Tanrısal Çiçekler / Şadan Gökovalı

/ 17 Ağustos 2016 / 8 okunma / yorumsuz

“Peki nereden geliyordu bu tanrılar?
Taa başından beri mi vardılar? Biçimleri
Nasıldı? Daha düne kadar bir şey bilinmiyordu.”
Halikarnassoslu HERODOTOS
Historia II (Euterpe/53)

Çün buyurdu evrim yasaları, ileride insan soyunu oluşturacak primat ayağa kalktı. Böylece iki ön ayağı el oldu. Böylece savunma taşlarını daha iyi atabiliyor, daha yukarı dallardaki yemişleri kolayca devşirebiliyordu. Doğanın hazır sunduğu hazır barınaklar, işte mağaralar, kaya altı sığınaklar vardı. Doğanın sunduğu hazır sofradan besleniyordu.

Eh, sığınma ve beslenme sorununu çözen bu nevzuhur ( yeni ortaya çıkan ) yaratık, artık bedeninin belden yukarı işleriyle uğraşabilirdi. Önce içinde yaşadığı dünyayı, daha geniş anlamda evreni düşündü. Gökyüzüne asılı yıldızlara, önünde yükselen dağları, göz alabildiğince yayılan denizlere, ovalara baktı, hayranlıkla!

Bunları yaratan bir olağanüstü güçlü bir varlık olmalıydı. Bu, yaratıkların en üstünü olan antromophise (insana benzer) olsa gerekti. Yine de insanın beceremediği işleri kotardığına göre insandan güçlü olmalıydı. O, yaratıyordu. İnsan benzeri olduğuna ve doğurduğuna göre ana olmalıydı.

İnsanın, doğurabilen cinsi neydi? Elbette kadın! Hep tanık oluyordu ki erkek değil, kadın doğuruyordu. Demek, tanrı(lar) insansı ama dişi olsa gerekti. Ona(lara) tapınmak için, idol dediğimiz, az çok insanı andıran cisimler (idoller) yaptı, hemencecik ona taptı. Haklıydı çünkü doğumda erkeğin rolü bilinmiyordu. Öyle ya çekicin taşa vurduğu ses, anında duyulurdu. Oysa doğuma neden olan olay, üstünden dokuz ay sonra sonuç verirse siyak ü sibak (ön-son tutarlılığı) anlaşılamazdı. Dolayısıyla bir tanrı değil, bir tanrıça, hatta bir ana tanrıça söz konusu olmalıydı. Eh, doğum söz konusu olunca da tanrıçayı gösteren heykelcikler büyük memeli, geniş kalçalı (stotapij) olmalıydı!

Nasıl adlandırmalıydı bu doğuran kadını? Kuşkusuz, bu isim çıkardığı ya da çıkmasına onun vesile olduğu sese uygun onomatopoetik (taklid-i ahenk) olsa gerekti. Bebeğin emdiği organa “meme”, emerken çıkardığı ses “m-ma” denildi ki bu seslendirme, zamanşa “meme”ye dönüştü. Eh, artık çeşitli dillerde meme, memeli gibi biçimler alması doğaldı.

Fakat o da ne? Erkek olmayınca ana-kadın gebe kalmıyor, doğurmuyordu. Erkek eli değmemiş, söz gelimi erkeksiz yerde yaşayan kadınların bu meziyeti yoktu! Demek ki bu “yeni insan var etme” işi, iki cinsin ortak sonucu gerçekleşebiliyordu. Öyleyse tekli “kadın idolü”nün yanına partner olarak insan figürü eklendi.

İnsanın bu düzeye ulaştığı ilk toprak, Anadolu’ydu. Orası için boşuna “ex oriente lux” (“Işık, doğudan gelir.”) ya da “Denizin kıyısındaki güneş bahçesi” denilmiyordu!

Bu durum dolayısıyla eski Anadolu halklarının ilk ana tanrıçasına “Ma” denilmeye başlandı. Zaman, değişmedir ya, ilk (el) ana tanrıça yine Anadolu’da “Kybele” (Kibele) olarak evrimleştirildi. İypnya’dan Urartu’ya, Paphlogonia’dan Lykia’ya, Kybele eski yurttaşlarımızın başat tanrıçası olarak saygı ve tapkı görüyordu. Ana tanrıçasının yanına bir ata-baba yerleştirmek zorunluydu. Bu erkeğe “Attis” adı yakıştırıldı.

Şu var: Ne diyordu Ephesoslu Blosonoğlu Herakleitos (Sıfırdan önce 540-480?) “Gözler kulaklardan daha iyi tanıktır!” Anlayacağımız, bu yaratıcı çifti somut, elle tutulur-gözle görülür hale sokmalıydı. Bu amaçla, yeryüzünde gerçekleşen ibadet (tapınma) törenlerinde bir kadın Kybele, bir delikanlı da Attis rolü üstlenmeliydi. Seçilen kadın, seçtiği gençle tüm gece uygun(suz) durumda kalıyordu. Artık işlevi biten ama ana tanrıçayla birleştirdiği için tanrısallık kazanmış olan genç adam –bazı tür örümceklerde olduğu gibi* kadınlar tarafından parçalanıp yeniyordu. Bu kesip biçmeden yere damlayan kandan, kan kırmızı Attis lalesi çıkıyordu.

ATTİS’TEN ADONİS’E
Yine “Aklın devi” hemşehrimizden bir fragman ödünç alalım: “Değişmeyen, değişmedir.” Yine bölgedeşimiz Hierapolisli (Mapukkale) Epiktetos ne diyor:
“Bir kez sınırı ağan için, artık sınır diye bir şey yoktur!”
Değişme, artan bir ivmeyle almış başını gidiyordu.
Roma söylence bilimini düşünelim: Akdeniz (Hellen) tanrı ve tanrıçaları, adları değiştirilse bile, simge ve işlevleri bakımından tıpatıp benzerdir!

