Öyküyle Yetinen Bir Yazardan Yeni Öyküler

/ 27 Ekim 2019 / 217 / yorumsuz
Ezgi Polat, okun­ma­sı ge­re­ken bir yazar. Oku­yu­cu­ya öy­kü­nün ka­pı­sı­nı ara­la­yan bir yazar… An­lat­mak için çok da büyük ko­nu­la­ra ih­ti­yaç du­yul­ma­dı­ğı­nı, bazen kü­çü­cük bile olsa tek ya­pıl­ma­sı ge­re­ken şeyin an­lat­mak ol­du­ğu­nu ör­nek­le­yen bir yazar…
Öyküyle Yetinen Bir Yazardan Yeni Öyküler

ÖYKÜYLE YETİNEN BİR YAZARDAN YENİ ÖYKÜLER

Kaan Tanyeri

Ezgi Polat’ın yeni ya­yım­la­nan öykü ki­ta­bı elim­de: Hiç­bir Yerin Or­ta­sın­da. İlk kez oku­yo­rum ken­di­si­ni fakat bu, onun ikin­ci ki­ta­bı ve yine öykü. Demek ki öykü üze­rin­de kafa yo­ru­yor, öy­küy­le bir ya­kın­lı­ğı var. An­lat­mak için şim­di­ye kadar başka tür­le­re ih­ti­yaç duy­ma­mış sa­nı­yo­rum ve bence öy­kü­mü­zün çı­ta­sı­nı yük­sel­tecek en önem­li nokta da budur: An­lat­mak için öy­küy­le ye­ti­ne­bil­mek.

Ede­bi­yat ta­ri­hi­mi­ze kı­sa­cık göz ata­cak olur­sak öy­kü­nün ro­ma­na yük­sel­mek için bir ba­sa­mak ol­du­ğu gö­rü­le­cek­tir. Öy­kü­nün ro­ma­nın sul­ta­sı al­tın­da var­lı­ğı­nı sür­dü­re­gel­me­si, çok da kabul edil­me­me­si ge­re­ken bir durum fakat her­han­gi bir iti­raz­da bu­lu­nan, tepki gös­te­ren çok fazla ede­bi­yat­çı anım­sa­mı­yo­rum. Söy­lem­sel tarz­da en azın­dan böyle bir çıkış yok fakat nedir? Pra­tik­te karşı çı­kan­lar ola­bi­li­yor. Söz ge­li­mi Cemil Ka­vuk­çu. Sa­yı­sı­nı ha­tır­la­ya­ma­dı­ğım kadar öykü ki­ta­bı var ve henüz ro­ma­na geç­me­di. Ge­çe­ce­ğe de ben­ze­mi­yor. Demek ki ken­di­ni en iyi öy­kü­de ifade ede­bi­li­yor ya da biraz daha es­ki­ye gi­der­sek Sait Faik… Ro­ma­nı sa­de­ce de­ne­miş­tir, de­ne­bi­lir ancak öy­küy­le öz­deş­leş­miş­tir.

Yine de öykü, hep ikin­ci plan­da kal­mış­tır. Ede­bi­yat vit­ri­nin­de önce şiir, ar­dın­dan roman öne çı­ka­rı­lır­ken öykü gö­rül­me­miş­tir. Tam da bu nok­ta­dan Ayfer Tunç’a kulak ver­mek ge­re­ki­yor: “Öykü, ede­bi­ya­tın gay­ri­meş­ru ço­cu­ğu­dur.” Öy­ley­se biz de, öykü ya­zar­la­rı, öykü okur­la­rı ve öykü eleş­tir­men­le­ri; ede­bi­ya­tın gay­ri­meş­ru öge­le­ri­yiz. Şimdi gay­ri­meş­ru ço­cu­ğu­muz üze­ri­ne ko­nu­şa­lım.

