Sanata Dair (H. Ziya Uşaklıgil) / Zeki Arıkan

/ 1 Ağustos 2016 / 15 okunma / yorumsuz

Halit ZiyaUşaklıgil, Sanata Dair,Bütün Eserleri ( Yayına hazırlayanlar, Sacit Ayhan – Levent Ali Çanaklı), Özgür Yayınları, İstanbul, 2014, 1029 s. 4 dizin.

Halit Ziya’yı severim; sevmenin ötesinde ona, bir yazar olarak, bir düşün adamı olarak büyük bir hayranlık duyarım. Ben İzmir’i, Kemeraltı’nı, Yemişçarşısı’nı, Karataş’ı, Kordon’u onun izleriyle tanıdım. Ziya Somar da bu yollardan giderek Yakın Çağların Fikir ve Edebiyat Tarihimiz’de İzmir’ ve Tevfik Nevzat’ı yazabilmişti. İzmir Vilayet Konağı’nda Vali Naşit Paşa’nın verdiği ilk baloya katılmış, İzmir’in ilk edebiyat dergisi Nevruz’u sonra Hizmet gazetesini çıkarmış, bunları nasıl unutabiliriz? İzmir idadisinde büyük bir öğretmen olarak sivrilmiş,Osmanlı Bankası’nın tek Türk memuru olarak tanınmıştır. İzmir’in bağrından büyük bir yazar, büyük bir aydın çıkıyordu. Hizmet’teki yazıları, öyküleri ve çevresi bunu kanıtlar. Çok genç yaşta Duyun-ı Umumiye’nin çağrısına uyarak İstanbul’a gitti ve böylece İzmir elbette büyük bir aydından yoksun kaldı. Bu doğru. Ancak İzmir’de kalsaydı dünyaya o kadar açılabilir miydi? Aşkı Memnu, Mai ve Siyah’ı yazabilir miydi? Fikret, İstanbul dışında yaşasaydı acaba Sis’i yazabilir miydi? Yanıtlanması güç sorular. Bilemiyorum!

Halit Ziya, İstanbul’da Mehmet Rauf, Tevfik Fikret ve daha nice aydını tanıdı. Onlarla dostluk kurdu. Edebiyatı Cedide’nin önde gelen temsilcilerinden biri oldu. Aşkı Memnu, Mai ve Siyah bu dönemin ürünleridir. Batı edebiyatının özellikle Fransız edebiyatının etkisi altında Türk edebiyatına yepyeni ufuklar açtı (Gül Mete Yuva, Modern Türk Edebiyatının Fransız Kaynakları, YKY, İstanbul, 2o11), s134- 344).

İkinci Meşrutiyet’ten sonra Darülfünun’da (Üniversite) Batı Edebiyatı dersleri okuttu. Edebiyat bilgisi genişti. Fransız Edebiyatı’nı çok iyi biliyordu. İngiliz Edebiyatı’nı yakından tanıyordu. Dünya Edebiyatı’na hiç yabancı değildi. Bu derse giriş olmak üzere Yunan ve Latin edebiyatından başlamış, Fransız, İtalyan, İspanyol ve Alman Edebiyatı üzerinde durmuştur. Gençliğinde Hizmet gazetesinde Finlandiya, İbrani, İsveç , Rus ve Sanskrit edebiyatı üzerine yazılar yazmıştı. İttihatçılar sarayı denetlemek amacıyla onu Sulta Reşat’ın başkâtipliğine getirdiler.Gerek Kırk Yıl, gerek Saray ve Ötesi Halit Ziya’nın anı türünden yazdığı en seçkin eserler olarak edebiyatımızda yerini aldı. Bunlara bir de Bir Acı Hikâye’yi eklemek gerekir. Yaşamının son günlerine kadar yazarlığı elden bırakmadı. Ömer Faruk Huyugüzel’in Zeynep Kerman’la birlikte derlediği “Halit Ziya Uşaklıgil Bibliyografyası” onun ne kadar verimli bir yazar olduğunu göstermektedir (Türk Dili, 524( Ocak 1996, s. 164- 248).

Geniş yabancı dil birikimi, ona Batı’daki bütün edebiyat ve sanat akımlarını yakından izlemek olanağını verdi. 1935 yılında Cumhuriyet’te yayınlanan ve bu kitaba da göçürülen makaleleri onun müzik konusundaki inanılmaz birikimini ortaya koymaktadır. Halit Ziya öteden beri gelişmeleri yakından izler. Genç şair ve yazarlarla kolayca iletişim kurar. Danışmak için evine gelenlerle saatlerce söyleşir. Genç şair ve yazarları yakından izler. Yeni yetenekleri keşf eder. Onları takdir eder. Uyarı görevini yapar. Hiçbir zaman kırıcı olmaz. “Anlamak kaydıyla yeniliklerden ürken” bir adam değildir. Evine gelen gençlerle saatlerce konuşur, onları anlamaya çalışırdı.

