Sarıkasnak / Nezihe Altuğ

/ 1 Ağustos 2016 / 12 okunma / yorumsuz

Vecdi Çı­ra­cı­oğ­lu, “De­ni­ze Dair Hi­kâ­yat” üç­le­me­si­nin ilk ki­ta­bı Sa­rı­kas­nak ve ikin­ci­si Ru­hi­sar, İle­ti­şim Ya­yın­la­rı’nda 2015’te raf­lar­da ye­ri­ni aldı. Sa­rı­kas­nak’ın ilk ba­sı­mı Eve­rest Ya­yı­ne­vi ta­ra­fın­dan 2006’da ya­yı­na ha­zır­lan­mış, T.C. Kül­tür Ba­kan­lı­ğı, se­nar­yo yazım des­te­ği­ne lâyık gö­rül­müş­tür.

Sa­rı­kas­nak, Ay çı­kın­ca huyu de­ği­şen in­san­lar ve Cam­göz Reis’in pruva ile ufuk çiz­gi­si ara­sın­da ağ ören de­niz­ci­le­ri­ni an­la­tan roman ola­rak bi­li­nir. “İsmi ile mü­sem­ma Hoy­rat­de­niz… Kı­yı­sın­da küçük bir köy, Dün­ya­nın­gö­zü; iki ağız­lı, ters dön­müş bir kaşık, belki de de­niz­de yüzen fet­tan bir ka­dı­nın omzu gibi… Kıyı kö­yün­de bir dal­gıç; dün­ya­ya açı­lan iki pen­ce­re­sin­den bi­ri­ni sa­vaş­ta kay­be­den Cam­göz Reis…” Diyen sa­tır­la­rı, an­la­tı­sı­nın en ni­ren­gi nok­ta­sı­nı oluş­tu­rur­ken, in­san­lı­ğın do­ğa­da­ki de­be­le­ni­şi­ni de ha­tır­la­tır. Dün­ya­nın­gö­zü de­di­ği köyde şe­hir­de­ki­ler­den daha ger­çek­çi in­san­la­rın ya­şa­dı­ğı­nı ve köyün de, aynı za­man­da dün­ya­nın gözü ol­du­ğu­nu söy­ler. An­la­tı­sı­na yü­zü­nü­zü dön­dü­ğü­nüz­de yer­yü­zü­nün bütün renk­le­ri­ni görür, de­ni­ze dair tüm ses­le­rin tı­nı­sı­nı his­se­der­si­niz.

Ateş­bö­cek­le­ri par par uçu­şu­yor­lar. Kü­peş­te, borda, ka­ri­na… Ru­hi­sar, kı­yı­da de­niz­ci­si­ni bek­li­yor. Ales­ta! Ru­hi­sar’da deniz ko­ku­yor.” Bu sa­tır­lar üç­le­me­nin ikin­ci­si Ru­hi­sar’dan.

