Şerefli Türk Erkeği / Halil Güney

/ 2 Mart 2020 / 1.403 kez okunmuştur / 5 Yorum
Şerefli Türk Erkeği / Halil Güney

Şerefli Türk Erkeği

Halil Güney

“Hocam, haf­ta­ya İzmir Ağır Ceza’da du­ruş­ma var. Ad­li­ye­de bir işin var mı? Gi­decek ge­lecek bir evrak falan?

“Sağ ol Le­vent. Haf­ta­ya benim de git­mem lazım. Sen ne zaman gi­di­yor­sun?”

“Çar­şam­ba.”

“Ben de…”

“Bir­lik­te gi­de­lim o zaman!”

“Çok iyi, laf­lar gi­de­riz. Ben seni evden alı­rım. Te­le­fon­la­şa­lım.”

“Tamam.”

Sabah er­ken­den bu­luş­tuk. Yolda çor­bay­dı, çaydı der­ken er­ken­den ad­li­ye­ye gel­dik.

“Hocam, park üc­re­ti ver­me­ye­lim. Bak, şu­ra­sı uygun, beyaz ara­ba­nın önü!”

“Tamam, neden ol­ma­sın. Çay­lar, be­da­va gelir, park pa­ra­sın­dan da yırt­tık.”

“Le­vent, benim kira ile il­gi­li bir davam var, du­ruş­ma saati de çok erken. Ben seni bu­lu­rum.”

“Tamam, gö­rü­şü­rüz, kolay gel­sin.”

Du­ruş­ma sa­lo­nu­nun ka­pı­sın­da çok az insan var. Ta­nı­şı­yo­ruz, ko­nu­şu­yo­ruz. De­li­kan­lı biri var, çok kibar, üze­rin­de cüppe de yok. Her­hal­de da­va­cı veya da­va­lı…

“De­li­kan­lı, sizin dava ka­çın­cı sı­ra­da ?” Sor­ma­sam du­ra­mam ki! Merak!

“Avu­kat bey, benim davam yok! Ben staj­yer hâ­ki­mim. Sa­de­ce du­ruş­ma­la­rı iz­li­yo­rum.”

“Hah, ma­şal­lah! Ba­şa­rı­lar di­li­yo­rum.”

Öğ­ren­dim artık, ne işime ya­ra­ya­cak­sa, elim­de değil. Ka­pı­nın önü gi­de­rek ka­la­ba­lık­laş­tı. So­nun­da du­ruş­ma­lar baş­la­dı. Du­ruş­ma­la­rın baş­la­ma­sıy­la henüz ta­nış­tı­ğım staj­yer hâkim de girdi içeri. Arka ta­raf­lar­da bir yerde otu­ru­yor. Kapı açı­lıp ka­pan­dık­ça salon kıs­men gö­rü­nü­yor.

“Me­rak­lan­ma kat­sa­yım gene yük­sel­di. Can sı­kın­tı­sı da ek­le­nin­ce du­ruş­ma sa­lo­nu­na gi­ri­ver­dim. Benim sıram ge­lin­ce­ye kadar merak kat­sa­yı­sı­nı kont­rol al­tı­na ala­bi­li­rim. Kimin ne du­ruş­ma­sı var; mu­hab­bet din­le­rim biraz.

Giren, çıkan; ölen, kalan… Mi­ras­çı­lık bel­ge­si, ki­ra­cı ev sa­hi­bi itiş ka­kı­şı… Canım hiç sı­kıl­maz oldu. Mem­le­ke­tim­den insan man­za­ra­la­rı… Vakit su gibi akı­yor.

Dik­kat ke­sil­dim, ve­ra­set ilamı çı­ka­rı­la­cak­mış; sı­ra­dan ve basit bir dava.

“Yosef’in nüfus ka­yıt­la­rı Bod­rum’dan gel­me­miş. Avu­kat hanım!” diyor Hâkim bey.

“O zaten Türk va­tan­daş­lı­ğın­dan çıktı hâkim bey, ABD va­tan­daş­lı­ğı­na geçti.”

