Salih Bolat’ın “Ölü” Adlı Şiirinde “Ben”in Ölümü / Ümit Yıldırım

/ 31 Ağustos 2018 / 82 okunma / yorumsuz

ÖLÜ ¹

ör­tü­yü kal­dır­dı­ğın­da, yü­züm or­day­dı
­a­ma ru­hum çok­tan git­miş­ti
­el­le­rim de du­ru­yor­du, öy­le­ce kal­mış
­ça­tıl­mış çe­nem­den bir ke­le­bek ha­va­la­nı­yor­du.

­de­rin bir an­lam kap­la­mış­tı oda­yı
­du­var ha­lı­sın­da­ki as­lan mo­ti­fi­ni
­per­de­le­rin do­ku­su­nu, iki ba­kır gü­lü
­cam­lı bü­fe­nin üs­tün­de­ki as­ker fo­toğ­ra­fı­nı
­ay­na­yı, dı­şa­rı­dan ge­len klar­net se­si­ni
­yas tu­tan ka­dı­nın yas­lan­dı­ğı omu­zu.

­yü­zü­me do­kun­du­ğun­da, te­nim so­ğuk­tu
­şim­di ba­ka­ma­dı­ğım şu pen­ce­re
­şim­di du­ya­ma­dı­ğım şu çık­rık se­si
­şim­di kok­la­ya­ma­dı­ğım şu ley­lak
­bir son­ba­har se­rin­li­ği gi­biy­di.
­de­mek, öl­müş ol­mak böy­le bir şey­di.

­Sa­lih Bo­lat

­Mo­dern top­lum­la­rın, baş­ka­sı­nın ölü­mü­ne dik­ka­ti­ni yi­tir­di­ği bir çağ­da ya­şı­yo­ruz. Kı­yı­ma va­ran ölüm­ler, sa­yı­sal ve­ri­ler­den öte­ye git­mi­yor gü­nü­müz in­sa­nı için. Fran­sız fi­lo­zof Ba­ud­rıl­lard­’ın de­yi­şiy­le si­mü­las­yon ça­ğın­da­yız. Te­le­viz­yon­da sey­ret­ti­ği­miz en acık­lı bir ha­ber, bir baş­ka ka­na­la ge­çer geç­mez unu­tu­lu­ve­ri­yor! Sa­vaş suç­la­rı bir is­ta­tis­tik, ca­ni­ce iş­le­nen ci­na­yet­ler “ek­ran”­da bir gör­sel­dir ar­tık. Ne Alp Er Tun­ga sa­gu­su ne Ab­dül­hak Ha­mid­’in “Mak­ber­”i gü­nü­müz in­sa­nı­na bir şey­ler söy­le­ye­bi­li­yor. En ya­kın­la­rı­mı­zın ölü­mü­ne bi­le “ya­ban­cı”­laş­mış gö­rü­nü­yo­ruz.

­Da­ha çok mis­tik­ler­de rast­la­ya­bi­le­ce­ği­miz bir tab­lo ile kar­şı kar­şı­ya­yız Sa­lih Bo­lat­’ın bu şi­i­rin­de. Şi­ir öz­ne­si, bir oda­nın için­de ken­di ölü­sü­nün ya­nı ba­şın­da­dır. Biz, şi­ir­de böy­le bir de­ne­yi­min ger­çek olup ol­ma­dı­ğı­nı dü­şün­me­yiz bi­le. Çün­kü şi­ir de­ney­ci (am­pi­rik) bir tür de­ğil, tek­nik ve es­te­tik kav­ram­la­rın ka­rı­şı­mı ola­rak bir üst dil­dir. Bu­ra­da ger­çe­ğin kar­şı­sın­da ha­yal, de­ne­yi­min kar­şı­sın­da kur­ma­ca, de­ney­sel ola­nın kar­şı­sın­da es­te­tik olan bir şi­ir dün­ya­sıy­la kar­şı­la­şı­yo­ruz.

­”Ör­tü­yü kal­dır­dı­ğın­da”

­Bi­ri, ölü­nün üze­ri­ne boy­lu bo­yun­ca ör­tül­müş “be­yaz” ör­tü­yü ölü­nün yü­zü­nü gös­ter­mek için “kal­dır­dı­ğın­da” (Bu­ra­da ör­tü­nün ren­gi­ni zih­ni­miz üre­tir) şi­ir öz­ne­si, ken­di yü­züy­le kar­şı­la­şı­ve­rir. Be­de­ni ora­da or­ta yer­de­dir, an­cak ruh de­di­ği­miz “öz” git­miş­tir.