Vecdi Çı­ra­cı­oğ­lu bu üç­le­mey­le doğa sev­gi­si ile bir­lik­te in­sa­nın temel ça­tış­ma­la­rı­nı en yalın ha­liy­le ya­ka­la­ma is­te­ği­nin ne­de­ni­ni, şid­det­li bir kö­tü­lük­ten çok, bir mec­bu­ri­yet ola­rak gör­me­si­ni, şehir ha­ya­tı­nın da köy­ler­de ya­şa­nan ef­sa­ne­le­ri ve hi­kâ­ye­le­ri öl­dür­dü­ğü­nü inan­dı­ğı için yaz­dı­ğı­nı his­set­ti­rir. Hi­kâ­ye­le­rin­de hâkim olan bu akı­cı­lı­ğı, soh­bet ha­va­sıy­la yaz­ma­sın­dan kay­nak­la­nır. Hi­kâ­ye ak­ta­ran ve yan­sı­tan değil gös­te­ren ol­du­ğu için dış­ta­ki­ne ba­kış­ta, için se­si­ni ve ren­gi­ni ön­ce­ler. Hi­kâ­ye­ci edin­di­ği uğ­ra­şı ge­re­ği; yaz­dı­ğı alanı ve­ri­li kılan bir ça­ba­ya yö­ne­lir­ken, açım­la­yı­cı bir ala­nın ken­di­si­ne sun­duk­la­rıy­la ye­tin­me­yip ko­şul­la­rı ve ko­nu­muy­la hayal et­tik­le­ri­ni de ek­le­ye­rek an­la­tı­sı­nı bi­çim­ler. İşte bu yüz­den uzun ya­za­rak dil şen­li­ğin­de bir dünya sunar. Uzun hi­kâ­ye­yi (No­vel­la) de zevk­li bir metin ha­li­ne ge­ti­ren durum, iz­le­di­ği insan man­za­ra­la­rı­nın çe­ki­ci­ği­nin yanı sıra, üs­lu­bun­da­ki yarı mi­za­hi, daha doğ­ru­su tan­rı­göz (pro­jek­tör) an­la­tı­cı­nın ken­di­siy­le ve hayat hi­kâ­ye­siy­le ha­fif­ten alay et­me­siy­le ka­rı­şık iro­nik an­la­tı­mı­nın tu­tu­mu­dur. Söy­le­me dö­nüş­müş her sözü aynı za­man­da met­nin fel­se­fi tav­rı­na yer açar. Müt­hiş bir bü­tün­lük kur­du­ğu, an­la­tı ev­re­ni­nin sı­nır­la­rı­nı bi­li­nen­ler dı­şı­na çı­ka­ra­rak, ken­di­mi­ze ve baş­ka­la­rı­na bir başka gözle bak­ma­mı­zın önünü aç­ma­ya ça­ba­la­dı­ğı­nı gös­te­rir. Masal do­ku­su­na da­ya­lı öykü ev­re­ni kur­ma­sı, bunu hü­ner­le iş­le­me­si, dil, mekân ve yer duy­gu­suy­la yan­sı­tı­lan ger­çe­ğin, düş­lem­ci düz­le­min­de iler­ler­ken bir­den ya­şam­sal ger­çe­ğin sert yü­züy­le okuru karşı kar­şı­ya bı­rak­ma­sı, öykü ok­ya­nu­su­na fark­lı açı­lım­lar­la yak­laş­ma­sı­nın bir ger­çe­ği­dir. Tüm derdi yeni bir dili ya­rat­mak, yeni bir ba­kış­la ha­ya­ta bak­mak­tır. Dil ve kül­tür bağ­la­mın­da yeni bir söy­lem ku­ra­bil­miş, hi­kâ­ye an­la­tı­sı­nın ge­liş­me­sin­de öncül rol oy­na­mış­tır. Hi­kâ­ye­le­ri de­ni­zin şi­ir­sel ve re­sim­sel an­la­tı­mı­nın uzun ha­li­dir. Uzun hi­kâ­ye, is­min­den de an­la­şı­la­ca­ğı üzere bir uzun hi­kâ­ye­dir. Sa­rı­kas­nak yüz kırk iki say­fa­lık hacmi ile ro­ma­nın ka­pı­sın­da duran, ama sanki hi­kâ­ye ola­rak kal­mak is­te­yen bir yapı ile kar­şı­mız­da­dır. Tan­rı­göz an­la­tı­cı hi­kâ­ye­le­ri­ni ya­zar­ken do­ğa­yı da bir fo­toğ­raf­lar sil­si­le­si­ni takip ede­rek izler. Zih­ni­miz­de can­lan­dır­dı­ğı ilk şey ço­cuk­lu­ğu­mu­zun peri ma­sal­la­rı­dır: “Or­man­da uyu­yan güzel pren­ses ilk­ba­har o yıl…” di­ye­rek söze baş­lar.

