Şair ve Yazarların Yaşamları / Faruk Güçlü

/ 9 Ağustos 2016 / 19 okunma / yorumsuz

Yaşamak kimisi için doğal gereksinimlerinin kimseye muhtaç olunmadan asgari giderlerin karşılanmasından ibarettir. Kimisi içinde lüks ve şatavat, villalar, katlar, yatlar gereklidir. Yazarlar ve özellikle şairler idealist ve duygusal insanlardır. O nedenle de para ile aralarında sıcak bir bağ kurmak istemezler. Kimisi de “Bohem tipi” yaşamı tercih edebilmektedir. Ülkemizde kitaplarından para kazanan yazar sayısı bir elin parmağını geçmez. Böylelikle yazarlar ve şairlerimiz yoksulluk içinde başları dik olarak yaşamlarını sürdürmeyi tercih ederler.

Bazı yazar ve şairlerimizin yaşamları ise özenle vurgulanmadan geçilmeyecek durumdadır.

ENVER GÖKÇE
1951 yılında TKP Tevkifatı’nda tutuklandı ve mahkemede en yüksek cezayı alanlar arasında yer aldı. Tutukluluğu sırasında ve mahkûmiyet sonrası tutulduğu İstanbul Sirkeci’deki Siyasî Şube, Sansaryan Hanı’nın tabutluklarında iki yıl süresince çok ağır işkence gördü. Fiziksel ve psikolojik sağlığını önemli ölçüde yok eden tutukluluk, hapislik ve sürgünlerin sonunda (1959) bu kez de işsizlik ve yoksulluk yakasına yapıştı. İstanbul ve Ankara’da yaşadığı acı deneyimler onun çok zor koşullar altında yaşamak zorunda kalacağı köyüne gitmesine neden oldu. Ağırlaşan hastalığı nedeniyle tekrar Ankara’ya dönmek zorunda kaldı. Kısa bir süre Bulgaristan’da tedavi gördü (1977). Son yıllarını Ankara’daki bir huzurevinde tamamladı. Enver Gökçe, 19 Kasım 1981’de bir yakının Ankara’daki evinde öldü.

Ali Murat İrat’ın tespit ettiği gibi “O işkenceden işkenceye koşarken, bir konuşmasında yine de “hayatı seveceksiniz” demişti: “Hayatı tüm yönleriyle seveceksiniz. İyiliği kötülükleriyle, pisliğiyle… Fakat seveceksiniz”. O hayatı sevdi ama açlık ve işsizlik yakasını hiç bırakmadı. Eşi ve çocuğu bile öteledi onu: “Oğul, uşak, bir de karım/ Kurt bana/ Hastir çeker/ Kuş bana/ Yılan bana/ Hastir çeker/ Çiyan bana/ Lan kardaş/ Bu nasıl yara”. Ankara’da bir huzurevinde tamamladı ömrünün son günlerini, dilinde acı bir türküyle: Gayri gider oldum kardaşlar/ Ve de kız kardaşlar/… Bu nasıl yara/ Kanar her yerimden/ Dövülmüşüm/ Sövülmüşüm/ Siktir çekilmişim yani/ Kendi öz yurdumda.”“Unutursak kalbimizin kuruduğu” biz, onu yoksul bir huzurevinde hep birlikte ölüme terk ettik. Ankara kadar gereksiz, Ankara kadar varlığıyla yokluk nedir onu öğreten bir şehrin tam orta yerinde hem de. Biz onu ve onunla birlikte kalbimizi yaşarken biraz daha kurutmuştuk(Ali Murat İrat,Beni Çok Dövdüler,28.03.2015 Birgün Gazetesi)

MURTAZA VURAL
Yetmişli yılların şiiri içinde önemli bir yeri olan, o dönemin toplumcu dergilerinden Türkiye Yazıları’nda yazı kurulunda bulunmuş; demirci ustası olduğu için emekçi, proleter şair sıfatlarıyla öne çıkarılmış bir şair bu. Tek kitabı Terimle Suladım Hollanda’nın Lalelerini.
Ataol Behramoğlu’nun yetmişli yılların şiirini inceleyen çalışmasında onun da adı var. Gene Behramoğlu’nun antolojisinde bir şiirine yer verilmiş. Kimi müzisyenler onun şiirlerini besteleyip söylemişler, albüm çıkarmışlar ama teliften haber veren yok.

