verebilir misiniz? İlgi var mı, memnun musunuz?

İ.M: Ölüyü konuşturur, denilen bazı insanlar vardır. Bunlar bulundukları ortamda hemen söze başlarlar ayrılana kadar da konuşurlar. Ben bunlardan biri olamadım. Konuşulan konulara sıcak bakamadım. Bunun da hep acısını çektim. Burada burnu büyük, kendini beğenmiş, gibi düşünenler olabilir, değil. Ben sözcüklerin hep daha ötesini düşündüm, daha ötesini konuşabileceğim insanları aradım. Ne yazık ki her yerde olduğu gibi burada da sınırlı bir şey bu.

Yukarıda gelenekten bahsettim. Her kentin, kasabanın tarihi, coğrafi, kültürel geçmişi vardır. Bulunduğunuz yerden özgünlüğe, evrensele ulaşabilmeniz için bu tarihi, coğrafi, kültürel geçmişi de bilmeniz gerekir. Bugün Tire’de bu görevi yapan arkadaşlarımız var, sağ olsunlar. İçlerinde arkadaşlarım, dostlarım da var. Bunun yanında yeni bir şey yazma, yaratma kaygısı taşıyan, yazın sorunsalını kendisine dert edinen dostlarım da var. Ne yazık ki Anadolu’nun hemen her yerinde yazma sorunsalını kendini dert edinenler hep göz ardı edilmişlerdir. Burada da öyle. Dedesini, bahçesini, (…) görmek, okumak, yeni bir şey okumaktan, ilerlenmekten, gelişmekten daha cazip geliyor insanlara. Sanırım insanlar anılarını daha çok önemsiyorlar.

Yıllar önce Tire’nin kurtuluş gününe katılmıştım, yanılmıyorsam beş yazar arkadaştık. Aynı saatte başka bir etkinlik daha düzenlemiş belediye, biz, beş yazar, birbirini kanatan boğalar kadar olamadık. Ardından da en güzel köpek yarışması vardı, sonuç, fiyasko!

Edebiyata yönelik bir etkinlik yok, destek yok…

Biraz hareket getirelim istedik, Leman Hanım’da toplanan birkaç yazar/şair arkadaş “şiir konvoyu” etkinliğini düzenledik. Ellerimizde “Önce Şiir Vardı” pankartlarımızla şiir okumayan insanlara şiiri götürdük. Sokakta şiir okuduk.

Birkaç arkadaş çarşamba akşamları Leman Hanım Kültür Kafede toplanıyor, edebiyat konuşuyoruz.

Yeterli mi, elbette değil.

Yıllar önce Tire’de (merhum) Cavit YILDIRIM Hocamla CAN EDEBİYAT (1996-2000) dergisini çıkarmıştık. Can Edebiyat önce bölgesel, sonra Ulusal oldu. Yeni bir soluk getirdi. Ulusal oluşunun ikinci sayısının çıktığı akşam ne yazık ki yayın hayatına son vermek zorunda kaldı. Düşlerimiz vardı, düşüncelerimizde kaldı.

Şimdi ESİNTİ var, düşlerimizin gerçeğe dönüşeceği bir esinti neden olmasın!

Çok teşekkürler dost, şiirle, öyküyle…

Etiketler
admin

Cüneyt Tanyeri

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.