Roman ve Psikoloji / Ümit Yıldırım

/ 25 Ağustos 2018 / 184 okunma / yorumsuz

Ümit Yıldırım

Modern yapıtlar mitoslar üzerine kurulur. Bu nedenle destandan hikâyeye geçiş döneminin en güzel eserlerinden Dede Korkut Hikâyeleri, Âşık edebiyatının Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre yine halkın ortak ürünlerinden Hz. Ali Cenkleri vb. öyküler bir ulusun ortak bilinçaltını yansıtması, kendini ve çevresini nasıl algıladığını göstermesi bakımından önemlidir.

Tanzimat Dönemi’yle geleneksel çizginin dışına çıkan ilk psikolojik tipler roman türünde görülmeye başlar. Ahmet Mithat’ın Batılılaşmayı yanlış anlayan bir tipi canlandırdığı romanı Felatun Beyle Rakım Efendi elbette psikolojik derinliği olmayan daha çok dönemin sosyal yönünü eleştiren bir romandır. Ancak yazar roman kişisini başkalarına özenme, başkası gibi olma eğilimini aşağılık kompleksi ile irdeleyerek işleseydi eserine daha bir derinlik katmış olmaz mıydı?

Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat romanı biraz da tutkulu aşkı anlatır anlatmasına da bu izleğin ayrıntılı işlenmemiş olması romanın çapını düşürmez mi? Namık Kemal’in “İntibah” romanında çocuk yaşta babasız kalan ve anne himayesinde büyüyen bir gencin psikolojisi ile terk edilmeyi kabullenemeyen bir kadınının kıskançlık krizleri ilgimizi çeker. İlk psikolojik roman denemesi Nâbizade Nâzım’ın Zehra romanı da kıskançlık üzerine kuruludur. Halit Ziya’nın Aşkı Memnu romanında Bihter’in zaafı, çelişkisi ve acı sonunu yalnız psikoloji ile değil yapıtın naturalist yönüyle de ilişkilendiririz.

Edebiyatımızın ilk psikolojik romanı Mehmet Rauf’un Eylül’ü, aşkın psikolojik hallerinde gezinen bir çatışmanın romanıdır. İç çatışmalar Meşrutiyet Devri romanımızın tip/karakterlerinde çok belirgindir.  Madde-mana, beşeri aşk-ilahi aşk gibi mistik çatışmaların yanında kalp-akıl, beden-ruh, gençlik-yaşlılık, aşk-ideal, iç çatışmaları; iyi-kötü, kadın-erkek gibi dış çatışmalar da görülür. Bu çatışmaların olumsuz etkileri toplumdan kaçış, dine sığınma, verem hastalığına tutulma, ölüm arzusu, intihar biçimlerinde görülür.

Siyah Gözler, Melahat, Şıpsevdi gibi romanların kişileri içine düştükleri kötü durumlardan ölerek kurtulabileceklerini düşünürler (Handan’ın Nâzım’ı bunu başarır). Roman yazarı işte bu inceliklerin peşine düşmelidir. Halide Edip, bir kadının yasak aşkı ile kocası ve kocasını ayartan rakip kadınla çatışmasını psikolojik derinliği içinde Mev’ud Hüküm’de kıskançlık, rakabet ve irsiyet yönleriyle işler işlemesine de roman dil ve anlatım savrukluğunun kurbanı olur.

Cumhuriyet dönemi yazarlarımızdan Nahid Sırrı Örik’in Kıskanmak romanındaki Seniha diğer figürler gibi olumsuz psikolojik tiplerdir. Bir dönem romanı olan Sultan Hamid Düşerken’de Mehmet Şehabettin Paşa, Nimet, Şefik Bey tutkulu birer psikolojik tip olarak karşımıza çıkar. Abdülhak Şinasi Hisar’ın Fahim Bey ve Biz romanındaki figür içe kapanık bir tip’tir. Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’ndeki Zebercet ile Aylak Adam’daki bay C. toplumun iki ayrı katmanındaki yalnızlığın ve iletişimsizliğin pençesinde kıvranan aykırı ve saplantılı tiplere birer iyi örnektir. Aylak Adam’da çocukluk yaşantılarının insan psikolojisinde bıraktığı derin izler görülür.

Öyleyse edebiyat ve psikoloji bilimi sandığımızdan daha yakındır birbirine. Elbette romanlardaki psikolojik tipler bir psikiyatrın, bir psikologun analizleri olamaz, zaten edebiyat eseri psikoloji bilimi demek de değildir; çünkü roman sadece bir edebî eserdir. Roman yazarının amacı psikolojik tiplerin özelliklerini anlatmak olamaz. Ancak bir edebî eserin tip/karakteri ne kadar çok gözlem ve bilgiye dayalı işlenirse o yapıt, o kadar başarılı ve kalıcı olabilir diyebiliriz, anlatımındaki ustalığı da düşünerek.

Günümüzde pek çok sinema filminin başarılı olması yönetmen, aktör, senaryo gibi unsurların yanında film figürünün ustalıkla işlenmiş olmasından kaynaklanıyor. Sapık, Dövüş Kulübü, Akıl Oyunları gibi filmlerde bir psikoz, şizofren anlatılmaktadır ama bu konuyu işleyen aktör de senarist de yönetmen de psikolog değildir. Ancak bu kişileri psikoloji biliminden habersiz saymak da doğru değildir.

Günümüzün yazarı başından geçen olayları, çevresinden derlediği kimi yaşantıları yansıttığı yapıtında diğer insan hallerine dokunabilecek derinliğe olağanüstü sezgi ve araştırmaya dayanarak gitmiyorsa yazdığı öykü, roman, anlatı bir kuşağa bile hitap etmeden yok olup gider. Aslında öykü yazmak öykü anlatmak değildir. Bir öykü yazıldığı toplumun mitosunu yansıtmalı, her toplumda farklı yorumlanabilmeli daha önemlisi okuyan/ dinleyende kalıcı etkiler bırakabilmelidir. Şimdilerde elime birkaç roman, birkaç öykü geçiyor. Ne yazık ki bunlarda derinlik yok.

Kitaplığınıza bir bakın dünün kaç popüler yazarı, bugün de okunmaya devam ediyor?

Önerim şu: Yaşantılar değişiyor, siz değişmeyenin peşine düşün. Niyetiniz ciddiyse!

 

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.