Sözlü Sınav / Halil Güney

/ 20 Mart 2020 / 1.058 kez okunmuştur / 1 Yorum
Sözlü Sınav / Halil Güney

Sözlü Sınav

Halil Güney

İlk genç­lik yıl­la­rım­da okul­dan çı­kın­ca, ile­ri­de yakın ola­ca­ğım; ken­di­si­ne abi, eşine abla di­ye­ce­ğim bir aile beni ev­le­ri­ne ye­me­ğe davet etti. Sof­ra­da­ki ye­me­ği ilk defa gö­rü­yo­rum.

Elim­de­ki bir tomar sınav kâ­ğı­dı­nı, evin küçük kızı Konca’nın eline geç­me­yecek sağ­lam bir yere koy­dum

Ta­ba­ğın or­ta­sın­da tos­to­pak bir şey!.. Yap­rak yap­rak… Çak­tır­ma­dan adını öğ­ren­dim: en­gi­nar­mış. Hiç gör­me­dim, bil­mem nasıl yenir bu!.. Ka­riz­ma­yı çiz­dir­me­den ne yap­sam, ne etsem bil­mi­yo­rum. Evin küçük kızı, ele avuca sı­ğa­cak gibi değil, or­ta­lı­ğı bir­bi­ri­ne ka­tı­yor. Ağ­zın­da da em­zi­ği… Em­zik­li de­yin­ce öyle bebek değil, koca kız sa­yı­lır.

İmda­dı­ma Konca ye­tiş­ti veya ben üs­tü­ne at­la­dım. Konca ile uğ­ra­şır gibi ya­pa­rak zaman ka­za­nı­yo­rum. Şu en­gi­nar nasıl yenir, ba­kı­nı­yo­rum çak­tır­ma­dan. Öz­di­yar ab­la­nın işi bit­mi­yor ki! En so­nun­da İsmet abi im­da­dı­ma ye­tiş­ti. Ka­bu­ğun bi­ri­ni ko­par­dı, ke­mir­di ve ta­ba­ğın ke­na­rı­na koydu. Sa­yıl­maz! Konca ile uğ­raş­ma­ya devam. En so­nun­da bak­tım, Şe­la­le İle Öz­di­yar abla da ka­buk­la­rı ke­mir­me­ye baş­la­dı­lar. Tamam artık, Konca ile uğ­raş­ma­ya gerek kal­ma­dı. Ni­ha­yet ben de kabuk ke­mir­me­ye baş­la­dım ve en­gi­nar ile ta­nış­tım.

Ta­nış­ma­dıy­sa­nız, çok da uğ­raş­ma­ya değ­mez. Lez­zet­li ve bes­le­yi­ciy­miş ama ke­mir­me faslı yo­ru­cu.

Çok şükür yemek bitti; kah­ve­ye geldi sıra.

“Ha­lil­ci­ğim, Ali Doğan Tur­gut’un kızı hangi sı­nı­fa gi­di­yor­sa, işte o sı­nı­fın sınav kâ­ğıt­la­rı mı bun­lar?”

“Yok abi, ner­den çıktı ki!”

“Se­nin­le iyi gö­rüş­tü­ğü­mü­zü de bi­li­yor ya! Dün, İstas­yon Parkı’nday­dık.”

“Doğan abi de mi is­tas­yon­day­dı?”

“Tam, ‘İsmet abi! Halil hoca dün he­pi­mi­zi gül­dür­dü, Allah da onu gül­dür­sün!’ diye baş­la­dı; tren ge­li­ve­rin­ce koştu gitti.”

“Tah­min ettim, İsmet abi.”

“Mah­su­ru yoksa zaten, zaman ol­say­dı Doğan da an­la­ta­cak­tı.”

“Mah­su­ru olur mu? Özel değil ki zaten! An­la­ta­yım.”