Bugün dergilerde şiirlerini yayınlatmakta güçlük çeken, eski kitabının yeni basımını ve yeni şiir çalışmalarını yayınlatamayan bu şair,Ankara’daki yetmişli yılların başında gerçekleşen ilk emekçi direnişinde başrolü oynayan bu ozan, fabrikayı saran polisleri içeri koymamak için tüm kapıları kaynakla kapatmış, fabrikada günlerce süren işgalin önderi olmuştur. O yıllarda OSTİM’deki dükkânı Ankara’ya ayak basan şairlerin , sanatçıların uğrak yeridir. O günlerde yardım için yanına yaklaşanlara yüreğini ve cüzdanını sonuna kadar açan şair.
İsteseydi, eğilebilseydi o da sıcak bir yatağa, temiz bir giysiye ve bir eve , hatta varlığa kavuşabilirdi. Ama eğilmedi. Hâlâ da eğilmeden dimdik gidiyor hayatın üzerine.

Ahmet Uysal yetmişli yılları anlatan bir şiirinde ondan şöyle söz etmektedir:”Devrimin şiirini dövüyor örsünde Murtaza Vural” Dik durmasını seven şair halen Zonguldak Huzur evinde kalmaktadır.

RUHİ SU
Türk Halk Müziği’nin ve Devlet Operası’nın bayraktarı ve en önemli neferlerinden olan Ruhi Su 1912’de doğdu. Ermeni asıllı bir yetim olan Ruhi Su, çocukluğunu yetimhanede ve yoksul bir ailenin yanında geçirdi. Bir dönem asker olmak istediyse de daha sonra sanata yöneldi. Devlet Operası’nda büyük işlere imza atan Su, aynı zamanda Türk Halk Müziğine’de yönelerek iki müzik türüne de büyük katkılarda bulundu. Sol görüşleri sebebiyle bir dönem hapis yatan Ruhi Su tüm yıldırma ve baskı politikalarına direnerek Türk musiki tarihine büyük bir sanatçı olarak adını en üst mertebeden yazdırdı. Özellikle Sümeyra Çakır’la birlikte gerçekleştirdiği konserler dünya çapında büyük yankı uyandırdı. Ruhi Su 20 Eylül 1985’de hayata gözlerini yumdu.12 eylül rejimi yurt dışı çıkış izni vermediği için sağlığında düzelme olmadı.

FATMA ALİYE TOPUZ
50 liralık banknotların arka yüzünde ise Türk edebiyatının ve İslam coğrafyasının ilk kadın romancısı olarak tanınan Fatma Aliye Topuz’un resmi bulunmaktadır. 9 Ekim 1862′de İstanbul’da doğan Topuz, tarihçi Ahmed Cevdet Paşa’nın kızıdır. Fransızca ve Arapça dersleri alan romancı; matematik, hukuk, Arap tarihi ve felsefesi okumuştur. Edebi yaşantısına 1889′da George Ohnet’in Volonte adlı romanını Meram adıyla çevirerek başlayan yazar, 1892 yılında ilk romanı olan Muhadarat’ı yazdı.

İlk kadın romancımız Fatma Aliye Hanım (1862-1936), ömrünün son yıllarını ekonomik sıkıntı ve hastalıklarla mücadele ederek geçirdi(Davut Şahin,Edebiyatçıların Ortak Kaderi,16.02.2016 Yeni Asya Gazetesi).

SÜLEYMAN NAZİF
Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yıllarının önemli yazarlarından olan Süleyman Nazif (1869-1927), ömrünün son yıllarını maddî sıkıntı içinde geçirdi. Zatürreeden vefatı sırasında cebinden sadece 3 nikel kuruş çıktı. 1927 yılının Ocak ayı başlarında zatürreye tutulan Süleyman Nazif yine aynı yıl İstanbul’da vefat etmiştir. Kendi cenazesini bile kaldıracak malvarlığı bulunmayan Süleyman Nazif’in cenaze masrafını Türk Tayyare Cemiyeti karşılamış, Edirnekapı mezarlığındaki mezarını da İstanbul Belediyesi yaptırmıştır.Kalemiyle halka davasına hizmet eden Nazif’in kendisine servet edinecek ne parası olmuştur ne de vakti.(Edebice Dergisi,Nisan 2013)

MEHMET AKİF ERSOY
Mehmet Âkif Ersoy (1873-1936), yoksulluk içinde yaşayan şairlerden. İstiklâl Marşı için verilecek ödülü sırtında paltosu olmadığı hâlde almayacak kadar sağlam bir karakter sahibi. Öldüğü zaman da cebinde kefen parası yoktu.Cenazesini Türk Tayyare Cemiyeti kaldırmıştır.