Klasik Anadolu söylence biliminde genellikle kabul edildiğine göre her iki toplumun söylenceleri, çeşitli yıldızların, hastalıkların, bitkilerin, özellikle çiçeklerin oluşumu hep bu tanrı ve tanrıçaların öykülerine bağlanır.

Ekho’nun aşkına karşılık vermeyen, kendi güzelliğine aşık olan (olasılıkla Karaburunlu) Narkissos’un erimesinden nergis,
Apollon’un disk atmayı öğrenirken okunun yön şaşırtması sonucu öldürdüğü Hyakinthos’tan sümbülün,
Güne tutkun olan kızın “gmnaşığı” ya da “günebakan” çiçeğinin,
Apollon’un aşkından kaçınmak isterken tanrılarca defneye dönüştürülen Knidoslu (Datçalı) Daphnis’in (Daphni cnidorium) ve daha nelerin nelerin çıkış öyküsü söylencelere dayanır.

Şadan Gökovalı, ustaları mitograf ve mitologlardan öğrendiklerinden aktararak anlatır ki:
“Vakti zamanında Syria Kıralı Theias’ın ya da Kıbrıs Kralı Kniras’ın hemen her masalda olduğu gibi güzeller güzeli bir kızı vardı: SMYRNA!

Bu prensesin aklına şeytan girdi; kızımız, babasına karşı yasak ve yakışıksız aşk duydu. Dadısının yardımıyla babasıyla bir odada beş, on gün kaldı. Kral, bu ayıbı temizlemek, bu günahı silmek için elinde kılıç, kızını kovalamaya koyuldu. Kız kaçar, ardından kral koşar. Öyle bir an gelir ki prensesimiz, zalim takipçisinin soluğunu ensesinde hissetmeye başlar. Kurtuluş yoktur! Son çare olarak Zeus’tan ve öteki muteber tanrılardan yardım diler. Her nasılsa Zeus, söylencemizin kahramanı Smyrna’yı bir mersin ağacına çevirir. (Anımsayalım, İzmir’e adını veren mersinin bilimsel adı “Murtus comminus”tur.)

Aradan nice zaman (masala göre on ay) sonra, mersinin kabuğu çatlar, içinden dünya yakışıklısı bir oğlan çıkar: Adonis!

Sevi ve güzellik ecesi Aphrodite (bu ad, tanrıça Akdeniz’in ak köpüklerinden doğduğu için “köpük kızı” anlamına gelir.) tanrıça bu oğlanı (çocuk, Türkçe değildir. Türkçesi: Oğlandır. Bu yüzden “kız oğlan kız” denir.) Adonis’i besleyip büyütsün diye Ölüler Ülkesi Hades’in karısı Persephone’ye teslim eder. Gelgelelim Yeraltı Kraliçesi, Adonis’e tutulur; onu geri vermek istemez. Bu kez, kızılca kıyamet (bu söz, Türklerin en büyük bayramının adıdır.) kopar. Al takke, ver külah. Son çare olarak tanrıların ve insanların atası Zeus’a (Latincesi Iupiter) başvurulur. Ak sakallı koca tanrı, sağ eliyle çenesini tutup kara kaşlarını çatarak:
-Buyruğum şudur ki, der. “Adonis, yılın dört ayını Persephone’nin yanında, dört ayını Persephone’nin yanında, geri kalan dört ayı da (o zamanlar yıl, üç mevsime ayrılmaktadır.) paşa gönlü nerede isterse orada geçirsin!”

Zeus’un emrine kim karşı gelecek? Karar uygulamaya konur. Ne var ki güzel olduğu kadar, güzele düşkün olduğu anlaşılan delikanlı, son bir mevsimi Aphrodite’nin (Latincesi Venüs) yanında geçirmeyi seçer. Al sana yeni bir kızılca kıyamet gerekçesi. Tanrılar Aphrodite’yi, tanrıçalar Adonis’i kıskanır. Yakışıklıya bir azılı yaban domuzu musallat eder. Vahşi hayvan, Adonis’i kasığından yaralar. Akan kanın düştüğü topraktan kan kırmızısı bir çiçek güzeli çıkar. Buna “Adonis lâlesi” denir. Bugün de adı “Anemon” ya da “Manisa lâlesi” diyoruz.

Acı haber tez yayılır: Güzellikte tanrıça olsun, senin benim gibi ölümlü olsun, hiçbir dişinin yarışamayacağı âşık tanrıça, yel yelepelek yelken kürek, olay yerine koşmaya başlar. Koşarken ayağına gül dikeni batar. Güzel tanrıçanın güzelim kanı akar, al gülün rengi beyaza döner. (Bu gülün adının başına, sevdiğinizin adını koyabilirsiniz!)

O günden sonra, Anadolu kadınları, ölerek Manisa lâlesine dönen genç için festivaller düzenler:
-O ton Adoni (Ah Adonis), diye ağlamaklı çığlıklar atar.

(Ek açıklama: Manisa büyükleri, şehirlerinin yıllığının kapağına, kendi öz çiçekleri yerine tulip -İstanbul lâlesi- resmini basmışlar. İşte, bir bilene danışmamanın sonucu…)

“ŞU DAĞLAR EZE DAĞLAR,
YAR BELE GEZE DAĞLAR.
SULAR, ŞARAB OLMUŞ,
ÇİÇEĞİ MEZE DAĞLAR!”

İçtiğiniz nektar, koktuğunuz çiçek olsun!

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.