Çı­ra­cı­oğ­lu’nun işte bu ko­şut­lu du­ru­şu es­kiz­le­re, tas­lak­la­ra hazır bir evren hissi uyan­dı­rır. Her bi­çim­de ve du­rum­da bir çift duy­gu­dan, ikir­cik­ten bes­le­nen iro­nik söy­lem­de uya­nık sa­tır­la­rın ar­ka­sın­da, kuy­tu­la­ra sak­lan­ma­yı ar­zu­lar. Ya­pı­sal bir tutum ola­rak yazan ki­şi­nin şart­lı du­ru­şu, söze ve dün­ya­ya dair bir taraf olma bi­çi­mi­dir. Yeni ve ye­ni­lik için es­ki­yi yı­ka­rak işe baş­lar, sı­ra­dan­laş­mış, ru­tin­leş­miş insan ve değer yaz­gı­la­rı­nı ön­ce­lik­le arın­dı­rır. Du­ali­te­ye sap­lan­mış anlam yük­le­ri­ni, hem bir­lik­te, hem dir­lik­te tut­mak, boş­lu­ğun nötr yük­le­ri­ne dair “uyarı” kis­ve­siy­le ha­re­ket eden iro­niy­le müm­kün­le­şe­bi­le­ce­ği­ni gös­te­rir. Bu du­rum­da akıl­lı ve uya­nık bir ey­lem­le ha­re­ket eden bi­lin­ci ise, an­la­mı ken­din­ce be­lir­gin, ama öte­ki­ler­ce müp­hem bir ide­al­ler şab­lo­nu­na ka­vu­şur. Yö­ne­lim­li insan zaten zen­gin top­lum­sal be­ce­ri­le­re sa­hip­tir. Çünkü dün­ya­ya dair söy­le­yecek sözü, bir sos­yal ütop­ya­sı var­dır. İro­ni­nin bu du­ru­mu baş­lan­gıç­ta sa­de­ce bir gül­dü­rü un­su­ruy­ken, mo­dern za­man­lar­da me­tin­den ko­lay­lık­la ayırt edi­le­me­yecek bir bi­çim­sel se­çi­me dö­nüş­me­si, alay­dan hi­le­ye, kan­dır­ma­dan uya­rı­ya kadar geniş bir anlam or­ta­mı­na ta­şı­mak­ta­dır.

İşte bu yüz­den Vecdi Çı­ra­cı­oğ­lu; in­sa­nı, günah ve zaman gibi ha­ya­ta ait temel kav­ram­la­rı, eski an­lat­ma­la­rın temel mo­tif­le­rin­den fay­da­la­na­rak ger­çe­küs­tü bir yapı ve eğ­len­ce­li bir kurgu içe­ri­sin­de verir. Onun ça­ba­sı, gö­re­ce­li bir yar­gı­da bu­lun­mak­tan iba­ret­tir; eleş­tir­men­li­ği de bu­ra­da dev­re­ye girer. Sa­rı­kas­nak’taki kurgu aynı za­man­da komik şak­la­ban­cı ve gü­lünç­tür. Bize de­ni­zi ve do­ğa­yı an­la­ta­rak za­man­dan ve öz­gür­lük­ten bah­se­der. Şim­di­ki zaman da var­lı­ğı ve bil­gi­yi tek­rar es­ki­nin kay­nak­la­rıy­la id­ra­ke yö­nel­tir. Bunun için üst kur­ma­ca, düş-ger­çek ça­tış­ma­sı, iç içe ço­ğa­lan öykü ya­pı­sı, ola­ğa­nüs­tü­lük, ma­sal­sı ve fan­tas­tik an­la­tım, be­lir­siz­lik, ne­den-so­nuç il­gi­si­nin yi­ti­mi ve iro­ni­nin kul­la­nı­mı, hi­kâ­ye­nin oyun­sal­lı­ğı, ki­şi­le­rin sı­ra­dan­lı­ğı ve kim­lik­siz­li­ği, ço­ğul­cu an­la­tı­cı özel­li­ği, dili kul­la­nı­mı, ge­le­nek­sel an­la­tı şe­kil­le­ri­nin tak­li­diy­le ve dilin ye­ni­den can­lan­dı­rıl­ma­sıy­la; öy­kü­cü­lü­ğü­müz­de çok ayrı bir yer­de­dir. Hi­kâ­ye­le­ri­nin daha iyi an­la­şıl­ma­sı­nın yanı sıra ede­bi­yat araş­tır­ma­la­rın­da ve üze­rin­de mu­ta­ba­kat sağ­la­na­ma­yan ve sağ­lan­ma­sı da pek müm­kün gö­rün­me­yen post­mo­dern tar­zın, en azın­dan ede­bi­yat­ta tek­nik kar­şı­lık­la­rı­nın ve pa­ra­dig­ma­la­rı­nın daha net tes­pit edil­me­si ba­kı­mın­dan da çok de­ğer­li bir eserdir.Bu derin ya­pı­da Çı­ra­cı­oğ­lu’nun hi­kâ­ye­le­ri düş ile ger­çek ara­sın­da gidip gelen, yarı fan­tas­tik, ola­ğa­nüs­tü ama daha çok ta­rih­sel de­ko­ra uygun sim­ge­leş­ti­ril­miş ki­şi­le­rin bi­rey­sel ve ev­ren­sel ça­tış­ma­la­rı­dır. Buna göre hi­kâ­ye­ler­de­ki iyi­lik-kö­tü­lük, bi­lim-ba­tıl gibi ça­tış­ma­lar hâ­kim­dir; sonuç ise kö­tü­le­rin­dir. Temel ça­tış­ma tan­rı-şey­tan, in­san-şey­tan ara­sın­da­dır. Tüm bu kar­şıt­la­ra rağ­men Çı­ra­cı­oğ­lu, üst­ger­çek­çi­li­ği oluş­tu­ran ide­alizm fel­se­fe­si­ni mesaj ola­rak bize verir. Bre­ton’un ma­ni­fes­to­sun­da de­di­ği “bizim dün­ya­mı­zın ni­te­lik­siz­li­ği, her şey­den önce bizim dile ge­tir­me gü­cü­mü­ze bağlı değil midir? sö­zün­den ha­re­ket­le, o da, ka­ran­lık za­man­lar­da umut kay­na­ğı ola­bi­lecek umut­suz­lu­ğu gö­zet­le­me pa­ra­dok­su pa­ha­sı­na bile olsa dün­ya­yı bir sis­tem­le açık­la­ma ar­zu­su­nu değil, dün­ya­yı ken­di­siy­le ölç­mek an­la­mın­da an­la­ma ar­zu­su­nu can­lan­dır­ma­ya ça­lı­şır:

”… böyle an­lar­da öy­le­si­ne mutlu, evden bir önce ken­di­si­ni dı­şa­rı­ya ata­rak, içi içine sığ­maz, in­di­ği rıh­tım­da bir o uca, bir bu uca men­di­re­ğin so­nu­na kadar volta atar du­rur­du. Ce­za­nın tör­pü­sü bu vol­ta­lar, za­ma­nın mutlu akı­şın­da o anın içine gir­mek is­ter­ce­si­ne, va­ro­lu­şu­nun ma­na­sı­nı hiç bil­me­di­ği, an­la­ya­ma­dı­ğı duy­gu­lar­la atı­lan bir­çok adı­mın top­la­mıy­dı. …”

Çı­ra­cı­oğ­lu ya­zıl­mış değil ya­zıl-ma-mış bir hi­kâ­yat ya­rat­ma ama­cı­nı Cam­göz Reis’in ağ­zın­dan icat ede­rek yö­re­sel bir dille işte bu yüz­den an­la­tır. Yaz­ma­mak için gö­rün­tü­le­rin ye­ri­ne geç­mek­ten zi­ya­de on­la­rın­da öte­sin­de­ki ka­rak­ter­ler­le bir karşı dil icat eder. Söz­cük­le­ri kast ede­rek hi­kâ­ye­le­ri­nin di­li­ni ön plana çı­ka­ra­rak sar­sar. Şiş­me­li ve yan­sı­ma­lı nes­ne­ler­le de­ni­zin di­bi­ne gön­de­rir kah­ra­ma­nı­nı. Tanrı ile şey­ta­nın aynı kı­sır­dön­gü­nün birer par­ça­sı ol­du­ğu bu anti cen­ne­tin ve anti ce­hen­ne­min yani de­ni­zin son me­le­ği olan yazar Çı­ra­cı­oğ­lu’da bu de­rin­li­ğin en di­bi­ne kah­ra­man­la­rıy­la bir­lik­te dalar. Hi­kâ­ye­le­rin­de­ki bu yö­re­sel dil ve ey­lem­ler Cam­göz Reis gibi olmak is­te­yen diğer kah­ra­man­la­rı da ya­ra­tır. De­niz­ler Ecesi, Deli Garı sa­de­ce kendi ölü­le­ri­ne gö­rü­nen çok güzel ka­dın­lar­dır. İşle­dik­le­ri ci­na­yet­ten sonra ”Çık­rık­çı” ete ke­mi­ğe bü­rün­müş “Hor­tum­cu” de­di­ği ben­ze­riy­le kar­şı­la­şın­ca yal­nız­ca iki se­çe­ne­ği­nin ol­du­ğu­nu okura gös­te­ren­dir. Kah­ra­man­la­rı­na kor­ku­yu bek­le­tir­ken artık onlar, aynı ha­ya­li ya­şa­ya­cak, aynı rü­ya­la­rı gö­re­cek­ler­dir. Bu yüz­den ya bir­bir­le­ri­ni öl­dü­re­cek­ler ya da de­li­re­cek­ler­dir. Ya­za­rın bu­ra­da yap­mak is­te­di­ği bu an­la­tı­nın bas­ma­ka­lıp dü­ze­ni ye­ri­ne dü­zen­siz­li­ği esas alan gizli bir düzen oluş­tur­ma­sı­dır. An­la­tı­cı­nın bakış açısı an­la­rı, sü­re­si­ni, ka­rak­ter­le­rin