Ünlü Yazar Çetin Altan “İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif’i hepimiz tanıyoruz.Çok ünlü bir vatan şairi olarak biliriz.Yarışmayı kazandığı halde para ödülünü almayı red etmiştir.Ama biyoğrafi okumayı sevmediğimiz için yoksulluk içinde öldüğünü bilmeyiz.Oğlu da yoksul yaşadı ve ölüsü çöplükte bulundu” Doğru Haber 28.12.2011).
Mehmet Akif gibi kızları ve oğullarının da yoksulluk içinde yaşadığı ,zamanın Başbakanı Turgut Özal’ın kızı Suat Ersoy’a bir ev verdiği bilinmektedir. Evet Mehmet Akif’in oğlu Emin Ersoy’un cenazesi çöplükte bulunmuştur.

MİHNETİ (VEHBİ POLAT)
Köy Enstitüsü mezunu olan Mihneti mahlaslı şair/Ozan Vehbi Polat yıllarca değişik yörelerde öğretmenlik yapıp tek maaşla üç çocuk büyüttü.Emekli olunca Ankara’ya taşındı ve ek işlerde çalışıp ev kirası ödüyordu.1993 yılında yaşamını Ankara’da yitirdi.

MEHMET RAUF
Mehmet Rauf (1874-1931); askerlikle ilişiği kesildikten sonra, edebiyat çevrelerinin de sırt çevirmesiyle tamamen işsiz kaldı. Yazıları ile hayatını kazanmak zorunda olduğu için sıkıntılı yıllar geçirdi. 1926’da eserlerini okuyarak kendisine aşık olan Muazzez Hanım ile evlenir. Evliliklerinin 13. günü felç geçirir ve sağ elini kullanamaz olur. Eşi ona büyük destek olur ve son romanlarını o söyler eşi yazar. İlkinden yaklaşık 2 sene sonra daha ağır bir felç geçirerek bilincini de kaybeder. 1.5 yıl süren hastalık sonucunda Cerrahpaşa Hastanesi’nde hayata gözlerini yumar. Hayatının son yıllarını eşinin arkadaşlarına yazdığı mektup sayesinde, devlet tarafından bağlanan az bir maaşla geçirmiştir. Yaşadığı bütün sıkıntılara rağmen şöyle der: “Sefil olacakmış, aç kalacakmış… Vicdanını hiç kimsenin nail olamayacağı bir huzur ve refah içinde yaşattıktan sonra açlığın ve sefilliğin ne önemi olurdu?”

PEYAMİ SAFA
Muhafazar kesimin önemli yazarlarından olan Peyami Safa, 27 Mayıs darbesinden sonra sıkıntılı günler geçirdi. İlan bulmakta zorlandığı Türk Düşüncesi dergisinin yayını durduruldu. Türk Edebiyatçılar Birliği’nden ve Türk Dil Kurumu’ndan çıkarıldı.Havadis’teki yazılarına da son verildi. Yaklaşık 300 cilt tutan çalışması vardı; ama işsizdi ve maddi sıkıntı içerisindeydi.

Bir gün yayıncısının yanına giderek ev kirasını ödeyebilmek için telefonu satılığa çıkardığını söyler. Yayıncısı, Sultanhamamı esnafından telefon ücreti kadar para toplayarak Safa’ya teslim eder. Basıldığını göremediği Doğu-Batı Sentezi isimli kitabını bu borcuna karşılık yayınevine teslim eder. 62 yaşında vefat eden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun yazarı, son dönemini şöyle özetler: “Kitaplarımı basıp da büyük paralar kazanmamış, beni yazı kadrosuna alıp da muazzam servetler yığmamış editör, gazete sahibi zor gösterilir. Fakat benim gayret payımın mükâfatı, yarım asır süren uzun bir mahrumluk, hastalık ve işkence hayatından başka bir şey olmamıştır.”