Vedat Günyol, kimi ünlü yazarların edebiyatın kendilerinde başlayıp kendilerinde bittiğini yansıtan bir tutum içinde olmalarına karşın Halit Ziya’nın gençlere önem veren tavrını över. “Ömrünün son yıllarında değerli değersiz bütün genç edebiyat heveslilerine gazetelerde övgüler yağdıran Halit Ziya bir yana bırakılırsa kendi kuşağından sonraki sanatçılarla ilgilenen bir tek ünlü kişiye rastlanmaz” (Çalakalem (Eleştiriler), İstanbul, 1977, s.20).

Halit Ziya, eserlerinin dilini yalınlaştırmak gereği duydu. “İçin için dilediğimiz bir şeyi sonunda gerçek olmuş görüyoruz” diye yazan Orhan Burian, “Halit Ziya Uşaklıgil’in yaşaması gereken eserlerinden bugünkü dilimize ve yazımıza kazandırılmıştır” diyor ve ekliyor: “Bu zahmete hem yetmişini geçkin bir yaşta, yeni kuşağa adanmış olacaktır diye katlanan yazarın kendisidir” (Denemeler Eleştiriler, İstanbul,1993, s.147)

1937 yılında Eminönü Halkevi’nde Halit Ziya’nın 55.ci sanat yılının kutlanmasına karar verildi ( Cumhuriyet, 5 Mayıs 1937, 4660). Gazetenin aynı sayısında Kandemir’in onunla yaptığı uzun bir söyleşi yer alır. “Ben yalnız muvaffakıyetin yegâne âmili olmak bir çare mevcut olduğuna iman ettim: okumak…” der. Bu söyleşide Halit Ziya, yazmaya okul sıralarında başladığını söyler. Bu tutkunun ne zaman başladığını belirtmek zordur. Önce Türkçe eserleri, sonra Fransızca öğrenince bu dilde eline geçen her şeyi okumuştur. Okudukça ben de yazma hevesini duymaya başladım”.

Eserleri arasında en çok Mai ve Siyah’a bir düşkünlük, bir ilgi duyduğunu söyler. Hüseyin Suat,ona şunu demişti. “Halit Ziya, sen hiç fütur getirme (tasalanma) . Anadolu’nun neresine uğradıysam orada Mai ve Siyah’tan bir nüsha buldum. Sen kendini bahtiyar bir yazar sayabilirsin”. Halit Ziya ise , susar üzüntüsünden, heyecanından olacak, bir şey söyleyemez.

Halit Ziya Uşaklıgil, en çok bilinen eserleri dışında edebiyat, dil, çeviri, müzik, tiyatro, biyografi türünden yazdığı yazıları Sanata Dair başlığı altında bir araya toplamıştı. Eserin 1.cildini 1938, 2. cildini 1939 ‘da kendisi yayınladı. Oğlu Bülent Uşaklıgil de eseri 3. cildini 1955, 4. cildini de 1965 ‘te bastırdı. Bu dördüncü cildin üstünde şu kayıt dikkati çekiyor: “ Üstat Halit Ziya Uşaklıgil, bu kitabını oğlu Büyükelçi Bülent Uşaklıgil’e tevdi ederken , ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİ’ne ithaf eylemiştir”. Bu güzel baskılı ciltler kütüphane raflarında yerini aldı. Öyle anlaşılıyor ki bu ciltleri raflardan indirip pek inceleyen olmadı.

Şimdi bu dört ciltlik eser Sacit Ayhan ve Levent Ali Çanaklı’nın çabalarıyla tek cilt halinde yayımlandı. 11 sayfalık sunuş yazısı, yayını hazırlayanlara ait. Bu ciltlerde yer alan yazılar Halit Ziya’nın Son Posta gazetesinde yayımlanan yazılarıdır. Cumhuriyet ve Akşam’da çıkan yazılarını da bu derlemeye ekleyebiliriz. Halit Ziya Edebiyatı Cedide içinde kendine özgü bir “üslup” yaratmıştır. Uzun cümleler, ağdalı bir dil.. Ama bu özgün bir tarzdır. Eser yayına hazırlayanların bu biçimi bozmamalarını beğendim. Çünkü eski dille yazılmış eserleri bugünkü dile aktarmak çoğu kez anlaşılmaz bir nitelik alıyor. Yazarın asıl tarzı yok oluyor. Eski ve anlaşılmayan sözcükleri, deyimleri ayraç içinde verilmesi uygu düşmüş.

Yazarın bu yazılarda en çok dilbilgisi ve yazım sorunları üzerinde durmaktadır. Yazarın daha 30’lı yıllarda ALFABE yerine ABECE’yi önermesi üzerinde durulması gereken bir çok haklı ve yerinde bir tutumdur. Halit Ziya, a.b.c. değişimiyle Türk azminin nasıl bir harika yaptığını” vurgular. Sonra şu açıklamayı yapar: “Eski yazı sistemine Elif+ Ba denirdi Bu eski yazının ilk harfleriyle ilgili idi. Yeni yazıda elif ve ba harfleri olmadığı için söz konusu adlandırma tarihe karıştı. Bunun yerine Alfabe denildi”. Halit Ziya bu söyleyişe şiddetle karşı çıkar ve şöyle der. “Elifba yerine gelen kelime Alphabet- Alfabe ise buna sadece hayretten başka elden bir şey gelmez. Elif ve ba kalktı ise yerine Yunanca’nın alpha’sı ile betası mı gelmelidir. Ne münasebet? Başka isim bulmakta zorluk mu var? Türk harflerinin heyeti mecmuasına (bütününe) en münasip ilk üç harfi almaktır. a,b,c.”