Kitap, dok­san altı sayfa ve altı öy­kü­den olu­şu­yor. Öy­kü­le­rin ha­cim­le­ri ho­mo­jen­lik gös­te­ri­yor, di­ğer­le­ri­ne göre çok daha uzun ya da çok daha kısa öy­kü­ler yok. Yak­la­şık on üç on dört sayfa uzun­lu­ğun­da­ki öy­kü­ler… Ay­rı­ca post-mo­der­nizm­den çok et­ki­len­me­miş gö­rü­nü­yor ya­za­rı­mız. Ger­çek-ha­yal gi­rift­li­ğin­de oku­yu­cu kay­bol­mu­yor, hemen her bi­rin­de ya­şan­mış­lık­lar duru bir şe­kil­de ak­ta­rı­lı­yor. Mo­dern an­la­tı­ya çok daha yakın bu­lu­yo­rum bu yüz­den ki­ta­bı.

Hiç­bir Yerin Or­ta­sın­da, ki­ta­bın ilk öy­kü­sü ve daha fark­lı bir tarz ser­gi­li­yor Ezgi Polat. Ger­çek ve ha­yal­le­rin/kâ­bus­la­rın ça­tış­ma­sı­nı an­la­tı­yor, di­ye­bi­li­riz. Fo­toğ­raf sa­nat­çı­sı olma is­te­ği ve ide­olo­jik se­bep­ler­den do­la­yı ya­şa­dı­ğı yer­le­ri terk edip gi­de­rek yıl­lar sonra hasta ba­ba­sı­nın ya­nı­na dönen ada­mın umar­sız­lı­ğı, umut­suz­lu­ğu, ka­ram­sar­lı­ğı, in­san­lı­ğa dair inan­cı­nı yi­ti­ri­şi… “Git­tim… Ölü­mün göz­le­ri­nin içine ba­ka­na dek. Ya­şa­mı­mı bir fo­toğ­raf­çı ola­rak sür­dür­mek­ten vaz­ge­çe­ne, tü­rü­mü­ze duy­du­ğum inan­cı yi­ti­re­ne dek.” (15) Ve bu gi­di­şin psi­ko­lo­jik et­ki­le­ri… Hasta baba, umut­suz oğlu, acı­lar, ölüm­ler, za­ma­nın acı­ma­sız­lı­ğı, her şeyi silip gö­tür­me­si, anı­lar vs. Tüm bun­la­rın bi­leş­ke­sin­de ken­di­ni ce­hen­ne­min tam or­ta­sın­da gören gel­git­ler için­de­ki bir adam…

Kı­yı­ya Vuran öy­kü­sün­de ça­ğı­mı­zın en acı ger­çek­le­ri­ni oku­yo­ruz. Ka­nık­sa­mak zo­run­da kal­dı­ğı­mız an­ne-ba­ba kav­ga­la­rı… Bu kavga sı­ra­sın­da ise ço­cuk­la­rın hiç­bir zaman dü­şü­nül­me­me­si… Muh­te­me­len bir kavga sı­ra­sın­da baba, an­ne­yi öl­dür­mek ister. Muh­te­me­len di­yo­ruz çünkü Doğan’ın niçin am­ca­sın­da kal­ma­ya baş­la­dı­ğı­nın se­bep­le­ri­ni arar­ken an­la­tı­cı­nın bize bı­rak­tı­ğı ipuç­la­rı­nı yo­rum­lu­yo­ruz. Gerek bu öykü için ge­rek­se ki­ta­bın ge­ne­li için Ezgi Polat’ın an­la­tı­nın en önem­li ve en eski özel­lik­le­rin­den “sak­la­ma” özel­li­ği­ni us­ta­ca kul­lan­dı­ğı­nı be­lirt­mek ge­re­kir. Sak­lı­yor. Doğan’ın an­ne­si­ne ne ol­du­ğu­nu, niçin has­ta­ne­de yat­tı­ğı­nı, Doğan’ın niçin onun­la te­le­fon­la dahi gö­rü­şe­me­di­ği sak­lı­yor ve işte bu sak­la­ma da ede­bî­li­ği art­tı­rı­yor. Doğan da oku­yu­cu gibi sak­la­nan ger­çe­ğin ne ol­du­ğu­nu tam bi­le­me­se de an­ne­si­nin öl­dü­ğü­nü ya da ona kötü bir şey­ler ol­du­ğu­nu sezer. Bu seziş, Doğan’ın ya­şam­la olan bağ­lan­tı­sı­nı sona er­di­rir. Gece vakti bi­sik­le­ti­ne atlar, yokuş aşağı sü­rat­le iner­ken el­le­ri­ni de bı­ra­kır. Bir nevi öz­gür­lük­tür bu Doğan için. Ölme öz­gür­lü­ğü… Ayt­ma­tov’un Beyaz Gemi’sini okudu mu Ezgi Polat, bil­mi­yo­rum fakat orada daima ge­mi­yi bek­le­yen ço­cuk­la bu­ra­da an­ne­si­ni bek­le­yen ço­cu­ğu bir­bi­ri­ne çok ben­zet­tim ve el­bet­te acı son­la­rı­nı da… İki çocuk, iki öz­gür­lük, iki in­ti­har…