“Haaa, önem­li değil o zaman, mi­ras­çı­lık hakkı da yok o zaman. Yaz, kızım…”

Ama­nın ama­nın… N’apı­yor bun­lar!.. Fahiş hata… Ne demek mi­ras­çı­lık hakkı yok. Olur mu? Çık­mak­la çı­ka­rıl­mak fark­lı… Va­tan­daş­lık­tan çı­ka­rıl­sa bile mi­ras­çı­lık hakkı var… Tüh!.. Hata!.. hata!..

Ya­vaş­ça ya­kı­nım­da otu­ran staj­yer hâ­ki­me eğil­dim. Nasıl olsa, bu­ra­da staj yap­tı­ğı­na göre mah­ke­me­de­ki­ler­le daha sa­mi­mi­dir. Uyar­mak, ona daha çok ya­kı­şır. Ya­vaş­ça fı­sıl­da­dım ona. Biraz ağır işit­ti­ğim için, fı­sıl­da­mam da, benim du­ya­ca­ğım şe­kil­de oldu. Fı­sıl­tı ol­mak­tan çıktı; her­kes duydu.

“Sen söyle. Yan­lış olu­yor. Çok yan­lış. Va­tan­daş­lık­tan çı­ka­nın mi­ras­çı­lık hakkı var ki!.. Hatta çı­ka­rı­la­nın bile hakkı var.”

Staj­yer hâkim ağ­zı­nı aç­ma­dı; aç­ma­sı­na gerek kal­ma­dı. Hâkim bey bir an du­rak­la­dı. Hemen to­par­la­dı.

“Evet, benim aklım eski Va­tan­daş­lık Ka­nu­nu’na gitti. Doğru söy­lü­yor, avu­kat bey. Evet, yaz kızım, mü­zek­ke­re­nin te­ki­di­ne ve mü­zek­ke­re­nin dö­nü­şü­nün bek­len­me­si­ne, du­ruş­ma­nın bu ne­den­le…”

Da­va­sı yalan yan­lış bi­te­cek­ken benim me­rak­lı mü­da­ha­lem ne­de­niy­le çek uza­sın olan avu­kat hanım ge­ri­ye döndü:
“Ne de­me­ye ka­rı­şı­yor­sun, sana ne der gibi çok fena baktı.

Daha bir şey­le­ri de yük­sek sesle o da fı­sıl­da­ya­cak, diye biraz çe­kin­dim de… Ufak harf­ler­le fı­sıl­da­dıy­sa da duy­ma­dım.
Eski Va­tan­daş­lık Ka­nu­nu’na git­miş aklı. Yalan! Es­ki­si de ye­ni­si de fı­sıl­da­dı­ğım gibi… Ba­şı­mı derde sok­ma­mak için baş­ka­ca fı­sıl­da­ma­ma­ya karar ver­dim. Çünkü hâkim beyin de bana biraz an­lam­lı­ca bak­tı­ğı­nı gör­düm. Uma­rım az ha­sar­lı gi­de­rim bu­ra­dan. Bugün, baş­ka­ca hiç­bir şeyi merak et­me­me­ye karar ver­dim.

Her­han­gi bir na­za­ra gel­me­den, sağ salim kendi da­va­ma da gir­dim. Ve­ra­set ilamı çı­kar­ma­ya ça­lı­şan avu­kat ha­nı­ma ya­ka­lan­ma­dan, Le­vent’in ol­du­ğu, Ağır Ce­za­la­rın ol­du­ğu kata ışın­lan­dım; zaten avu­kat hanım beni gör­düy­se bile bana ye­tiş­me­si müm­kün değil… Işık hı­zıy­la uzak­laş­tım ora­dan.

“Le­vent, du­ruş­ma­na gir­din mi?”

“İki dava kaldı önüm­de, hay­ro­la, bu te­la­şın ne! Ar­ka­na baka baka! Bi­ri­si mi ge­li­yor?”

“Yok yaa! Öy­le­si­ne, neye ba­ka­ca­ğım, sana öyle gel­miş.”

“Hocam, bu­ra­da sı­kı­lır­sın, Baro Oda­sı­na veya ka­fe­ter­ya­ya git, ben seni bu­lu­rum.”

“ Yok, yok, yok! Bu­ra­da vakit ge­çi­ri­rim. Sı­kıl­mam.”