psi­ko­lo­ji­le­ri­ni, mekân dü­zen­le­me­si­ni ve va­rı­lan çı­ka­rı­mı ge­liş­tir­mek ama­cıy­la yaz­ma­ya ve an­la­tı ya­pı­la­rı­na dair kon­muş ku­ral­la­rı yıkma öz­gür­lü­ğü­dür. Yani ger­çek ha­ya­tın dı­şın­da başka bir hayat mi­sa­li o ya­şa­mı gös­ter­me­ye ça­lış­ma­sı­dır. Ger­çek ha­yat­la bir takım bağ­lar kurar, ama bunu ha­yal­de ol­du­ğu­mu­zu his­set­tir­mek için yapar; ger­çek­li­ği gös­ter­mek için değil. Sa­nat­sal düz­lem­de oy­na­nan bir oyun gibi oyun kurar. Ki­ta­bın giriş bö­lüm­de de­di­ği gibi, “Ger­çe­ği an­la­tan bu hi­ka­yat, esrik akıl­lı ya­za­rı­nın güzel ya­lan­la­rı­dır.” sö­züy­le hi­kâ­ye için­de, hi­kâ­ye et­me­ye, Bin­bir Gece Ma­sal­la­rı’ndan alı­şık ol­du­ğu­muz bir an­la­tış şek­li­ni yeğ­le­me­ğe yö­nel­miş, ken­di­ne özgü üs­lu­buy­la bunu ger­çek­leş­tir­miş­tir. Çok kül­tür­lü­lü­ğü ön plân­da tutar. On­la­rı kendi kül­tü­rün­de­ki gibi kur­ma­ca­nın için­de can­lan­dı­rır. Başka bir dünya hayal edi­lir, ama ya­za­rın kendi dün­ya­sı­dır bu.

Sa­rı­kas­nak yö­re­nin di­liy­le ya­zıl­ma­sı ba­kı­mın­dan hi­kâ­ye dün­ya­sın­da çok özel bir yer­de­dir. Ki­ta­bın so­nun­da yer alan Lü­gât­çe bö­lü­mün­de­ki söz­cük­le­rin an­lam­la­rı­nı se­ve­rek ve gü­le­rek oku­ruz. Gözü si­dik­li ayser: Ay çı­kın­ca huyu de­ği­şen insan. Öy­kü­le­ri asla soyut bir bo­yu­ta geç­mez, olay­lar kesin ve be­lir­li bir akışa sa­hip­tir. Gözle gö­rü­nen dün­ya­nın ar­ka­sın­da sak­la­nan ve şa­ir­le­rin rü­ya­la­rı ya da çıl­gın­lık­la­rın ara­cı­lı­ğıy­la al­gı­la­ya­bil­di­ği, ih­ti­mal­ler­den ve bi­lim­sel ya­sa­lar­dan ken­di­ni sı­yır­mış o şi­ir­sel, gi­zem­li ger­çek­lik için ger­çe­küs­tü­cü­le­rin ha­ri­ka ama sı­ra­dan de­dik­le­ri­ni söy­le­ten öy­kü­ler ol­du­ğu­nu gös­te­rir. Hi­kâ­ye bir ya­nıy­la post­mo­der­nist öğe­le­ri bün­ye­sin­de ba­rın­dı­rır­ken diğer yan­dan da ger­çek­le­ri oluş­tu­ran ilke ve ni­te­lik­le­ri be­ra­be­rin­de taşır.