Başka Bir Bo­yut­ta öy­kü­sün­de Hasan adlı ciddi psi­ko­lo­jik so­run­lar ya­şa­yan bi­ri­nin bir karı ko­ca­nın evine mi­sa­fir ol­ma­sı­nı okur­ken öte yan­dan karı koca ara­sın­da­ki tüm bağ­la­rın as­lın­da çok­tan sona er­di­ği­ni oku­yo­ruz. Olay­dan zi­ya­de sı­kıl­gan, ka­ram­sar ve ta­kat­siz bir ka­dı­nın psi­ko­lo­jik du­ru­mu öne çı­kı­yor ancak ki­ta­bın en ge­ri­lim­li öy­kü­sü ol­du­ğu­nu da vur­gu­la­mak lazım. Sü­rek­li ola­rak tır­ma­nan ge­ri­lim, merak duy­gu­su­na kar­şı­lık ge­liş­me­ler bek­le­di­ği­miz gibi ol­mu­yor.

Sı­ğı­nak, bit­miş bir ev­li­li­ği konu edi­ni­yor. Deniz, ya­şa­mı bo­yun­ca bir tek Emrah’ı ta­nı­mış ve onun­la ev­len­miş­tir fakat Deniz, dar ka­lıp­lar­da sı­kı­lan bir ka­dın­dır artık. Bu­nal­mış­tır, her­kes­ten, her şey­den: “Fa­kül­te F tipi ce­za­evi­ne ben­zi­yor. Ev desen hücre gibi. Her şey sı­nır­lar­la be­lir­len­miş, dı­şı­na çık­tı­ğın an ken­di­ni suçlu his­se­di­yor­sun.” (63) Ka­lıp­la­rı­nı kır­mak, öz­gür­ce ya­şa­mak, ey­le­me geç­mek, için­de­ki is­yan­kâr duy­gu­la­rı dışa yan­sıt­mak ister fakat üni­ver­si­te­si ve aile ya­şa­mı onu en­gel­ler. Bu da­ral­mış­lık se­be­biy­le ol­ma­lı ki Emrah’la bo­şan­mış­tır ama kısa bir sü­re­li­ği­ne aynı evde ya­şa­ma­ya devam eder­ler. Emrah ise bu iliş­ki­yi tam ola­rak bi­ti­re­bil­miş de­ğil­dir. Özün­de is­te­di­ği şey şudur: Küçük bir şehre ta­şı­nıp, çocuk sa­hi­bi olmak, mi­sa­fir­ci­lik oy­na­mak… Deniz ise dok­to­ra­sı­nı ta­mam­la­mak, o şe­hir­de kal­mak ve ya­pa­bi­lir­se Av­ru­pa’da ya­şa­mak ister. Ken­di­si­ni bilgi ve kül­tü­rel yön­den bes­le­yecek in­san­lar­la bir arada ol­ma­yı ar­zu­lar. Deniz’inki bir an­lam­da tam bir aka­de­mik yal­nız­lık­tır. Emrah ise tipik Türk in­sa­nı… Deniz’in “Yal­nız­ca Emrah değil me­se­le. Bu ülke, bu in­san­lar beni bo­ğu­yor. Nefes bile ala­mı­yo­rum bazen. Her şey sı­kı­cı, ka­ran­lık, yo­ru­cu. Av­ru­pa’da öyle mi? İnsan­lar mutlu, hu­zur­lu, bam­baş­ka şey­ler­le uğ­ra­şı­yor­lar.” (63) söz­le­ri ise bizi Tan­zi­mat’tan bu yana sü­re­ge­len Do­ğu-Ba­tı dü­aliz­mi­ne gö­tü­rür. Ede­bi­yat ta­ri­hi­miz­de Deniz’e ben­ze­yen pek çok kadın ka­rak­ter bu­la­bi­li­riz. Söz ge­li­mi Fa­tih-Har­bi­ye’deki Ne­ri­man. Ka­rak­ter­den zi­ya­de Batı’ya hay­ran­lık duyan tip­ler… Deniz de böyle bir tip ola­bi­lir mi? Bu yö­nüy­le Sı­ğı­nak’ın ge­le­ne­ğe da­ya­lı mo­dern bir öykü ol­du­ğu­nu söy­le­ye­bi­li­riz.