Yaaa, gider miyim ora­la­ra şimdi. O hey­bet­li avu­kat hanım, ora­lar­da beni arı­yor­sa veya ara­ma­sa bile ya­nı­ma otu­ru­ve­rir­se!.. Zeyna gibi bir şey. Ona laf an­la­ta­cak halim yok.

Evet, doğru muydu, doğ­ruy­du. Hu­ku­ki bir ha­ta­yı ön­le­dim. İyi mi oldu! Çok iyi oldu. Hu­ku­kun tö­kez­le­me­si­ne engel oldum. Hu­ku­kun elin­den tut­tum. Olası hak ka­yıp­la­rı­nın oluş­ma­sı­nı ön­le­dim. Gene öyle bir şeyi gör­sem, gene yapar mıyım? Ya­pa­rım el­bet­te. Sa­de­ce, o hı­şım­la bakan ben­cil ve çı­kar­cı mes­lek­ta­şım­la uğ­raş­ma­sam iyi ola­cak. As­lın­da bir te­şek­kür gü­lüm­se­me­si bek­ler­dim. Hâkim bey, söy­le­me­se de ben ba­kış­la­rın­da gör­düm o te­şek­kü­rü, gü­lüm­se­me­yi.”

Le­vent’­le bu­ra­da laf­la­mak daha iyi… Bu­gün­lük yeter. Hah! Mü­ba­şir, Le­vent’i ça­ğı­rı­yor. İçimde gene bir şey­ler dep­re­şi­yor.

“Gir içeri, neler olu­yor izle. Hayat bir okul… İki ke­li­me bir şey öğ­re­nir­sin! Hem… Hem merak edi­yo­rum içe­ri­de neler ola­cak, bu­ra­da yal­nız sı­kı­lı­rım. Da­lı­ver­dim içeri. Arka ta­raf­lar­da bir yere otur­dum. Oh be!”

Bir taraf, ted­bir­siz­lik, dik­kat­siz­lik ne­de­niy­le kaza diyor; öbür taraf, adam öl­dür­me­ye te­şeb­büs diyor. Karar du­ruş­ma­sıy­mış. Sona ge­lin­miş. İyi ki gir­mi­şim içeri. Dı­şa­rı­da tek ba­şı­ma…

Ke­me­ral­tı’na epey­ce bir yağ­mur yağ­mış. Yağ­mur­dan sonra her ta­raf­ta ça­mur­lu, sim­si­yah su bi­ri­kin­ti­le­ri dolu… Kimi esnaf da kap ka­cak­la iş­yer­le­ri­ne dolan su­la­rı so­ka­ğa at­ma­ya ça­lı­şı­yor.

Avu­kat Le­vent’in mü­vek­ki­li de ça­lış­tı­ğı ecza de­po­sun­dan çık­mış; ya­nın­da da kız ar­ka­da­şı. Ya­nın­da­ki kıza, ne kadar ha­va­lı araba kul­lan­dı­ğı­nı gös­ter­mek için mi nedir, da­ra­cık so­kak­ta ara­ba­yı hız­lı­ca sü­rü­yor­muş. Dinen yağ­mur­dan sonra, et­ra­fa ba­kın­mak için iş­yer­le­ri­nin önün­de mu­hab­be­te baş­la­yan iki esnaf, bizim hızlı sü­rü­cü­den na­sip­le­ri­ni alı­ver­miş­ler. Sim­si­yah ça­mur­lu su, iki kom­şu­yu te­pe­den aşağı sı­rıl­sık­lam edi­ver­miş.

Kap­ka­ra suyla sı­rıl­sık­lam olan iki esnaf, bi­zim­ki­ne ba­ğır­mış! Avu­kat­la­rı öyle diyor.

“Sayın Baş­kan ve heyet, benim mü­vek­ki­lim, Şe­ref­li Türk er­ke­ği­dir! Ya­nın­da kız ar­ka­da­şı var­ken ken­di­si­ne ba­ğı­rıl­ma­sı­na ta­ham­mül ede­mez. O da aynı aynı şe­kil­de camı aça­rak on­la­ra ba­ğır­mış­tır!” Bu ba­ğır­ma­nın içe­ri­ği­nin çok et­ki­li ol­du­ğu kesin.