Çı­ra­cı­oğ­lu bir söy­le­şi­sin­de, “Her sa­nat­çı, sisli bir gö­rün­gü­nün ar­ka­sın­da kur­du­ğu­nu san­dı­ğı bir durum ya da nes­ne­yi, çok özgün bir im­ge­lem saysa bile, dış dün­ya­da var olan bü­tün­sel bir “ger­çek­lik” oluş­tu­ran par­ça­lar­dan yeni bir dü­zen­le­me yapar.” diyen söz­le­riy­le Sa­rı­kas­nak nes­ne­sin­den bin­ler­ce say­fa­lık hi­kâ­ye çı­ka­ra­bi­le­ce­ği­ni post­mo­dern ede­bi­yat dün­ya­sı­na Oğuz Atay gibi gös­ter­miş­tir. Tü­ke­tim ça­ğın­da oto­ri­te­ler kar­şı­sın­da tüm çıkış yol­la­rı ka­pa­tıl­mış tü­ken­miş bi­re­yin ne yazık ki hiç­bir zaman ba­şa­rıy­la so­nuç­lan­dı­ra­ma­ya­ca­ğı son­suz sa­va­şı­mı­nın hiç bit­me­ye­ce­ği­nin gös­ter­ge­si­ni yaz­mak is­te­miş­tir. Kah­ra­ma­nı­mız Cam­göz Reis’in ve tüm köy hal­kı­nın, Te­fe­ci Bodur’a yenik düş­me­si­nin ne­de­ni­ni araş­tır­dı­ğı­mız­da en önem­li ortak özel­lik ola­rak, tü­mü­nün do­ku­su­na yoğun bi­çim­de sin­miş “Kaf­ka­esk” öğeyi gö­rü­rüz. Kafka’nın Dava’sın­da­ki ve Dos­to­yevs­ki’nin Suç ve Ceza’sın­da­ki dün­ya­sın­dan ses­len­di­ği­ni du­ya­rız. Gün­de­lik dil kul­la­nım da­ğar­cı­ğı­na gir­miş olan bu Kaf­ka­esk söz­cü­ğü: korku, gü­ven­siz­lik, ya­ban­cı­laş­ma, umar­sız­lık, umut­suz­luk, yal­nız­lık, an­lam­sız­lık, ile­ti­şim­siz­lik, deh­şet, yargı, suç ve ce­za­nın bi­leş­ke­si­dir. Onun kah­ra­man­la­rı da iş­le­dik­le­ri suçun ce­za­sı­nı kendi ken­di­le­ri­ne ve­ri­ri­ler. Tıpkı biz de hi­kâ­ye­de­ki kah­ra­man­lar gibi önce baş­ka­la­rı­nın su­çu­na, insan öl­dür­me is­te­ği­ne, ya­la­nı­na ve kor­ku­su­na tanık olur gibi oku­du­ğu­muz bu ki­ta­bı, bu mu­ci­ze­vî ni­te­lik­le­rin­den ötürü bir süre sonra, kendi is­tek­le­ri­mi­zi, suç­lu­luk duy­gu­mu­zu, öf­ke­le­ri­miz ve ger­çe­ği ara­yı­şı­mı­zı, insan kıs­kanç­lı­ğı­mı­zı, bir in­sa­nı öl­dür­me is­te­ği­mi­zi yaşar gibi kor­kuy­la oku­ruz.

