Şadan Gökovalı ile Balıkçı Üzerine

/ 4 Kasım 2019 / 168 / yorumsuz

Gö­ko­va aşığı ünlü roman ve hi­ka­ye ya­za­rı Ha­li­kar­nas Ba­lık­çı­sı’nın ma­ne­vi oğlu ola­rak eser­le­ri­ni ölü­mün­den sonra ya­yım­la­yan, tüm ki­tap­la­rı­na önsöz yazan, Ba­lık­çı’nın ma­ne­vi mi­ra­sı­nın hâlâ ayak­ta dur­ma­sı­nı sağ­la­yan isim Şadan Gö­ko­va­lı. Bir de de­ne­me, in­ce­le­me ya­za­rı, çe­vir­men ve düşün ka­dı­nı Azra Erhat’ın Tür­ki­ye’de ma­ne­vi oğlu ola­rak gös­ter­di­ği üç isim­den bi­ri­si. Ama sa­de­ce bu onu an­lat­maz. Şair, yazar, ga­ze­te­ci, reh­ber eği­tim­ci ve Tür­ki­ye’deki kül­tür tu­rizm tur­la­rı­nı baş­la­tan ilk isim. Uzun sözün kı­sa­sı, ya­şa­mı­na bu kadar çok me­zi­ye­ti sığ­dır­ma­yı ba­şa­ran ender in­san­lar­dan bi­ri­y­le, Şadan Gö­ko­va­lı ile ke­yif­li bir rö­por­taj siz­le­ri bek­li­yor.

Şadan Gökovalı ile Balıkçı Üzerine

GÖ­KO­VA­LI: “Şadan Gö­ko­va­lı / Tu­rizm ve İle­ti­şim Pro­fe­sö­rü Pro­fes­yo­nel Ül­ke­sel Tu­rist Reh­be­ri” Bu baş­lı­ğı, şe­hir­ler gü­ze­li Muğla’mızın de­ğer­li Be­le­di­ye Baş­ka­nı Dr. Osman Gürün’e borç­lu­yum. Osman Baş­kan, “Gö­ko­va da Muğla’ya bağlı değil mi” diye diye bu sı­fa­tı bul­dur­du bana. İçinde ger­çek payı yok değil. Muğla’nın köyü (şimdi bel­de­si) Gö­ko­va’da doğ­dum. İlko­ku­lu Muğla’nın il­çe­si Ula’da, or­ta­oku­lu da biz­zat Muğla’nın ken­di­sin­de bi­tir­dim. Bun­lar yet­mez­se ek­le­ye­yim: Taa 1979’da, tu­riz­min öncü bilim adam­la­rın­dan Prof. Dr. Hasan Olalı’nın da­nış­man­lı­ğın­da, “Muğla İlinde Tu­riz­mi Ge­liş­tir­me Ola­nak­la­rı” adlı te­zim­le dok­to­ra ça­lış­ma­la­rı­mı ta­mam­la­dım. O gün bugün, bunu bi­len­ler bana “Muğla Dok­to­ru” der­ler. Hadi övün­mek gibi olsun, me­rak­lı bir kişi, tu­rizm dok­to­ru ve tu­rist reh­be­ri ola­rak, hep gez­dim Muğla’yı.Yak­la­şık 35 yıl önce Muğla’da 200 kadar antik kent sap­ta­yıp, hemen hep­si­ni ye­rin­de in­ce­le­dim. Son yıl­lar­da, Prof. Dr. Adnan Diler ve ar­ka­daş­la­rı, 50 kadar yeni antik kent sap­ta­dı­lar. ‘Mer­ha­ba­lar’dan sonra (Bu söz­cük, ben­den size kö­tü­lük gel­mez de­mek­tir.)

Şair, yazar, ga­ze­te­ci, tu­rist reh­be­ri, eği­tim­ci ve Ha­li­kar­nas Ba­lık­çı­sı ile Azra Erhat’ın ma­ne­vi oğlu. Port­fö­yü­nüz­de bu kadar çok kim­li­ği nasıl oluş­tur­du­nuz? Ken­di­ni­zi nasıl ta­nım­lar­sı­nız?