Ay­na­da­ki Ba­tak­lık, ki­tap­ta­ki en fark­lı öykü… Bu fark­lı­lık, ka­rak­ter ve uzam açı­sın­dan önem ka­za­nı­yor. Uza­mın Paris ol­du­ğu­nu an­lı­yo­ruz. Üni­ver­si­te­de bir öğ­ret­men olan Char­lot­te ve tez öğ­ren­ci­si Pi­er­re’nin cin­sel odak­lı bir­lik­te­lik­le­ri, yasak aşk­la­rı… Üs­te­lik so­nun­da Char­lot­te’nin Pi­er­re ta­ra­fın­dan te­ca­vüz edil­me­si­ne kadar varan deh­şet bir süreç… Bu öy­kü­yü okur­ken ak­lı­ma şu ta­kı­lı­ver­di: Acaba altı hi­kâ­ye için­de sa­de­ce bu hi­kâ­ye­nin ya­ban­cı bir ül­ke­de, ya­ban­cı in­san­la­rın ba­şın­dan geç­me­si oto­san­sür ola­bi­lir mi? Tan­zi­mat’ta bunun ör­nek­le­ri­ni çokça gö­rü­yor­duk. Özel­lik­le Ahmet Mid­hat’ta fakat bu, yüz otuz yüz kırk yıl ön­cey­di. Gü­nü­müz­de böy­le­si bir oto­san­sür uy­gu­la­ma­sı devam edi­yor mu? Belki de… Ay­rı­ca tıpkı Tan­zi­mat an­la­tı­la­rın­da ol­du­ğu gibi il­ginç bir tek­nik uy­gu­lu­yor an­la­tı­cı. Ge­ri­ye dö­nüş­ler yap­mak için bir araç kul­la­nı­yor: Kaset. Char­lot­te’nin ka­pı­sı­na bı­ra­kı­lan ka­set­ler, öy­kü­yü an­lat­mak ve ge­ri­ye dö­nüş­ler yap­mak için dik­kat çe­ki­ci­dir. An­la­tı­cı­nın nes­nel­li­ği­ni kay­bet­me­si üze­rin­de de du­rul­ma­lı. Özel­lik­le bu öy­kü­de… An­la­tı­cı, kimi zaman Char­lot­te ile öz­de­şim içine girer. Tan­pı­nar’ın Huzur’unda bunu sık­lık­la gö­rü­yo­ruz. Ör­ne­ğin “Ukala Pi­er­re” (70) “Ah sa­bır­sız Pi­er­re.” (75) “Za­val­lı Pi­er­re.” (76) gibi. Bazen de ma­ka­le ya­zar­mış­ça­sı­na aka­de­mik bir üs­lu­ba dö­ner­ken an­la­tı­cı, var­lı­ğı­nı iyi­den iyiye his­set­ti­rir: “Bu­ra­dan yola çı­ka­rak aka­de­mis­yen­le­rin de ege­men gruba dahil ol­du­ğu­nu ve bil­me­me­yi, gör­me­me­yi ken­di­le­ri­ne hak gö­re­bil­dik­le­ri­ni söy­le­ye­bi­li­riz. Böy­le­ce ik­ti­dar alan­la­rı­nı yi­tir­me riski ya­şa­maz­lar. Ama di­ğer­le­ri ege­men gru­bun ne de­di­ği­ni pür dik­kat din­le­me­li, an­la­ma­lı hatta on­la­ra hak ver­me­li­dir.” (78-79) Bu­ra­da ciddi iki prob­lem var. Bi­rin­ci­si üslup, öy­kü­nün genel üs­lu­bu değil; ikin­ci­si ise “söy­le­ye­bi­li­riz” der­ken an­la­tı­cı­nın “Ben bu­ra­da­yım.” di­ye­rek ken­di­ni gös­ter­me­si­dir ki mo­dern an­la­tı­lar­da bunun bir kusur ol­du­ğu­nu ifade et­me­li­yiz. Sonuç ola­rak Ezgi Polat’ın Tan­zi­mat an­la­tı­la­rıy­la iliş­ki­si­nin üze­rin­de du­rul­ma­sı ge­re­ki­yor.

