Şair Erkan Kantarcı’nın “Hasar Tespiti” Şiir Kitabı Üzerine Bir İnceleme …

/ 3 Ocak 2019 / / yorumsuz

Mehmet Binboğa

Şair Erkan Kantarcı’nın  “Aşk Matbaası”ndan sonra ikinci şiir kitabı olan “Hasar Tespiti “ geçtiğimiz günlerde yayımlandı ve oldukça ses getirdi. Artshop Yayınlarından çıkan kitap 92 sayfadan oluşuyor. Hasar Tespiti’nde seksene yakın şiir var. Kitabın son on sayfasında şairin öğrencilerine ait şiirler Genç Şairler Sokağı başlığı altında yer alıyor.

Şair Erkan Kantarcı’nın “Hasar Tespiti” Şiir Kitabı Üzerine Bir İnceleme …

Şairin şiirleri muhtelif edebiyat dergilerinde yayımlandı ve gerek okurlarca, gerekse şiir çevrelerince beğenildi bu şiirler. Şair,ömrünü şiire adamış tüm şairler gibi bir kenar a çekilip sadece şiir yazmakla yetinmiyor.Dergilerin mutfağını da merak ediyor, o dergilerin Eskişehir’de tanıtılması için koşturuyor, emek veriyor;yıllardır da başta “Kasabadan Esinti ve Karahindiba” dergileri olmak üzere çeşitli edebiyat ve sanat dergilerinin Eskişehir  temsilciliğini başarıyla sürdürüyor.Aynı zamanda eğitimci olan şair, bu yoğun iş temposu içinde bir yandan öğrencilerine şiir sevgisi aşılamak için kurduğu kulüplerle düzenli olarak söyleşiler, etkinlikler yapıyor, diğer yandan ulusal ve uluslararası şiir etkinliklerinin davetlerinde rüştünü kanıtlamaya çalışıyor.

Şair Erkân Kantarcı, izlediğim kadarıyla şiirinin üzerine her geçen gün bir şeyler ekliyor. Örneğin bu kitap ilk kitabına göre daha bir derli toplu ve sözcük harmanı şiirlerden oluşuyor: Örneğin denizden söz eden bir şiirde şair, neredeyse bütün denizcilik terimlerine yer veriyor: “Buyurun Oturun” şiirinde: “Palamar, liman, yosun, su, iskele, beton, baba, su yumağı, rüzgâr, yağmur… gibi” sözcükleri bir inci gibi diziyor şiirin gerdanına. Yine aynı şiirde “neşesi kıvrılmışlar” gibi müthiş bir somutlama yapmış.

Şair, kimi şiirlerinde anlamsal ve biçimsel sözcük sapmalarına başvurarak kendine has sözcükler de üretme peşinde “yarındaş, ağakovanı…gibi.” Özellikle Köy Enstitülerini anlattığı “Tahta Bavul” şiirinde harflerin arasına slaşlar koyarak sözcüklerin çağrışım gücünü arttırmış:

“T/aş yontuyorlardı. y/emekhanelerine l/imanda n/isyandılar.”

Yine “Tahta Kılıçlı Herkül” adlı şiirde ironik bir üslup kullanmış ve birçok kültürel kavrama ve şahsiyete tarihsel göndermelerle başarılı telmih örnekleri oluşturmuş.”Dünyayı şiir kurtaracak…” felsefesini şiar edinmiş bir şairin usta işi benzetmeleri var bu şiirde de:

“Kurtarır Promete’yi tahta kılıçlar
Tuzla buz eder geleceği görenler.”

“Baştan Aşağı Yıldırım” şiirinde şair, kişisel “iç burkulmalar yığınını” yüreğinin kuytularında hissederken oluşturduğu hayali “baba” imgesini şöyle dile getiriyor:

“hani en sevdiği ayakkabıyı kapı önüne konan
ata yadigârı yükü hatıra bir kara kaban
ve güngörmüş bir tohum bırakan
küldü baban. “

Birazcık uyak zorlamasını saymazsak oldukça içli dizeler bunlar. Malum inanışa göre, cenaze evinde mevtanın ayakkabıları birkaç gün kapı eşiğinde bırakılır. Şair o geleneğe güzel bir örnekle göndermede bulunuyor. Yine bu şiirinde: “terkisinde” sözcüğünde gereksiz bir iyelik eki var. Doğru kullanımı “terkinde” olmalıydı. Şairin bir başka nevi şahsına münhasır üslubu da; bütün bir bentte kavramlar, nesneler sayılıp döküldükten sonra bunları belirgin bir yükleme bağlamayışı. Sanki o görevi okura bırakmış şair. İsteyen istediği yüklemi kurgulasın demek istemiş olmalı, hem böylelikle okuru da şiire katıyor, tembel okur istemiyor belli ki.