GÖ­KO­VA­LI : Her­kes gibi benim de birer fi­zik­sel anam ve babam var. Anam Emine Dudu, ba­bam­sa Gö­ko­va’nın söy­len­sel (ef­sa­ne­vi) muh­ta­rı Meh­met Gö­ko­va­lı. DP se­çim­le­ri ka­za­nın­ca, muh­tar­lık müh­rü­nü Muğla Va­li­si­ne tes­lim edeli 70 yıl­dan fazla süre geç­ti­ği halde, bizim sü­la­le­nin adı ‘Muh­tar­lar’dır, bana da hala “Muh­tar Meh­met’in Şadan” denir. Gö­ko­va halkı hak­sız da sa­yıl­maz; Gö­ko­va-Ak­ça­pı­nar ara­sın­da­ki bugün ağaç tü­ne­li oluş­tu­ran oka­lip­tüs­ler, Meh­met Gö­ko­va­lı’nın muh­tar­lı­ğı za­ma­nın­da 1938-1940 yıl­la­rı ara­sın­da di­kil­miş. Köy­de­ki (şimdi belde), köp­rü­den okula, ca­mi­den ça­ma­şır­ha­ne­ye kadar hemen her şey, onun muh­tar­lı­ğı dö­ne­min­de var edil­miş.

Okuma ya­şa­mım, hep bir öte­de­ki yer­le­şim ye­rin­de (il­ko­kul Ula, Or­ta­okul Muğla, lise Aydın) sürdü. O sı­ra­lar Ege’deki tek üni­ver­si­te şehri İzmir’e gel­dim. İzmir İkti­sa­di Ti­ca­ri İlim­ler Aka­de­mi­si­ne (İTİA) ya­zıl­dık­tan yak­la­şık 15 gün sonra İzmir’in ünlü ga­ze­te­le­rin­den Ege Eksp­res’te mu­ha­bir ola­rak ça­lış­ma­ya baş­la­dım. Is­mar­la­sa­nız olmaz. Ga­ze­te­ci­li­ğim 1 ayı dol­dur­ma­dan, Gö­ko­va’da bir masal kah­ra­ma­nı gibi anı­lan Ha­li­kar­nas Ba­lık­çı­sı ile ta­nış­tım. Ça­bu­cak ısın­dık bir­bi­ri­mi­ze. O, çe­şit­li dil­ler­de­ki kitap ve ma­ka­le­le­ri­ni dak­ti­lo edecek bi­ri­ni arı­yor­du. Ben­den uy­gu­nu bu­lu­na­maz, dedim ve kap­tım bu işi. Bir süre sonra, bu hiz­met için para kabul et­mi­yo­rum diye ya­zı­la­rı­nı bana ver­mek is­te­mez oldu. Ben ona, (Senin bir öy­kün­de pa­pa­fin­go, öteki yel­ken­le­re ne der?) dedim. Ne der­miş dedi. (Avur­du­nu dol­du­ra dol­du­ra, ‘hah hah hay canım, ben bu­ra­da ha­va­yı ilk elde so­lu­yo­rum, siz ar­ka­da so­lun­muş hava so­lu­yor­su­nuz.) Ya­zı­la­rı­nı dak­ti­lo et­mek­le, on­la­rı ilk ola­rak ben oku­muş olu­yo­rum de­di­ği­mi an­la­dı. Bu, 1959’da oldu di­ye­lim, öl­dü­ğü 1973 yı­lı­na dek hemen tüm ma­ka­le, öykü ve ro­man­la­rı­nı ben dak­ti­lo ettim. Doğal ola­rak, bu ya­zı­la­rın ori­ji­nal­le­ri ben­de­dir.

Ba­lık­çı ile söy­le­şi­de zayıf kal­ma­mak, bir an­lam­da Ana­do­lu’yu daha iyi ta­nı­mak için Tu­rizm Ba­kan­lı­ğı­nın dü­zen­le­di­ği kursu bi­rin­ci­lik­le bi­ti­re­rek, ‘Pro­fes­yo­nel Ül­ke­sel Tu­rist Reh­be­ri’ oldum. O gün bu­gün­dür, ta­nın­ma­yan yerin se­vi­le­me­ye­ce­ği­ni, se­vil­me­yen yerin vatan ola­ma­ya­ca­ğı­nı dü­şü­nü­rüm.