Çı­ra­cı­oğ­lu, Monet’in resim ser­gi­si­ni sey­re­der gibi do­ğa­yı yazar. Metal bir sa­rı­kas­nak sa­ye­sin­de başı vü­cu­dun­dan ay­rıl­ma­ya­cak şe­kil­de de­ni­zin di­bin­de şi­şe­rek ayak­ta ölüp giden ve so­nun­da dal­gıç el­bi­se­siy­le gö­mü­len Cam­göz Reis’i de “bat dünya bat” si­niz­miy­le gü­le­rek ba­tı­rır. Bu­nun­la ye­tin­me­yip Çık­rık­çı ve Hor­tum­cu’ya da sırf sa­rı­kas­na­ka sahip ola­bil­mek için ci­na­yet iş­le­tir.

Bu kah­ra­man­lar ne çev­re­ye uy­ma­ya ça­lı­şır ne de eylem ve­recek bir tavır için­de­dir. Ko­nu­şan, gülen, bir­bir­le­riy­le kay­na­şan in­san­lar­la dolu bir dün­ya­da kar­şıt, ay­kı­rı bir figür ola­rak kar­şı­mız­da­dır­lar. Gi­de­rek artan baskı kar­şı­sın­da top­lum­dan kaç­ma­ya baş­lar­lar. Tüm in­san­lı­ğa ya­ban­cı­la­şa­rak bize çok şey ha­tır­la­tır­lar. Bun­la­rın en ba­şın­da birey top­lum ça­tış­ma­sı, top­lu­ma ya­ban­cı­laş­ma, yal­nız­lık, kaçış, bi­re­yin top­lum na­za­rın­da ken­di­siy­le he­sap­laş­ma­sı, ken­di­ni ce­za­lan­dır­mak (in­ti­har), in­sa­nın buh­ra­nı ve çık­ma­zı, iç­sel­leş­me, ay­kı­rı­lık gelir. Top­lum­da­ki ge­çer­li öl­çüt­le­rin dı­şı­na çık­mış bi­re­yin, değer yar­gı­la­rı, dav­ra­nış­la­rı ve yaşam bi­çim­le­ri ile bir bütün olan kar­şıt dün­ya­da­ki in­san­lar ara­sın­da­ki ko­nu­mu­nu da unut­ma­mak ge­re­kir. Top­lum­dan uzak bir kö­şe­de, yal­nız ya­şa­yan, dün­ya­dan, ta­bi­at­tan in­san­lar­dan kop­muş, sü­rek­li te­dir­gin, hu­zur­suz, öm­rü­nü ay­rın­tı ayık­la­mak­la ge­çi­ren, gizli güç­le­rin ken­di­si­ni teh­dit et­ti­ği­ni sanan ve kor­kuy­la kıv­ra­nan ki­şi­le­rin iç dün­ya­sı, onun bu­na­lım­la­rı–iç mo­no­log­lar ha­lin­de ba­şa­rı­lı bir şe­kil­de hi­kâ­ye­leş­ti­ril­miş­tir Sa­rı­kas­nak’ta.