Çeviri konusu ve sorunları onun üzerine durduğu temel ayrıntılardan biridir. Tekrar, tekrar bu konuya döner. Çeviri konusunda “yüz kızartacak kadar fakir” olduğumuzu söyler. Ancak çevirinin yazmaktan daha güç olduğunu dile getirir. Çevirinin zorluklarından söz ederken bunun sorumluğunun Türkçeye yüklemeyi de anlamsız bulur. Çeviri hareketinin ne kadar ilerlediğini örnekleriyle gösterir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu işe el atmasını sevindirici bulur. Yapılanlar ve yapılmakta olanlar üzerine yığınla örnek verir. Roman,şiir, edebiyat tarihi vb. yazarın işlediği belli başlı konulardır. XX. Yüzyıl Türk yazar, şair ve deneme yazarları üzerinde durur. Dizi halinde yayınladığı “Musiki İşi” yazarın bu konudaki engin deneyimini ve derin kültürünü ortaya koyar. Müziğin Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasının anlamsızlığını belirtir. Ancak Müzikte evrensele nasıl ulaşırız sorusunu sürekle ön planda tutar. “Asıl Türk Musıkisinin kaynağı Türk’ün iç yurdundadır. Cihan musıkisine doğru yürüyüşte genç bestekârları tecrübe adımları attıracak da odur” der. Halkı evrensel müziğe alıştırmak için en yakın propagandanın opera olduğunu söyler.

Sanata Dair’in 4.cildinin hemen hemen tamamı İngiliz ve Fransız edebiyatının büyük şair ve yazarlarına ayırmıştır. Bunlar özgün araştırmalardır. Onun Batı edebiyatı konusundaki engin bilgisini göstermektedir. Şair ve yazardan verdiği örnekleri kendisi çevirmiştir. Daniel Defoe, iki yüzden fazla kitap yazmakla birlikte ondan bugüne ulaşan tek eser Robinson Crusoe’dir. Shakespeare hakkında yazdıklarını az bulur. Onun için koca bir cilt kitap yazmak gerektiğini söyler. Orhan Burian’ın çevirdiği Romeo Juliet’ten hareket ederek bu eser üzerinde durur. Hamlet’in Macbeth’in Türkçeye çevrilmesini “temenni” eder. Daha önce çevirileri yapılan bu trjedilerin yetkin çevirileri de o günlerde yeniden yapılacaktır. Ünlü Fransız şairi Charles Baudlaire’den söz ederken onu Tevfik Fikret’le karşılaştırır. İkisinin yaşamı bakımından aralarında bir benzerlik yoktur. Fikret’in bütün yaşamı masumluk ve temizlik içinde geçmiştir. Elem Çiçekleri ile Rübabı Şikeste arasında bir yakınlık bulunmaz. Ancak her iki şairin kötümserlikleri bakımından bir karşılaştırma yapılabilir.

Fransız şairi Sully Prudhomme’dan söz ederken onun Gözler adlı şiirinin çevirisinin Muallim Naci’nin karalamaları arasından çıktığını söyler. Ama bunu kendi çevirisiyle vermektedir. Cenap Şahabettin ve Fikret’in etkisi altında kaldıkları François Coppée de tanıttığı Parnesyen şair de vardır. Bunun en yakın izleyicisi Yahya Kemal’dir.

Ele alıp tanıttığı İngiliz şairleri arasında Lord Byron da var. “Bu şairin dehasından coşarak akan eserlerinin azameti yanında maceralarla dolu hayatının kasırgası ve ecdadından kendisine intikal eden ruhi mizacının tesiri” olduğunu söyler. Lord Byron’un Yunanistan’ın bağımsızlık savaşına katılmak için koştuğunu yazan Halit Ziya, bu savaşın onu çok yıprattığını ve genç yaşta öldüğünü de ekler. Aşağı yukarı aynı yıllarda Orhan Burian’ın Lord Byron konusunu işleyerek yeni bir yorum getirdiğini ekleyelim:

“…Byron Yunan davasına karışmakla beraber, Türkler hakkında hükümlerinde tamamen bitaraf kalmıştır. Karşılarında harbetmeye hazırlanmış olmasına rağmen, Türklerin namuslu, vekarlı, cesur, misafirperver , nezaketli insanlar olduğunu gördü ve söyledi…Byron Türk düşmanı değil, bir hürriyet dostuydu. Kendini yabancı idarelere karşı baş kaldıran bütün milletlerle hemhis bulmuştur..”

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.