Ba­lık­çı’nın ve Azra Erhat’ın ma­ne­vi ev­la­dı olmak, onu­rum­dur. Ba­lık­çı’nın ve Azra’nın ma­ne­vi ev­la­dı­yım. Bun­la­rın öy­kü­sü­nü uzun uzun an­lat­mak­tan­sa, iki­si­nin va­si­ye­tin­den bir­kaç tümce ak­ta­ra­yım:

“Şadan Gö­ko­va­lı’ya ar­ka­da­şım, oğlum desem azdır. Çünkü mev­cut in­san­lar ara­sın­da beni te­ma­di (devam) et­ti­recek, daha doğ­ru­su te­ma­di et­tir­me­ye en mü­sa­it insan odur. Ölsem, ölüm bana ga­le­be çal­ma­mış ola­cak. Çünkü Şadan var’’ (Ha­li­kar­nas Ba­lık­çı­sı, 18 Ha­zi­ran 1973)

“Ben­Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti yurt­ta­şı Azra Erhat.​Anam­dan ba­bam­dan çok şey aldım. Fakat mayam Ata­türk’tür. Her bi­ri­ni ca­nım­dan çok sev­di­ğim Türk genç­le­ri ara­sın­dan şu üçünü ken­di­me avlat seç­tim:

Cen­giz Bek­taş, Şadan Gö­ko­va­lı, Ayça Aba­kan” (Azra Erhat, Ölm 6 Eylül 1982)

Ken­di­mi nasıl mı ta­nım­la­rım? İlk ak­lı­ma gelen şu olu­yor: “Uzak taş­ra­nın cahil de­li­kan­lı­sı, gü­ze­li seven güzel can­lı­sı.”

Ba­lık­çı babam da, çe­şit­li ve­si­le­ler­le ta­nım­la­mış­tır beni. Bi­ri­si şöyle: “Bizim Şadan, sev-
dik­le­ri­ni se­vin­dir­mek­le se­vi­nir.” Bir başka ta­nım­la­ma­sı da ‘’Şadan’ın böyle bir (Ost­rak, Me­nu­hin, Bach ya da Mo­zart’ın gibi) vir­tü­öz­lü­ğe üstün bir is­ti­da­dı var­dır.” ‘7’ler” ile il­gi­li ki­ta­bı­ma (1968) yaz­dı­ğı son söz şöyle biter:

“Bu mehaz (kay­nak) yok­sul­lu­ğun­da, Şadan Gö­ko­va­lı’nın ya­zı­la­rı, zi­fi­ri ka­ran­lı­ğı, mum ışı­ğıy­la ay­dın­lat­ma­ya ben­ze­se bile -ki öyle de­ğil­dir- al­kış­la­na­cak bir dav­ra­nış­tır.” (12 Mayıs 1968, İzmir, Ha­li­kar­nas Ba­lık­çı­sı)

Ba­lık­çı hep, Ana­do­lu ta­ri­hi­nin bir öze­ti­ni yaz­mak is­te­di. As­lın­da ken­di­si bu top­rak­la­rın ve bu top­ra­ğın in­sa­nı­nın bir öze­ti­dir. Bana ve 60’lı yıl­lar­da, Tu­rizm Ba­kan­lı­ğı­nın aç­tı­ğı reh­ber kurs­la­rı­nı iz­le­yen­le­re yeni şey­ler öğ­ret­ti ve yan­lış bil­gi­le­ri dü­zelt­ti. Benim ilk göz ağrım olan “7 Bilge, 7 Ha­ri­ka, 7 Ki­li­se, 7 Uyu­yan­lar” ki­ta­bı­ma yaz­dı­ğı “Son Söz”, bu gö­rü­şün bir öze­ti­dir. Tols­toy’ca yak­la­şım­la: “Ba­lık­çı beni güzel ol­du­ğum için sev­me­di ki! Ben, Ba­lık­çı beni sev­di­ği için güzel oldum!”