Yunus da yine bir karı koca iliş­ki­si­ni an­la­tı­yor. Aşa­ğı­lık komp­lek­sin­de bir adam ve baş­lar­da onun ta­lep­le­ri­ni red­de­de­me­yen fakat iler­le­yen za­man­lar­da büs­bü­tün de­ği­şen ka­rı­sı… Gün­de­lik ya­şan­tı­sı de­ği­şir, ka­lıp­la­rı­nı kırar. Bunu sağ­la­yan ise ko­ca­sı­dır. Bu de­ği­şim­le­riy­le öne çıkan, çev­re­sin­ce tak­dir edi­len, belki de hoş­la­nı­lan bir kadın ve yine aşa­ğı­lık komp­lek­siy­le öne çıkan bir koca… Ve so­nun­da ka­dı­nın adamı al­dat­ma­sı ya da bir daha dön­me­mek üzere terk et­me­si… “Bu sis­te­min için­de yok olmak is­te­mi­yo­rum.” (83) gibi bir cüm­ley­le adam var olma ref­lek­si­ni or­ta­ya koyar. Ancak hemen de­va­mın­da “as­lı­na ba­kar­san var olmak da is­te­mi­yo­rum (…)” (83) di­ye­rek bu­la­nık bir gö­rün­tü ser­gi­ler. Ger­çek­ten de ne is­te­di­ği­ni bi­le­mez du­rum­da­dır. Bun­la­rın te­me­lin­de ise aşa­ğı­lık komp­lek­si yatar. As­lın­da sorun uzam­lar, işler değil; esas prob­lem ada­mın ken­di­ni işiy­le, ba­şa­rı­la­rıy­la ispat ede­me­me­si, top­lum­da­ki bi­rey­le­ri­nin sı­ra­dan­lı­ğın­dan çı­ka­ma­ma­sı­dır. Bu amaç­la ta­şın­mak, iş de­ğiş­tir­mek ister. Bir sahil ka­sa­ba­sı­na ta­şı­nır­lar. Ka­rı­sı uzun süre red­de­der bu is­te­ği fakat so­nun­da “avu­kat­lık bü­ro­su açmak” şar­tıy­la ikna olur fakat bu söz­leş­me de unu­tu­lur, hatta bir süre sonra kadın, büro aç­ma­yı red­de­decek du­ru­ma gelir çünkü yeni ya­şan­tı­sı­na iyi­den iyiye alış­mış­tır. Ta­nı­dık­la­rı­nın (Sinan Abi) tek­ne­sin­de geçer gün­le­ri. İşte tam da bu nokta adam için yeni bir sorun oluş­tu­rur. Ka­rı­sı­nın tek­ne­de üst­len­di­ği gö­rev­le­ri ba­şa­rıy­la hal­let­me­si so­nu­cun­da adam, yine göl­ge­de kalır, yine sı­ra­dan­lı­ğı­nı kı­ra­maz: “Var olmak is­te­di­ğim tek alanı açık­ça işgal edi­yor, bana çelme ta­kı­yor­du.” (86) söz­le­ri, ada­mın sönük ka­lı­şı­nı apa­çık or­ta­ya koyar. Onun is­te­di­ği, ka­rı­sı ta­ra­fın­dan üs­tün­lü­ğü­nün ta­nın­ma­sı­dır: “Biraz bil­gi­le­ri­me kıy­met verse, her­ke­se aynı açık­lık­la yak­laş­mak ye­ri­ne üs­tün­lü­ğü­mü bana his­set­tir­se güzel bir ikili ola­cak­tık.” (88) Ancak kadın, bu üs­tün­lü­ğü ona ver­mez ve bir başka adam­la kaçar.