Çı­ra­cı­oğ­lu, gez­gin­ci ol­mak­la bir­lik­te aynı za­man­da bir yar­gıç­tır. Çünkü ka­la­ba­lı­ğın yaşam bi­çi­mi­ni be­nim­se­yen kişi, ken­din­den başka her­ke­sin yar­gı­cı­dır. Top­lu­mun ba­şa­rı sim­ge­si­dir yar­gıç-bi­rey. Yaşam kar­şı­sın­da be­lir­li se­bep­ler yü­zün­den za­yıf­lık gös­te­ren bu in­san­la­rı yaz­mak için gün­ler­ce aynı yö­re­de kalır. Ge­li­şen ve fark­lı­la­şan gü­nü­müz ça­ğın­da ken­di­ni ye­ni­le­ye­me­yen bi­re­yin ça­re­siz­li­ği bu ça­re­siz bi­rey­le­rin de ya­şa­dık­la­rı olay­lar kar­şı­sın­da umut­suz­lu­ğa düş­tük­le­ri görür. Bu kah­ra­man­lar, aynı za­man­da gö­rül­dü­ğü gibi top­lum na­za­rın­da ken­di­siy­le he­sap­la­şan bi­rey­ler­dir. Gro­tesk halk kül­tü­rün­de­ki ki­şi­le­ri an­dı­ran bu tip­ler de­je­ne­re olan bir top­lum­da dü­ze­ne karşı ko­yan­lar­dır. On­la­rın bu karşı tavrı, hi­kâ­ye­ler­de bir is­ya­nın, bir hay­kı­rı­şın ifa­de­si ola­rak gö­rü­lür. Ana­do­lu kül­tü­rün­de, gül­me­ce­nin ve gül­me­ce tü­rü­nün ya­pı­lan­ma­sın­da önem­li rol almış gro­tesk halk kül­tü­rü­nün ne kadar ağır­lık­lı bir yer tut­tu­ğu­nu bil­me­yen yok­tur. Psi­ka­na­liz de bu an­la­tı­mı, mo­dern bi­re­yin psi­şik ya­pı­sın­da bu­lun­du­ğu var­sa­yı­lan ço­cuk­luk çağı kor­ku­la­rı, bi­rin­cil süreç dü­şün­ce bi­çim­le­ri ve bü­yü­sel dü­şün­ce, inanç tarz­la­rı­nı bi­linç­dı­şı ve dil kav­ra­mı çer­çe­ve­sin­de ele alır. Bu pers­pek­tif­te, mo­dern gro­tesk an­la­tım­da korku ve şid­det vek­tör­le­ri­ni ka­zan­mış be­den­sel düzey yi­ti­mi in­ce­le­nir­ken, efen­di, köle iliş­ki­si ve bu iliş­ki­nin ta­rih­sel sü­reç­le­re göre al­dı­ğı gö­rü­nüm­ler önem ka­za­nır.

Çı­ra­cı­oğ­lu, içten bir sev­giy­le bağ­lan­dı­ğı kah­ra­man­la­rı­nı yok­luk ko­şul­la­rı içe­ri­sin­de­ki en basit insan ih­ti­ya­cı olan nes­ne­ler ve in­san­lık hal­le­ri ola­rak or­ta­ya koyar. Kah­ra­ma­nı Cam­göz Reis gibi bir kim­lik içine yer­leş­me­miş in­san­la­rı ya­za­rak; mo­dern­lik ön­ce­si dün­ya­nın ef­sun­lu me­ta­fi­zi­ği­nin gü­cü­nü yi­tir­di­ği­ni, ha­ya­tın tüm saç­ma­lı­ğı ve an­lam­sız­lı­ğıy­la bi­re­yin kar­şı­sı­na di­kil­di­ği­ni, ba­tı­lı­laş­ma san­cı­sıy­la bir­lik­te ya­şa­yan kül­tü­rel al­tüst olu­şun kay­dı­nı tu­ta­rak tek gözlü in­san­la­rın gö­züy­le bakar. Hi­kâ­ye­ler­de­ki ya­şa­yan in­san­la; es­ki­nin, yı­kın­tı­nın, geç­mi­şin hü­zün­le bu­luş­tu­ğu güzel gö­rün­tü­le­ri­ni, kimi zaman “pi­to­resk”, kimi zaman “pey­saj” de­dik­le­ri ge­le­nek­sel bo­zul­ma­mış şehir et­ki­si­ni gör­me­miş man­za­ray­la bir­lik­te bu­luş­tu­rur. Gro­tesk kah­ra­man­lar­la, pi­to­resk gö­rün­tü­ler­le ya­pı­lan bu yol­cu­lu­ğun so­nun­da ef­sa­ne­le­rin artık işi­til­me­me­si­nin acı­sı­nı de­rin­den duyan biz okur­la­rı da kıs­sa­dan his­se­nin, büyük in­san­lık ol­du­ğu­nu, daha in­san­ca bir dün­ya­da ya­şa­ya­ma­ma­nın acı­sı­nı de­rin­den his­se­de­riz. “De­li­ga­rı tok­ma­ğı bir kere daha vurdu da­vu­lu­na ve “Tu­tar­ga… Tu­tar­ga!” diye ba­ğır­dı.”

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.