Ba­lık­çı’nın ölü­mün­den sonra eser­le­ri­ne sahip çık­tı­nız, ma­ne­vi mi­ra­sı­nı ya­şat­mak için çok çaba har­ca­dı­nız. Bunu bi­zim­le de pay­la­şır mı­sı­nız?

GÖ­KO­VA­LI: Ba­lık­çı’nın ya­pıt­la­rı­na, o öl­dük­ten sonra nasıl sahip çık­mam? Ken­di­si, “Ölsem, ölüm bana ga­le­be çal­ma­mış ola­cak, çünkü Şadan var” de­me­miş miydi? Ben de, “Ba­lık­çı, öl­mek­le su­sa­cak sa­nat­çı­lar­dan de­ğil­dir’’ de­me­miş miy­dim? Hem, ne demek ölmek? İnsan ne zaman ölür, ne zaman? En son kez anıl­dı­ğı zaman! Fi­zik­sel ölü­mün­den (13 Ekim 1973) sonra, bütün eser­le­ri­ni 22’ye çı­kar­dı­ğım, Hü­se­yin Yurt­taş’la beş çocuk ki­ta­bı çı­kar­dı­ğım, hak­kın­da araş­tır­ma ve tez ola­rak beş ki­ta­bı ya­yın­lan­mış in­sa­na “öldü” de­ni­le­bi­lir mi?

Ba­lık­çı öl­dü­ğün­de, ya­yın­lan­mış 7-8 ki­ta­bı vardı. Bugün bu sayı 35’e yak­laş­tı. Bun­la­rın kolay ko­ta­rıl­dı­ğı sa­nıl­ma­sın! Bazı ki­tap­la­rı, radyo bant­la­rı­nı de­şif­re ede­rek, bazı ki­tap­la­rı, ga­ze­te ko­lek­si­yon­la­rın­dan be­cer­di­ğim unu­tul­ma­ma­lı. Sıkı durun: Ba­lık­çı­mı­zın ki­tap­la­rın­dan ba­zı­la­rı, o öl­dük­ten sonra 20-30 basım yaptı. En çok ba­sı­lan ki­tap­la­rı­nın “Agan­ta Bu­ri­na Bu­ri­na­ta” ro­ma­nı ile ada­lar de­ni­zi­nin ma­vi­lik­le­rin­de nice yel­ken ve yü­rek­le­ri şi­şir­dik­ten sonra, kendi ha­ya­tı­na çev­ril­di­ği ‘Mavi Sür­gün’dür.

Tür­ki­ye’de mi­to­lo­ji de­nin­ce de akla ge­li­yor­su­nuz. Bunda Ha­li­kar­nas Ba­lık­çı­sı’nın yanı sıra Azra Erhat’ın da et­ki­le­ri­ni gör­mek müm­kün mü?

GÖ­KO­VA­LI: “Tür­ki­ye’de mi­to­lo­ji de­ni­lin­ce ilk akla ge­len­ler­den ol­du­ğum, ga­li­ba ye­rin­de bir sap­ta­ma. Ba­lık­çı’nın öğ­ren­ci­le­ri gibi. İzmir­li tu­rist reh­ber­le­ri, “Biz şu okul­dan ya da kurs­tan me­zu­nuz!” demez, “Biz, Şadan Gö­ko­va­lı’nın öğ­ren­ci­si­yiz.” der­ler. Mi­to­lo­ji için de, Bil­gi­Ya­yı­ne­vi yö­ne­ti­mi Ahmet Tev­fik Küflü’den, Sa­lih­li Eski Be­le­di­ye Baş­ka­nı Zafer Kes­ki­ner’e kadar bir­çok kişi bana,‘’An­lat­tı­ğın gibi mi­to­lo­ji ki­ta­bı yaz­sa­na!..” der. De­ni­le­ni yap­tım ve 350 say­fa­lık mi­to­lo­ji (Söy­len­ce) ki­ta­bı yaz­dım ve Nil Sonuç’un edi­tör­lü­ğü­nü yap­tı­ğı bu kitap, Yaşar Üni­ver­si­te­si Ya­yın­la­rı ara­sın­da çıktı. Şim­di­lik son ki­ta­bım, “İzmi­ri­çe’nin Tahtı: Ka­di­fe­ka­le” de mi­to­lo­ji ağır­lık­lı­dır. Kursa tek ke­li­me mi­to­lo­ji bil­me­den gir­dim, er­te­si yıl bu kurs­lar­da mi­to­lo­ji okut­ma­ya baş­la­dım.