­Ö­lü­nün el­le­ri iki ya­nın­da ‘öy­le­ce kal­mış’ du­ru­yor­dur. “Öy­le­ce kal­mış” bir el im­ge­si bi­ze ne­ler dü­şün­dür­mez ki… Ya­rım kal­mış­lık, do­ya­ma­mış­lık, bu ha­ya­ta tu­tu­na­ma­mış­lık… Söz­cük­ler gös­ter­ge ol­mak­tan çık­mış, yan­sı­ma­lı ol­muş ve bağ­lam­sal bir an­lam oluş­tur­muş­tur. Ölü­nün çe­ne­si, ka­pan­sın di­ye, ba­şı­nın te­pe­sin­den ge­çi­ri­len bir bez­le bağ­la­nır halk ge­le­ne­ğin­de. “Ça­tıl­mış çe­ne”m­den bir ke­le­bek ha­va­la­nı­yor­du… Ölüm ola­yı­nın üze­rin­den za­man geç­me­miş­tir. Ölü he­nüz ta­ze, an­cak so­ğuk­tur. Şi­ir­de­ki kip şim­di­ki za­ma­nın hikâ­ye­si­ni gös­ter­mek­te­dir ama az son­ra öğ­re­ni­len geç­miş za­ma­na dö­ne­cek­tir. Şim­di ve geç­miş bir ara­da­dır. Ke­le­bek? Ni­çin kuş de­ğil, so­luk de­ğil, bu­lut de­ğil de “ke­le­bek” söz­cü­ğü se­çil­miş­tir bu­ra­da? Çün­kü çir­kin bir hâl­den (bö­cek) gü­zel bir hâ­le ge­çi­şin sim­ge­si­dir ke­le­bek. Şi­ir ki­şi­si bu ba­kım­dan ölü­mü çir­kin bul­maz. Ölen öl­müş an­cak ölü­nün be­de­nin­de­ki öz, bi­çim de­ğiş­ti­re­rek da­ha gü­zel bir bo­yu­ta geç­miş­tir. Ölüm de­ne­yi­mi bir son­ba­har se­rin­li­ği­ne ben­ze­til­miş­tir. Ölen ki­şi­nin gö­re­me­di­ği, işi­te­me­di­ği, kok­la­ya­ma­dı­ğı bu dün­ya, so­ğuk be­de­ni­ne an­cak se­rin bir do­ku­nuş ola­bil­mek­te­dir. Se­rin bir yol­cu­lu­ğu tat­mak­tır ölüm, do­ğa­nın gü­zel­li­ği­ne ya da ya­şa­mın kay­na­ğı­na doğ­ru.

­Çe­şit­li nes­ne­le­rin kad­ra­jı­na gir­di­ği şa­i­rin ka­me­ra­sı evin için­de ya­vaş ya­vaş do­la­şır. Oda­yı, du­var ha­lı­sın­da­ki mo­ti­fi, per­de­le­rin do­ku­su­nu, bü­fe­nin üs­tün­de­ki as­ker fo­toğ­ra­fı­nı, ay­na­yı, dı­şa­rı­dan ge­len klar­net se­si­ni, yas tu­tan ka­dı­nın yas­lan­dı­ğı om­zu de­rin bir an­lam kap­lar. Söz­cük ol­ma­yı bı­ra­kan ke­li­me­ler gös­ter­dik­le­ri an­la­mın ken­di­si hâ­li­ne ge­lir­ler: Dün­ya ya­şa­mı ge­çi­ci­dir. Her­kes sus­muş yer­yü­zü­nün en bü­yük bil­ge­si “ö­lüm” sö­zü­nü söy­le­miş ve zih­ni­mi­zin üret­ti­ği ta­zi­ye evin­de­ki in­san­lar, bu an­lam üze­re dü­şün­ce­li­dir­ler. Du­var ha­lı­sın­da­ki as­lan mo­ti­fi an­la­mın ça­tal­laş­ma­sı­na yol açar: “K­ral ol­san kâr et­mez, ecel alır se­ni bir gün.” Şi­i­ri bir im­ge üre­ti­mi ola­rak gö­ren Sa­lih Bo­lat, ya­ka­la­dı­ğı im­ge­ler­le Jung­’un ar­ke­tip­le­ri­nin ipuç­la­rı­nı ve­rir bi­ze. Bu şi­ir­de -de­rin­lik psi­ko­lo­ji­si­ne gö­re- oda an­ne kar­nı­na, çık­rık son­suz­lu­ğu kar­şı­la­yan bir ar­ke­ti­pe dö­nü­şü­ve­rir.

­Do­kun­mak, gör­mek, duy­mak, kok­la­mak du­yu or­gan­la­rı iş­le­vi­ni yi­tirmiş­tir ar­tık. “Şim­di ba­ka­ma­dı­ğım şu pen­ce­re/şim­di du­ya­ma­dı­ğım şu çık­rık se­si/şim­di kok­la­ya­ma­dı­ğım şu ley­lak” di­yen şi­ir ki­şi­si, ya­şa­mın ar­tık “bir son­ba­har se­rin­li­ği”­ne dön­dü­ğü­nü be­lir­tir. “Pen­ce­re, son­ba­har” söz­cük­le­ri mekân ve za­man ola­rak bir du­rum­dan baş­ka bir du­ru­ma ge­çi­şin kav­ra­mı­na kar­şı­lık ge­lir. Ya­şa­mın sı­cak­lı­ğı so­luk be­de­ni terk et­ti­ğin­de ya­şa­ma ait her şey bir son­ba­har se­rin­li­ği­ne dö­nü­şür. Şi­ir­de­ki “m, n, l; ş, d” ses­le­ri­nin tek­ra­rı bu duy­gu­yu ses ola­rak des­tek­ler. “de­mek öl­mek böy­le bir şey­di” di­ze­si ölü­mün so­ğuk ger­çe­ği kar­şı­sın­da in­sa­nın say­gıy­la du­ru­şu­nu gös­te­rir.