As­lın­da iki temel izlek üze­ri­ne yo­ğun­la­şı­yor Ezgi Polat. Ka­dın-er­kek iliş­ki­le­ri ve bu gir­dap­ta ka­lan­la­rın gi­diş­le­ri, git­mek is­te­yiş­le­ri, bir an­lam­da ka­çış­la­rı… Ne­re­dey­se tüm öy­kü­ler­de bu ka­çı­şı gö­re­bi­li­yo­ruz. Özel­lik­le de ka­lıp­lar için­de sı­kı­şan, bu­na­lan ka­dın­lar ve on­la­rın kaç­ma­la­rı ya da kaç­mak is­te­me­le­ri… Bir tes­pit, git­mek­le bir şe­kil­de iliş­ki­de olan­lar ço­ğun­luk­la kadın ka­rak­ter­ler­dir. Sa­de­ce bir öy­kü­de giden fakat yıl­lar sonra geri dönen erkek ka­rak­ter­dir. Öy­ley­se ça­re­siz ka­dın­la­rı­mı­zın çö­zü­mü git­mek­te ara­dık­la­rı­nı söy­le­ye­bi­lir miyiz? Ne yazık ki evet.

Kadın ya­zar­la­rın ya­rat­tı­ğı an­la­tı­cı­la­ra da dik­kat ede­rim. Erkek ya­zar­la­rın erkek an­la­tı­cı­lar­la an­lat­ma­sı ola­ğan bir şey­dir fakat kadın ya­zar­lar­da durum na­sıl­dır? Ezgi Polat’ın altı öy­kü­sün­de­ki an­la­tı­cı­la­rın du­ru­mu şöyle: Kı­yı­ya Vuran, Sı­ğı­nak ve Ay­na­da­ki Ba­tak­lık öy­kü­le­rin­de tan­rı­sal anlatıcı; Hiç­bir Yerin Or­ta­sın­da ve Yunus’ta ben an­la­tı­cı (erkek); Başka Bir Bo­yut­ta’da ben an­la­tı­cı (kadın). Altı öy­kü­nün sa­de­ce bi­ri­sin­de kadın an­la­tı­cı­nın ol­ma­sı, tes­pit­le­ri­miz ara­sın­da yer alır­ken Ezgi Polat’ın bu du­rum­la il­gi­li dü­şün­ce­le­ri­ni merak edi­yo­rum.