Bize biraz Söy­len­ce’den söz eder mi­si­niz?

GÖ­KO­VA­LI: Kitap ‘’Söy­len­ce’’ az sa­yı­da ba­sıl­dı ve çok kısa bir sü­re­de tü­ken­di. Şim­di­den ‘mü­za­ye­de­lik’ ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir. (Ben de bir­kaç tane alıp sak­la­yım bari…)

Tu­rist reh­ber­li­ğin­de ya da tu­rizm an­la­yı­şın­da doğal gü­zel­lik­le­ri, mi­to­lo­jik öy­kü­ler­le de ta­nıt­mak önem­li mi?

GÖ­KO­VA­LI: Reh­ber­lik­te­ki ba­şa­rım, bil­gi­le­ri yerli ye­rin­de ver­mem­den kay­nak­la­nı­yor olsa gerek. Sev­di­ğim için, sev­dir­me­ye ça­lı­şı­yo­rum. Ustam Ba­lık­çı gibi ben de, Ana­do­lu an­la­tı­mın­da ‘ken­di­mi eko­no­mi­ze etmem!’ Deyim ye­rin­dey­se De­niz­li ho­ro­zu gibi öte öte ken­dim­den ge­çe­rim. Hem canım, sen se­ve­rek an­lat­maz­san, mu­ha­ta­bın din­le­mek­ten zevk alır mı?

Benim çe­vi­rip an­lat­tı­ğım söy­len­ce­le­ri bazı öğ­ren­ci­le­ri­min kendi mal­la­rıy­mış gibi an­lat­tık­la­rı­na çok tanık olu­rum. Hadi bun­lar­dan bi­ri­ni, okur­la­rı­nı­za ar­ma­ğan ede­yim:

“Dağ­lar ka­nat­lıy­dı es­ki­den. Can­la­rı çek­ti­ğin­de vurup ka­nat­la­rı­nı kal­kar, di­le­dik­le­ri yere ko­nar­lar­dı. Ama canım, dağ­la­rın böyle kal­kıp kon­ma­sı top­ra­ğa zor ge­li­yor­du. Top­rak ana­nın ca­nı­nı ya­kı­yor, acı­tı­yor­du. So­nun­da Tanrı acıdı da top­ra­ğa, dağ­la­rın ka­nat­la­rı­nı kesti. Dağ­la­rın kopan ka­nat­la­rı bulut oldu. Bun­dan­dır bu­lut­la­rın dağ­la­ra dağ­la­ra koş­ma­sı…”

Doğal, ta­ri­hi ve kül­tü­rel zen­gin­lik­le­ri son de­re­ce fazla olan ül­ke­mi­zin tu­rizm­de daha iyi ta­nı­tı­mı için ol­maz­sa ol­maz­la­rın ba­şın­da ne gelir? Bunun bir re­çe­te­si var mı?

GÖ­KO­VA­LI: Ül­ke­mi­zin zen­gin­lik, özel­lik ve gü­zel­lik­le­ri­ni baş­ka­la­rı­na ta­nı­ta­bil­mek için, bun­la­rı önce ken­di­miz ta­nı­yıp sev­me­li­yiz. Ata­türk’ten baş­la­ya­rak Ba­lık­çı’lar, Azra Erhat’lar, Sa­ba­hat­tin ve Bedri Rahmi Eyü­boğ­lu’nun yap­tık­la­rı budur. Bu ön­cü­ler, üs­tün­de ya­şa­dı­ğı­mız top­rak­la­rı, al­tın­da­ki ve üs­tün­de­ki var­lık­lar­la ta­nı­tıp sev­dir­di­ler bize. Bir an­lam­da, vatan ba­ğış­la­dı­lar bize. Şim­di­ler­de ya­pı­lan nedir? Bize bizi değil, öte­ki­le­ri öğ­re­ti­yor­lar. Bi­zim­ki­le­ri de öte­ki­le­re peş­keş çe­ki­yor­lar!