­Ö­lüm duy­gu­su, gün­de­lik ko­nuş­ma­ya ben­ze­yen sa­de bir an­la­tım­la bu ka­dar edebî bir bi­çim­de na­sıl ve­ri­le­bil­miş­tir? Sa­lih Bo­lat, ölü­mün ya­lın­lı­ğıy­la şi­ir­sel söy­le­min ya­lın­lı­ğı­nı bir­leş­ti­rir. Bu ba­kım­dan “Ö­lü” şi­i­ri için iyi ör­güt­len­miş öz ve bi­çi­mi yan­sı­tan bir şi­ir­dir, di­ye­bi­li­riz.

­Ge­le­ne­ği­miz­de ağıt ölen­le­rin ar­ka­sın­dan ya­kı­lır, ölen ki­şi­le­rin me­zi­yet­le­ri an­la­tı­lır­dı. Bu şi­ir­de ağıt yok ama o dra­ma­tik et­ki­yi bı­ra­ka­cak “k­lar­net se­si” var. Yu­nus­’un dön­me do­la­bı­nı bi­ze anış­tı­ran çık­rık se­si, za­ma­nın dön­gü­sü­nün ar­ke­ti­pi­dir. Çık­rık söz­cü­ğü ku­yu­nun çık­rı­ğı­na kar­şı­lık gel­di­ği gi­bi çar­kı fe­le­ğe de gön­der­me ya­par. Çık­rık yi­ne bu­ra­da söz­lük an­la­mın­dan çık­mış son­suz­lu­ğa kar­şı­lık gel­miş­tir. Çık­rık ile hıç­kı­rık söz­cü­ğün­de­ki ses­sel ya­kın­lık dik­ka­te de­ğer­dir. Bu ya­kın­lı­ğın rast­lan­tı­sal ol­mak­tan çok şi­i­rin iyi bir ör­güt­len­me bi­çi­mi ol­ma­sın­dan kay­nak­lan­dı­ğı­nı söy­le­ye­bi­li­riz. Şi­i­rin an­lam de­rin­li­ği­ne kat­kı­da bu­lu­na­cak bir baş­ka ya­kın oku­ma de­ne­me­sin­de şu ger­çek­le kar­şı­la­şa­bi­li­riz: Şi­ir öz­ne­si, çok sev­di­ği ba­ba­sı­nın ölüm ha­be­ri üze­ri­ne oda­ya gir­miş­tir. Ölüy­le olan ya­kın­lı­ğın­dan do­la­yı onun­la ay­nı­la­şır, ken­di­si­ni ölü­nün ye­ri­ne ko­yar. Şi­ir öz­ne­si­nin ya­şa­dı­ğı bu de­ne­yim şi­ir­sel ol­du­ğu ka­dar fel­se­fi bir yak­la­şım­dır ay­nı za­man­da.

­Kim­le­re ağıt ya­kıl­mış bu­gü­ne dek? Çok es­ki­den kah­ra­man­la­ra, dün baş­ka bi­ri­ne, bu­gün ken­di­mi­ze ağıt ya­kı­yo­ruz. Ya­rın, nes­ne­le­rin ağı­dı­na şa­hit ola­ca­ğız. Ağıt, sa­de­ce ölü­le­rin ar­ka­sın­dan söy­len­mez. Ki­şi­nin ken­di ölü­mü­ne ağıt yak­ma­sı var­dır bu şi­ir­de. Kat kat gök­yü­zü­ne, kat kat yer­yü­zü­ne ba­kan var­lı­ğın, bu ay­na­da ken­di­ni gö­rün­ce, göz­yaş­sız ağ­la­ma­sı­dır Sa­lih Bo­lat­’ın şi­i­ri. Ağ­la­mak, var­lı­ğı­nı du­yum­sa­yan her şe­yin, ev­ren­de­ki ye­ri­ni ya­dır­ga­ma­sı­dır. Gül­mek, her­ke­sin hak­kı­dır ama as­lo­lan ağ­la­mak­tır. Gül­mek, unut­mak; ağ­la­mak, ha­tır­la­mak­tır. Bu di­ze­ler anım­sa­ma­nın şi­i­ri­dir, ne­re­den gel­di­ği­miz ve ne­re­ye gi­de­ce­ği­mi­zin anım­san­ma­sı.

———————————————

¹ Salih Bolat, Kanıt, Varlık Yayınları 1.Basım İst. 2006, s:27.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.