Son ola­rak da belki ya­za­rın kasti ola­rak yap­tı­ğı fakat bana göre bir an­la­tım ku­su­ru olan kip prob­le­mi­ne de­ği­ne­lim. Ezgi Polat, an­la­tı­mın akı­şı­şın­da şu ya­pı­yı se­vi­yor ve ıs­rar­la kul­la­nı­yor: “-yor … -du” Bu da an­la­tı­mın akı­şı­nı bence acı­ma­sız­ca ke­si­yor. Ör­ne­ğin aynı pa­rag­raf için­de­ki şu an­la­tım: “Oğlan sağ elini yum­ruk yapıp se­vinç­le ha­va­ya sa­vu­ru­yor. (…) Doğan rad­yo­yu ka­pat­tı. Eve va­ra­na dek ağ­zı­nı aç­mı­yor, demir ka­pı­nın önün­de am­ca­sı durur dur­maz ara­ba­dan inip ka­pı­yı sü­rük­lü­yor.” (39) Bir başka örnek ola­rak “Şef gar­son tuş­la­ra daha sert ba­sı­yor ama tavan ye­rin­den bir milim oy­na­ma­.” (66) ya da “Kapı ka­pa­nı­yor. Char­lot­te sı­nır­la­rı­nı ko­ru­ma­yı ba­ba­sın­dan öğ­ren­di.”(71) Belki de dili böyle kul­lan­ma­yı se­vi­yor yazar ancak daha son­ra­ki ki­tap­la­rı için belki bu ani kip de­ği­şi­mi­ni ye­ni­den dü­şün­mek is­te­ye­bi­lir.

Ezgi Polat, okun­ma­sı ge­re­ken bir yazar. Oku­yu­cu­ya öy­kü­nün ka­pı­sı­nı ara­la­yan bir yazar… An­lat­mak için çok da büyük ko­nu­la­ra ih­ti­yaç du­yul­ma­dı­ğı­nı, bazen kü­çü­cük bile olsa tek ya­pıl­ma­sı ge­re­ken şeyin an­lat­mak ol­du­ğu­nu ör­nek­le­yen bir yazar… O; de­tay­la­rı gö­re­bi­li­yor, büyük olay­la­rın ya­nın­da ya­ma­cın­da ka­lan­la­rı ki­ta­bı­na ta­şı­ma­yı ba­şa­rı­yor ve tüm bun­la­rı ya­par­ken çok rahat bir şe­kil­de an­la­tı­yor. Ezgi Polat; rahat ak­ta­rı­yor, oku­yu­cu­yu yor­mu­yor. Say­fa­lar ardı ar­ka­sı­na çev­ri­li­yor ve so­nun­da biten bir ki­ta­bın ar­dın­dan “Ezgi Polat’ı bir daha okur mu­su­nuz?” so­ru­su­na içten “evet” de­dir­ti­yor.

Ezgi Polat’ı yeni ki­tap­la­rıy­la oku­ma­yı bek­li­yo­ruz. Öy­kü­mü­zün buna ih­ti­ya­cı var.

Ezgi Polat, Hiçbir Yerin Ortasında, Can Yayınları, İstanbul, Ekim 2019.

Kaan Tanyeri

Kaan Tanyeri; 1991’de Tire’de doğdu, Buca Eğitim Fakültesini bitirdi. Kasabadan Esinti dergisinde genel yayın yönetmenliği yapıyor. Hâlen Türkçe öğretmenliğinin yanı sıra yeni Türk edebiyatı alanında doktora eğitimini sürdürüyor. 2019'da Arkadaş Zekai Özger Şiir İnceleme Ödülü’nü aldı.