Edebiyatımızda, Cumhuriyet dönemi şairleri Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk için özgün benzetmeler yapmıştır; bunların çoğu alışılmış bağdaştırmalardır yani ki o imgeler kulağa çok yabancı değildir: Nazım’ın “Sarışın Kurt” benzetmesi bunların en tipiğidir.Erkan Kantarcı’nın Atatürk için söylediği dize oldukça özgün:

“Gök gözlerinde çapkın bir geçmişin tebessümü”

Ulu Önder’in gizli kalmış özelliklerinden biridir nazik bir kavalye oluşu. O’nun olağanüstü yakışıklılığı ve karizmasıyla hanımların aklını başından alışı pek dillendirilmez resmi kaynaklarda ve şiirde, oysa Erkan Kantarcı bir detay ustası; yakaladığı en küçük balığı bile suya bırakmıyor, allayıp pullayıp şiirinin tezgâhına koyuyor.Şair, burada tarihçiliğinden de faydalanıp genç Mustafa Kemal’in Sofya Ataşeliği sırasında katıldığı bir davette, Bulgar prenseslerinin yüreğini yaktığını, onlarla dans edip Türk ulusunun Ortadoğulu bir halk olmadığını ispat edercesine, en az Batılılar kadar centilmen tavırlar sergilediğini biliyor şair. Ata’nın bu özelliğini de: “Gök gözlerinde çapkın bir geçmişin tebessümü” dizeleriyle oldukça hoş bir bağdaştırmayla dile getiriyor.

Özgün dize çok kitapta: Şair,”Dilsiz Acılar” şiirinde sigara tiryakilerinin psikolojisini öyle güzel anlatmış ki:

“Ez kül tablasında dilsiz acıları”

Bu dize bile şairin dile hâkimiyetini, dil duyarlılığını ve şiirin kuru bir ilhamla vücuda gelecek bir bina olmayıp yapılan bir eser olduğu kanıtlıyor. Ruhunda şairlik olan bir sanatçının okuyarak, kendini geliştirerek neler yapabileceğinin canlı kanıtıdır Erkan Kantarcı. “D/ipsiz Hücre” şiirinde de muazzam dizeler var:

“Bulutlar doğurgan sütanneydi…”
“Kıt kanaat bir yalnızlık…”

Erkan Kantarcı güzel bir adam, ne yapsa içinin güzelliğini şiire dökmeden duramıyor. Kabın içindekilerin kabın şeklini aldığı gibi, şairin şiirleri de yüreğinde var olan
Tanrı, doğa ve insan sevgisiyle şekilleniyor. Şair “Elden Ele Uzatalım Abiler” şiirinde, henüz şiirin başlığıyla Ece Ayhan’a selam sarkıtırken “Alın Teri”ni “kavruk su”ya teşmil ederek çok orijinal bir açık istiare yapmış. Yine bu şiirde “sözlere çekilmiş mil” “sabrın damıtılması”, “çığlığın buruş buruş olması”, “denizleşen Tanrı”, “elde eser miktarda insanlığın kalması” ve bu insanlığın adeta “Yerçekimli karanfil” gibi elden ele uzatılarak insanlığın ancak sevgiyle kurtulabileceğini muştularken birbirinden özgün ve kudretli imgeler döküyor şiirin aynasına. “Dağınık Bir Kıvılcım” şiirinde:

“dört duvar içinde ünlemler büyütüyorum”

dizesiyle esaslı bir somutlama yapıyor şair; yine, “rezil iyimserlikler” ile tezat sanatının örnekliyor. Bu şiiri Attila İlhan’a ithaf ettiği için Attila İlhan şiirine tatlı küçük göndermelerde bulunuyor:

“sonbaharın elleri ayazın avucunda”

dizesiyle usta bir şair olma yolunda epeyce bir mesafe aldığını ispat ediyor adeta.

Erkan Kantarcı’nın her şiiri bir diğerinden kudretli ve güzel. Kitabı okudukça şair bizi şaşırtmaya devam ediyor, hoş bir şaşkınlık bu:

“galiba acıyı iğnelediler göğsüme…”

diyen bir doksan boyundaki adamın kocaman bedeninde küçük bir çocuğun pır pır eden yüreği kanat çalıyor özgür göklere. Aynı şiirde geçen:

“düşbakışı ruhun seyrek saçlarımı okşadı”

dizesiyle tüm okurların içini titretiyor. Bir başka şiirde:

“Ketum bir coğrafyada sesime sustum.”

dizesiyle belki de Güneydoğu’nun acılarını tek mısrayla özetliyor.