Divan Ede­bi­ya­tın­dan söz edi­yo­ruz. Öğ­ren­ci­ler sı­kı­lı­yor­lar. Haklı da ola­bi­lir­ler. Kül­tür ta­ri­hi­mi­zin bir par­ça­sı… Hangi ko­şul­la­rın ürü­nü­dür filan, diye kısa da olsa an­la­tı­yo­ruz. Bir kısmı, sı­nav­da filan so­ru­lur diye zo­ra­ki de olsa din­li­yor, bir kısmı da din­li­yor gibi ya­pı­yor, bir kısmı da of­la­ya puf­la­ya zilin çal­ma­sı­nı bek­li­yor. Sı­nı­fın orta sı­ra­la­rın­da bir kı­pır­tı dik­ka­ti­mi çekti. Bu kı­pır­tı, öyle böyle değil. Sı­ra­nın al­tın­da bir şey­ler olu­yor. Artık, o ci­var­da­ki bütün öğ­ren­ci­le­rin dik­ka­ti­ni çek­miş du­rum­da.

Bu tür ufak tefek ya­ra­maz­lık­la­rı pek abart­ma­ya gerek yok da bu sefer öyle değil. Ba­kış­lar, iki kız öğ­ren­ci­nin sı­ra­la­rı­nın al­tın­da top­lan­mış. Ne yap­mak lazım!..

Erkek öğ­ren­ci­le­rin sı­ra­la­rı­nın al­tın­da olsa, bir da­ki­ka dur­mam. Ne ol­du­ğu­nu an­la­mak için ben de bak­sam, her ta­ra­fa çe­ki­le­bi­lir. Kime an­la­ta­cak­sın, bu genç­ler bize ema­net diye! Bak­ma­sam, nasıl mü­da­ha­le ede­ce­ğim. Bütün sınıf da bana ba­kı­yor!

Elim­de ki­tap­la epey­ce uzak­tan, pen­ce­re­nin önün­den göz ucuy­la bak­tım. Hıh! Çocuk daha bun­lar! Sı­nı­fın en iyi öğ­ren­ci­le­rin­den ikisi… Can sı­kın­tı­sın­dan mu­zip­lik pe­şin­de­ler.

Gök­sel ile Figen… Birin aya­ğın­da, yük­sek ta­ban­lı bir çizme; di­ğe­rin­de düz bir ayak­ka­bı… Ço­cuk­luk işte, birer te­ki­ni de­ğiş­miş­ler. Benim gör­dü­ğüm­de durum bu. Çok da komik gö­rü­nü­yor­lar; ya­ka­lan­ma­nın sı­kın­tı­sı düştü su­rat­la­rı­na. Ke­sin­lik­le azar­la­na­cak, kalp kı­ra­cak bir şey değil. Zaten, kalp kır­mak da bizim, işi­miz değil. Gör­mez­den gel­sem ar­ka­sı gelir. Tah­min ede­mi­yo­rum, çok şey­le­ri­ni de de­ğiş­tir­me­ye kal­ka­bi­lir­ler.

Çok kısa bir za­man­da oldu, bitti. Benim gör­dü­ğü­mü onlar gibi her­kes gördü. Divan ede­bi­ya­tın­da­ki son cüm­le­yi işa­ret edip:

“Gök­sel, kızım, şu cüm­le­nin öğe­le­ri­ni gös­te­rir misin!” di­ye­rek Gök­sel’i tah­ta­ya davet ettim. Bir in­sa­nın o kadar kısa bir zaman di­li­min­de, bem­be­yaz­ken kıp­kır­mı­zı ke­si­le­bi­le­ce­ği­ni söy­le­se­ler, ina­na­mam. Gök­sel bunu ba­şar­dı… Bir aya­ğın­da Figen’in ayak­ka­bı­sı, bir aya­ğın­da epa taban diye bi­li­nen en az dört par­mak yük­sek ta­ban­lı çiz­mey­le sek­ti­re sek­ti­re tah­ta­ya ışın­lan­dı adeta.

Sek­ti­re sek­ti­re tah­ta­ya gi­di­şi ve yıl­dı­rım hı­zıy­la öz­ne­yi, yük­le­mi yazıp kıp­kır­mı­zı ha­liy­le ken­di­ni sı­ra­sı­na atışı sı­nıf­ta­ki her­ke­si şa­şırt­tı. Bir an ne ol­du­ğu­nu takip ede­me­yen ar­ka­daş­la­rı, kah­ka­ha­lar­la gül­me­ye baş­la­dı­lar. Benim de im­da­dı­ma zil ye­tiş­ti. Zilin çal­ma­sıy­la her­kes dı­şa­rı fır­la­dı; ben de ken­di­mi tu­ta­ma­yıp gül­me­ye baş­la­dım.