Le­vent Bey, şe­ref­li Türk er­ke­ği mü­vek­ki­li­ni sa­vun­ma­ya baş­lad. İki taraf da hiç sövme, ha­ka­ret, teh­dit vs. bir şey yok. Kar­şı­lık­lı kötü söz yok­muş; ba­ğır­mış­lar sa­de­ce. Şimdi, aldı mı beni bir merak… Müz­min me­rak­lı mıyım ben!

“Niye merak edi­yor­sun! Merak etme yaa! Daha iki saat önce me­rak­lan­dın, yeter! Fazla merak, zarar ve­recek.“

Şeyi merak ettim. O or­tam­da ba­ğır­mış­lar da ne de­miş­ler?

“Yaaa, aslan kar­de­şim üzül­me sen, biz ku­ru­nu­ruz bu­ra­da. Takma ka­fa­na, devam et, güle güle!” mi de­miş­ler?

Le­vent’ in mü­vek­ki­li de:

“Ölümü öp, valla olmaz. Üs­tü­nü­zü te­miz­le­ye­yim. Sizin ye­ri­ni­ze ben ıs­lan­say­dım!” mı demiş?

Neyse, ben me­rak­tan çat­la­ma­ma­ya gay­ret eder­ken ba­ğır­mak için camı açan Le­vent’in mü­vek­ki­li­nin bu­run­ca­ğı­zı­nı kı­rı­ver­miş öte­ki­ler.

Küfür yok; teh­dit, ha­ka­ret yok. Burun kı­rıl­mış, or­ta­lık ka­rış­mış. İyice me­rak­lan­dım.

“Benim, mü­vek­ki­lim şe­ref­li bir Türk er­ke­ği­dir; kı­rı­lan bur­nu­na tam­pon, pamuk vs. almak için iş­ye­ri­ne geri dö­nü­yor. Ka­na­yan bur­nun­da­ki tam­pon­la aracı kul­la­nır­ken di­rek­si­yon ha­ki­mi­ye­ti­ni kay­be­de­rek…”

Le­vent, şe­ref­li Türk er­ke­ği­ni öy­le­si­ne sa­vu­nu­yor ki, sa­nır­sın, iki adamı tam dok­san­dan du­va­ra sinek gibi ya­pış­tı­ran o değil. Ta­ma­men ted­bir­siz­lik. Adam­lar son anda uyan­ma­sa­lar, sa­de­ce iki­şer bacak kı­rı­ğı ile kal­ma­yıp du­va­ra ya­pı­şa­cak­lar.

Kar­şı­lık­lı be­yan­lar filan der­ken, heyet karar ver­mek için he­pi­mi­zi, ko­ri­do­ra buyur etti.

Kapı önün­de bek­le­şi­yo­ruz. Diğer mes­lek­taş az ile­ri­de, da­va­lı ya­kın­la­rı ile bek­le­şi­yor­lar.

“Le­vent! Süper sa­vun­ma yap­tın.”

“Eeee, ola­cak o kadar hocam.”

“Ama ben senin şu şe­ref­li Türk er­ke­ği­nin hi­kâ­ye­si­ne pek ina­na­ma­dım. Ba­ka­lım içe­ri­de­ki­ler ne di­yecek !”

“Ben de inan­ma­dım ki zaten! Bak şimdi, içe­ri­de ce­za­yı nasıl giy­di­re­cek­ler!”

”Eeee…”

“Eee’si şu. Ben o laf­la­rı ken­dim için söy­le­dim. Nasıl olsa ce­za­yı ala­cak. Ben her şeyi yap­tım. Her şeyi söy­le­dim demek için…”

“İlahi Le­vent! Hiç ak­lı­ma gel­me­diy­di.”

Kapı açıl­dı, mü­ba­şir bey buyur etti he­pi­mi­zi.

Bek­le­di­ği­miz gibi, “Adam öl­dür­me­ye te­şeb­büs…” diye baş­la­yan bir hüküm ku­rul­du.

Bir günde bu kadar merak ve mes­le­ki sı­kın­tı yeter. Dönüş yo­lun­da Ay­ran­cı­lar’da ke­bap­çı­da yol­cu­lu­ğa ara ver­sek iyi ola­cak.

Şerefli Türk Erkeği / Halil Güney (5 Yorum)

  1. Kutlarım Halilciğim. “Meraklı olmak iyi değil derler bir de” al başına püskülü… Selamlar…