Muğla’nın eşsiz gü­zel­lik­te­ki il­çe­sin­de doğ­mak ve bü­yü­mek nasıl bir duygu?

GÖ­KO­VA­LI: Bana çok so­ru­lan bu so­ru­ya ve­re­bil­di­ğim ya­nıt­lar­dan ikisi; “Elim­de ol­ma­dan Gö­ko­va’da doğ­mu­şum. Elim­de olsa, yine Gö­ko­va’da doğ­mak is­ter­dim” ve “Ya aşı­ğın sazı, ya ço­ba­nın ka­va­lı­yım, dün­ya­nın öteki ucuna git­sem, ben yine Gö­ko­va­lı­yım.”

Sizce Muğla kül­tür tu­riz­mi­nin ne­re­sin­de?

GÖ­KO­VA­LI: Muğla, kül­tür tu­riz­min tam or­ta­sın­da! Bir ki­şi­yi, bir şehri sev­mek demek, ona emek ver­mek, ken­di­ni ona ada­mak de­mek­tir. Son za­man­lar­da ar­ke­olo­jik kazı ve ge­zi­le­ri tak­dir­le iz­li­yo­rum. Vakit ge­çir­me­den kül­tür tur­la­rı ama mut­la­ka reh­ber­li ola­rak yay­gın­laş­tı­rıl­ma­lı. İlko­kul, or­ta­okul, lise, üni­ver­si­te öğ­ren­ci­le­ri için Muğla, Bod­rum, Mar­ma­ris, Milas, İasos mü­ze­le­ri­ne, St­ra­to­ne­ki­ea,Tel­mes­sos, Ky­lan­dos, Le­to­on, La­gi­na vb antik kent­le­ri­ne pro­fes­yo­nel (ko­kart­lı) reh­ber­ler­le kül­tür tur­la­rı dü­zen­len­me­li.Yal­nız­ca ar­ke­olo­jik değil, kül­tü­rün ta­nı­mı­na giren tüm alan­lar her yaş­tan genç­le­re be­nim­se­til­me­li.

Şadan Gö­ko­va­lı’nın (yani benim) sözüm na­sıl­dı? Bir top­ra­ğı ta­nı­ma­dan sev­mek olası de­ğil­dir. Se­vil­me­yen top­rak par­ça­sı da vatan ola­maz! Ne mutlu bana ki, Tür­ki­ye’yi se­vi­yo­rum.

Bu kadar dolu geçen ha­ya­tı­nız­da sizi en çok gu­rur­lan­dı­ran nedir?

GÖ­KO­VA­LI: Beni en çok gu­rur­lan­dı­ran şey o denli çok ki. Gö­ko­va­lı (Muğ­la­lı) olmam, Muh­tar Meh­met’in, Ha­li­kar­nas Ba­lık­çı­sı’nın, Azra Erhat’ın oğlu olmam.​Yap­ma­ya gel­dik­le­ri­min tü­mü­nü yap­tım mı? Ne gezer. Ki­tap­la­rı­mın sa­yı­sı daha 30. Ya­şar­sam ve ya­rat­ma gücüm sü­rer­se, daha bir 20 kitap yaz­mam ge­rek­ti­ği­ni söy­le­ye­bi­li­rim. “Ermiş” ya­za­rı Halil Cib­ran diyor ki: “Ben bu dün­ya­ya, bir şey de­me­ye gel­dim. İşte şimdi, onu söy­le­ye­ce­ğim. Bir de tabii Ak­ya­ka’da bir so­ka­ğa, Gö­ko­va’da bir cad­de­ye adı­mın ve­ril­me­si..

—————————————————————-
Kay­nak­ça:
Muğla Kül­tür ve­Tu­rizm Der­gi­si, 2011

Avatar

sanat ve edebiyat dergisi