“Ha­lil­ci­ğim, Doğan’ın kızı Gök­sel mi?”

“Evet, sana an­la­ta­ca­ğı bu. Sa­nı­rım evde de ko­nu­şul­muş.”

“Di­ğe­ri!”

“Di­ğe­ri, Şen­söz­le­rin kızı Figen… Onun da Gök­sel’den farkı yok. İkisi de pırıl pırıl genç­ler. “

“Ba­yıl­dım, sonra!”

“Son­ra­sı bu kadar abi. O gün te­nef­füs­te, öteki te­nef­füs­te özür üs­tü­ne özür. Kızım önem­li değil, özür di­le­necek bir şey yok, siz öyle yap­tı­nız, ben de ak­lı­ma ge­li­ve­re­ni yap­tım, diye kar­şı­lık­lı söy­leş­tik dur­duk ak­şa­ma kadar.”

“Doğan, sev­miş bunu, ne de olsa öğ­ret­men­di o da.”

Şe­la­le ne kadar sa­kin­se, Konca da o kadar te­pe­mi­ze çık­ma­ya ça­lı­şı­yor. Ab­la­sı ders ça­lış­ma­ya gi­din­ce bütün il­gi­si­ni bize yo­ğun­laş­tı­ran Konca’dan kur­tul­ma­nın tek yolu, okun­muş sınav kâ­ğıt­la­rı­nı ye­ni­den okuma ba­ha­ne­siy­le izin is­te­yip eve git­mek. Oysa sınav kâ­ğıt­la­rı­nı bir gün önce oku­muş­tum, bugün sa­de­ce so­nuç­la­rı ilan ettik.

“Ço­cuk­lar! Sakin olun, sakin… Her­kes ye­ri­ne otur­sun, otu­run lüt­fen.”

Tüm oku­lun ka­tıl­dı­ğı, se­vi­ye tes­pit sı­na­vı ta­pıl­dı. Sınav so­nuç­la­rı ilan edil­di. Bazı sı­nıf­lar­da, şa­şır­tı­cı so­nuç­lar or­ta­ya çıktı. Bir kısım öğ­ren­ci­ler, iyi or­ga­ni­ze ol­muş­lar; çok yük­sek not­lar al­dı­lar. Bek­len­me­dik şe­kil­de yük­sek not alan­la­rın keyfi faz­la­sıy­la ye­rin­dey­di.

“Ço­cuk­lar! Din­le­yin lüt­fen. Bazı ar­ka­daş­la­ra, Allah zihin açık­lı­ğı ver­miş. He­pi­mi­zi, şa­şırt­tı­nız.”

As­lın­da, o yük­sek notu nasıl al­dık­la­rı­nı onlar da biz de bi­li­yo­ruz da. Bu sa­at­ten sonra!..

“Ev­la­dım, ba­zı­la­rı­nız çok iyi not­lar al­mış­lar ama al­dık­la­rı not, kar­ne­le­rin­de­ki or­ta­la­ma­la­rı­nın iyi ol­ma­sı­na yet­mi­yor. Diğer not­la­rı dü­şük­ken sa­de­ce şimdi yük­sek not alan­lar söz­lü­ye.“

Sı­nıf­ta kut­la­ma­lar devam edi­yor. Din­le­yen­le­rin sa­yı­sı az.

“Hazır ça­lış­mış­ken, aynı so­ru­lar­dan şimdi sözlü sınav ya­pa­ca­ğım. Sı­nav­dan yeni çık­tı­nız, sı­ca­ğı sı­ca­ğı­na unut­ma­dan…”

“Öğ­ret­me­nim, ge­lecek ders olsun. Evet, ge­lecek ders ya­pa­lım.”

Aynı so­ru­lar­dan diye duy­du­lar ya, gene or­ga­ni­ze ola­cak­lar, zaman lazım.

“Uzat­ma­ya gerek yok şimdi ya­pa­ca­ğım.”