Şair kimi şiirlerinde sinema tekniğini ustaca kullanmış:

“Islanmış pardösünüz ardından büyüyen ay”

dizeleriyle altmışlarda yağmur altında dans eden Frank Sinetra geliyor gözlerimizin önüne…

Kimi şiirlerinde yukarıda söz ettiğim ayraç içine alınmış ya da slaşlarla anlamı genişletmeyi de başarıyor şair:

“Savaşın oyun(ç)ağımız”

adlı şiirin başlığında bile okurun dudağında bir gül kıvrımı yaratabiliyor. Erkan Kantarcı genç şairlerin deneyip de başaramadığı birçok yeni şiir tekniğini başarıyla uyguluyor şiirine. Sözcüğün klasik anlamıyla ilinti kurmak için bağlamda ya da müstakil olarak kelimelerin ahenk unsurlarından, lafzından faydalanıyor:
“sözaltı” sözcüğüyle gözaltı kavramına “yarındaş” ifadesiyle de karındaşlıktan daha da önemli olan aynı yarınlara birlikte yürüyebilmeye selam çakıyor. Kimi şiirlerinde oldukça  içli dizeler var:

“kanadıkça yaralı yağmur hep çocuk kaldım”

dizesi belki de şairin şiir macerasını ve “Ben neden şiir yazıyorum?” sorusunu açıklıyor. Şairler bize özel hayatlarını anlatmazlar belki ama biz dikkatli okurlar, onun bir dizesinden yaşadığı acıları tahmin edebiliriz. Erkan Kantarcı özel hayatında yaşadığı kimi göynük acıları hissettiriyor bize; bu acıları dile getirirken hiçbir zaman arabesk bayağılığına düşmüyor, şiir sanatını hep ön planda tutuyor:

“kayboldu sobadaki portakal kabuğu kokusu”

dizesiyle bir an için  Maraş’taki  köyüme gittim ve rahmetli anneciğimin ev güzel koksun diye kuzinede ısıttığı portakal kabuğu kokusunu duydum, burnumun direği sızladı. Şair sözcüklerle oynamayı da seviyor:

“çekimserliğin çeki düzeni ser’indedir.”

“soluk algınlığı”

Dizelerinde sözcüğün bütün çağrışımlarını kullanıyor ve özellikle ses kurgusuyla dans ediyor. Kısacası Erkan Kantarcı genç şairler arasında bir yıldız gibi parlıyor. Özellikle “Hasar Tespiti” kitabıyla önemli ödüllere aday gösterilse yeğdir.

Şiirin salt ilhamla yazılamayacağının canlı bir örneğidir Erkan Kantarcı.Eskişehir’deki edebiyat, özellikle de şiir matinelerinin aranan şairi durumuna gelmesi de bunun minik bir nişanesidir.Şairin şiirini bu denli geliştirmesinde samanlıkta iğne arayan bir derviş sabrı gizli:O, çalışmaktan ve kendini geliştirmekten yılmayan biri. Son beş, altı yıldır izlediğim kadarıyla çok yoğun okumalar yapıyor şair. Salt ilham yetmiyor iyi şiir yazabilmek için; sürekli okumalı ve edebiyatın, özellikle de şiirin nabzının attığı dergileri takip etmeliyiz. Erkan öğretmen bunları yapıyor bir düzine dergi takip ediyor, o dergilerde şiirlerini yayımlıyor. Taşradan sanatın kalbinin attığı İstanbul’a ulaşmak ve sanatın altın kapılı bahçesine girmek kolay değil. Önümüzdeki yıllar Şair Erkan Kantarcı’nın daha geniş okur kitlesi tarafından tanınıp sevileceği yıllar olacaktır. Son günlerde roman, öykü, deneme gibi türlerde de kalem oynatmaya başlayan sanatçının birkaç çalışmasını görme imkânı buldum. Size bir sır vereyim mi, Erkan Kantarcı’nın nesri şiirinden de kuvvetli. Edebiyatımızın çok yönlü bir sanatçı kazanmakta olduğunun muştusunu vermekten gurur duyuyorum. Erkan kantarcı’yı bu güzel kitabı için kutluyor, daha nice başarılara imza atmasını temenni ediyorum.

admin

Cüneyt Tanyeri

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.