AHMET HAMDİ TANPINAR

Türk Edebiyatı’na Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi eşsiz eserler kazandıran Ahmet Hamdi Tanpınar da son yıllarında hem sağlık hem de maddi sorunlarla boğuştu. 1962 yılında 61 yaşındayken geçirdiği kalp krizi sonucu aramızdan ayrılan Beş Şehir’in yazarı, içinde bulunduğu sıkıntıları günlüğüne şu şekilde kaydetmiş: “26 Teşrin-i Sani (Kasım) 1958. Bugün karaciğer muayenesi için hastaneye gidiyorum. İçimde her şey alt üst. Bittabi hastalığımdan ziyade parasızlıkla meşgulüm. Cebimde yalnız bir lira var. Parasızlığım büyük hastalıklar gibi hemen hemen hiçten başladı, büyüdü, çoğaldı beni altına aldı. Etrafım alacaklı ile dolu. Cebimde borç senetleri var. Şu anda yalnız borçla ve atıfetle yaşıyorum ve borç beni çıldırtacak. Kurtulmak için her teşebbüsüm yeni borca sebep oluyor. Yahut da bir yığın edebi proje (…) parasızlığın mutlak ve şaşmaz tecellileri ve komplikasyonları. Abdülhâk Şinasi’den borç para alıyorum. Kemal’den para bulamıyorum…”

HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL
Hasan Hüseyin Korkmazgil (1927-1984)Demiryolu işçisinin oğlu olarak Gürün’de doğan Hasan Hüseyin’in soyadı Korkmazgil’dir. Çocukluk yıllarını yoksulluk içinde geçiren Hasan Hüseyin, Niğde ortaokulundan mezun olduktan sonra Adana Erkek Lisesi ve Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü bitirdi. Öğretmenliğe başladı ancak düşünceleri nedeniyle 141. ve 142. maddelerden yargılanarak mesleğinden uzaklaştırıldı. İşsiz kaldığı dönemde arzuhalcilik, tabela ressamlığı ve hayvan yetiştiriciliği gibi çeşitli işlerde çalıştı.

YAŞAR KEMAL
Yaşar Kemal,Van İli Muradiye ilçesine bağlı Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan bir aileden dünyaya geldi. Kendi anlatımına göre bir Türkmen köyünde tek Kürt ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen Yaşar Kemal, evde Kürtçe, köyde ise Türkçe konuşurdu.Ailesi, savaş sebebiyle Adana’nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite (bugün Gökçedam) köyüne yerleşti. Beş yaşındayken, babasının camide öldürülüşüne tanık oldu. İlk Okulu Adana’nın Burhanlı köyünde okudu. Ortaokul döneminde çeşitli işlerde çalıştı. Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği’nde ırgat kâtipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele’de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli’nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-42), pamuk tarlalarında, patozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı.Yazar yaşamının son yıllarında kitaplarının satışının yükselmesi ile rahat bir nefes aldı.

ARİF ORUÇ
Vatan haini damgasını yiyen muhalif gazeteci ve yazar Arif Oruç gazetesi kapatılınca bir kundura dükkânı açıp, ayakkabı boyayarak hayatını kazanmaya başladı.Bu da yetmedi. Devlet tarafından bir arabaya konulup Bulgaristan sınırına atıldı. Altı yıl Bulgaristan’da yaşadı.

Gazetecilik yapmak üzere geri döndü. Bu kez idamla yargılandı, neyse ki beraat etti. Elinde bulundurduğu Milliyet’in yayın hakkını zamanında kendisine vatan haini diyen Ali Naci’ye verdi. Kendi ismiyle gazetecilik yapamayınca Ayhan ismiyle bazı gazetelere yazarak hayatını kazanmaya çalıştı ve sessizce öldü.

İlginçtir, ölümünün ardından Milliyet gazetesinde Ali Naci, Arif Oruç’u kaleme aldı. Bir dönem kanlısı sayılabilecek Oruç için şunları yazdı: “Mücadele adamı Arif Oruç, bu memleketin siyasî tarihi yazılırken unutulmayacaktır.Arif Oruç çok genç öldü. Hapishanelerin rutubetli ve zehirli havası, muhtelif ameliyatlar, hastalıklar onu harap etmişti. Fikren yüksekti. Kuvvetli bir kalemi, yaman bir mantığı, iyi bir görüşü vardı. Ölümü basın âlemi ve memleket için bir kayıptır.”(Gökçe Aytulu,Bir Garip Muhalif Gazeteci,Radikal 12.06.2011)

Osmanlı’dan günümüze yazar ve şairlere bakış açımız değişmedi.Sağ ya da sol iktidarların gelmesi durumu değiştirmedi.Onları yoksulluğa mahkum etmeyi marifet sayan bir yönetim anlayışı egemen oldu.Bu yazgıyı artık değiştirmeliyiz.Zira Çağdaş medeniyeti şair ,yazar ve ressamlarına en büyük değeri vermektedir.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.