Bak­tı­lar, şimdi ola­cak, bir telaş baş­la­dı ki gö­rül­me­ye değer, harıl harıl ortak sınav so­ru­la­rı bu­lu­nu­yor; test ya­nıt­la­rı ez­ber­len­me­ye ça­lı­şı­lı­yor.

“ Bir: D, iki: B, üç: A…”

Bir te­laş­tır gi­di­yor. Ta­dı­nı çı­kar­mak için lafı uza­tı­yo­rum. Kopya ko­nu­sun­da or­ga­ni­ze olan­la­rın, sözlü te­laş­la­rı gö­rül­me­ye değer.

Kop­ya­nın yan­lış ol­du­ğu­nu, ta­şı­ma suyla de­ğir­men dön­dür­me­nin on­la­ra bir şey ka­zan­dır­ma­ya­ca­ğı­nı ken­di­le­ri­nin ya­şa­ya­rak gör­me­si lazım. Yoksa şim­di­ye kadar, bu ko­nu­da sa­yı­sız nutuk din­le­miş­ler­dir.

“ Beş: A, Yedi, neydi! Ha­tır­la­yan var mı? On: E…”

Ye­te­ri kadar oya­lan­dım.

“Tamam artık ço­cuk­lar!”

“Öğ­ret­me­nim! Biraz daha, biraz daha…”

“En baş­tan baş­lı­yo­ruz, Büşra, gel ba­ka­lım!”

Soru kâ­ğı­dı­nı önüne koy­dum.

“ Büşra, bi­rin­ci so­ru­nun ya­nı­tı nedir?”

“D…”

Büşra, kâ­ğı­da bile bak­ma­dan kar­şı­ya ba­ka­rak söy­lü­yor “D” diye. Büşra’nın du­dak­la­rı kıpır kıpır… Ez­ber­le­di­ği se­çe­nek­le­ri tek­rar­lı­yor için­den.

“Tamam kızım, ‘D” ama neden D? Karşı du­va­ra ba­ka­rak cevap ve­ri­yor­sun. So­ru­ya bak ba­ka­lım, neden D?

Mec­bu­ren, kâ­ğı­da baktı Büşra. Ön­ce­den oku­du­ğu­nu hiç san­mı­yo­rum. Soru şöyle:

“Aşa­ğı­da­ki­ler­den han­gi­si, Ano­nim Halk Ede­bi­ya­tı­na ait de­ğil­dir?”

Ya­nıt­lar:

A)Mani B)Türkü C)Ninni D Koşma.

“Evet kızım, neden D?”

Büşra, baktı, baktı… Gene baktı… En so­nun­da, kısık bir sesle:

“Öğ­ret­me­nim, bu ke­li­me Beden Eği­ti­mi der­siy­le il­gi­li de ondan.”

‘Koşma’nın Âşık Ede­bi­ya­tı ile il­gi­li ol­du­ğu, Büşra’nın ilgi ala­nı­nın ta­ma­men dı­şın­da ol­du­ğu iyice an­la­şıl­dı.

Ken­di­mi tu­ta­ma­dım. Büşra, ben ve neler olup bit­ti­ği­ni gören ön sı­ra­da­ki­ler gül­me­ye baş­la­dık , “Beden Eği­ti­mi” ya­nı­tı­na.

“Sı­na­va devam et­me­ye­lim Büşra!”

“Bence de öğ­ret­me­nim.”

Aynı so­ru­lar­dan, o anda ya­pı­la­cak bir sözlü sı­nav­dan, is­te­dik­le­ri so­nu­cu elde ede­me­ye­cek­le­ri­ni an­la­dık­la­rın­dan söz­lü­nün ip­ta­li­ne pek se­vin­di iyi or­ga­ni­ze olan ar­ka­daş­lar.

Bazı ar­ka­daş­la­rı­mız, kısa yol­dan ha­ya­ta atıl­ma­yı seç­ti­ler. Ba­zı­la­rı da, bu de­ve­yi güt­me­ye karar ver­di­ler.

Büşra da de­ve­yi güt­me­ye karar ve­ren­ler­den biri.

Sözlü Sınav / Halil Güney (1 Yorum)