Öyküden Önce, Öyküden Sonra / Mehmet Güler

/ 18 Ağustos 2018 / 106 okunma / yorumsuz

“Öy­kü­nün baş­lan­gı­cın­dan ön­ce­si, bi­ti­min­den son­ra­sı” gibi bir so­ruy­la ge­lir­se­niz, “öy­kü­de biçim” so­ru­nu­na da­mar­dan gir­miş olur­su­nuz.

Yazar ‘bir şey­ler” yaz­dı­ğı için yazar de­ğil­dir. “Nasıl yaz­dı­ğı” için ya­zar­dır.

Nasıl yazma kay­gı­sı ol­ma­yan­lar sa­de­ce birer ya­zı­cı­dır­lar. Pek çok kitap ya­yım­la­dı­ğı, kart­vi­zi­ti­ne “yazar” yaz­dır­dı­ğı, hatta bir­kaç “ede­bi­yat ödülü” de al­dı­ğı halde bir türlü ya­zar­dan sa­yıl­ma­yan­lar bu tür­den­dir­ler.

Bize göre öy­kü­nün baş­lan­gı­cın­dan ön­ce­si yok­tur.

Bi­tim­den son­ra­sı da.

Bu ko­nu­yu tar­tış­mak bizi doğ­ru­dan “öy­kü­de biçim” so­ru­nu­na gö­tü­rür. As­lın­da iyi de eder. Çünkü öy­kü­de en çok tar­tı­şıl­ma­sı ge­re­ken temel so­run­lar­dan bi­ri­si­dir bu.

İki Ucu Uçu­rum Olan Öy­kü­ler

Uç­la­rı açık öy­kü­ler ge­nel­de iyi ya­zıl­mış öy­kü­ler­dir.

Biçim kay­gı­sı bir sanat ya­pı­tı­nın temel so­ru­nu­dur. Tür ola­rak öykü bunu çok önem­ser. Çünkü öykü sözü ek­silt­me­yi bir ilke ola­rak be­nim­ser. Öy­kü­ye apan­sız so­kul­mak, apan­sız bi­tir­mek, ama bunu kurgu ve biçim kay­gı­sıy­la yap­mak, sözü ge­rek­ti­ği kadar kul­lan­mak bir hü­ner­dir. Bunu kurgu ve biçim so­ru­nu ola­rak be­nim­se­yen ya­zar­lar öy­kü­le­ri­ne bit­me­miş ha­va­sı­nı yan­sı­tır­lar. As­lın­da her şey ge­rek­ti­ği ka­dar­dır. Böyle olun­ca da o öy­kü­nün baş­lan­gıç­tan ön­ce­si yok­tur; bi­tim­den son­ra­sı da. En azın­dan kâ­ğıt­ta böy­le­dir. Ama oku­nup bit­tik­ten sonra çağ­rı­şım­la­rı var­dır bu tür öy­kü­le­rin…

Baş­lan­gı­cın­dan ön­ce­si, bi­ti­min­den son­ra­sı olan öy­kü­ler, biçim kay­gı­sı­nı duy­ma­yan öy­kü­ler­dir. Bu tür ya­ra­tı­lar do­ku­su gev­şek, sark­ma­la­rı olan ürün­ler­dir. Hadi şunu da söy­le­ye­yim, bunu da içine ko­ya­yım, yet­me­di şu so­ru­nu da yan­sı­ta­yım… di­yen­ler ye­mek­ten ağ­zı­nı ala­ma­yan,

abur cubur şey­ler­le ka­rın­la­rı­nı şi­şi­ren in­san­lar gi­bi­dir. Buna değer ver­me­di­ği­niz zaman obez öy­kü­ler ya­ra­tır­sı­nız. En han­tal, en kötü öy­kü­ler de bun­lar­dır.

Bir öykü ille de şu­ra­dan baş­lar, bu­ra­da bi­ti­ri­lir diye onu ka­lı­ba dö­ke­mez­si­niz. Bunu gör­mek için belli bir ko­nu­yu yüz, iki yüz, yet­me­di bin öy­kü­cü­ye pas et­se­niz, bun­la­rın tümü aynı yer­den so­kul­maz­lar öy­kü­ye. Du­ra­cak­la­rı, bi­ti­re­cek­le­ri yer­ler de bir­bir­le­ri­ne ben­ze­mez. Yani aynı ko­nu­da ya­zıl­mış, uç­la­rı açık, bin­ler­ce öykü baş­lan­gıç ve bitiş açı­sın­dan da bin­ler­ce se­çe­nek yan­sı­tır. Bu fark­lı­lık bir kısım öy­kü­cü­nün kötü ol­du­ğu, yan­lış yer­den baş­la­dı­ğı, yan­lış yerde bi­tir­di­ği an­la­mı­na gel­mez. Öy­kü­nün pek çok, hatta sı­nır­sız ya­ra­tı­cı­lık­lar sun­du­ğu an­la­mı­na gelir. Bu sı­nır­sız ya­ra­tı­cı­lı­ğı ge­omet­rik ra­kam­lar­la ço­ğal­ta­bi­lir­si­niz. Bu fark­lı baş­lan­gıç­la­rı, fark­lı bi­tiş­le­ri iyi öy­kü­cü ken­di­si arar, bulur. Ken­di­ne özgü bir yer­den so­ku­lur öy­kü­ye. Ken­di­ne özgü bir yerde son­lan­dı­rır. Baş­la­dı­ğı ve bit­ti­ği yer­le­ri doğru, güzel kılan şey öy­kü­nün do­ku­su­dur, öz­gün­lü­ğü­dür.

Kolay, kötü ya­zıl­mış öy­kü­ler ge­nel­lik­le bi­rin­ci tekil ki­şi­li­dir. Yani “ben” söy­lem­li­dir. Doğa be­tim­le­me­li­dir. Bi­rin­ci tekil kişi an­la­tım­lar düz, kolay an­la­tım­lar­dır. Başka ki­şi­le­ri, başka me­kan­la­rı bu gözle gö­re­mez­si­niz, yan­sı­ta­maz­sı­nız. Be­tim­le­me­ler de ucuz­luk­lar­la dolu bir an­la­tım­dır. Özel­lik­le de öy­kü­nün gi­riş­le­rin­de gö­rü­lür. Ço­ğun­luk­la doğa be­tim­le­me­le­ri­dir. Böyle gi­riş­ler pas­to­ral bir gö­rü­nüm çizer. Ya gü­ne­şin do­ğu­şu­dur bu, ya da ba­tı­şı­dır. İlk­ya­zın ev­ri­le­rek ge­li­şi­dir. Kuş­la­rın ötüşü, çi­çek­le­rin uya­nı­şı­dır… Daha da ço­ğal­tı­la­bi­lir bu şab­lon­lar. Özgün öy­kü­ler çok fazla iti­bar etmez bun­la­ra. İlk söz­cü­ğüy­le, ilk tüm­ce­siy­le öy­kü­nün içine çeker okuru. Hemen ku­şa­tır. En çok da in­sa­nı an­la­tır. Onun içine bakar. Bir anda derin sular ya­ra­tır. Öykü belli açı­lım­lar­la var­sıl­la­şır, akar. Say­fa­yı çe­vir­di­ği­niz­de öy­kü­nün devam ede­ce­ği­ni­zi sa­nır­sı­nız. Bir de ba­kar­sı­nız ki bi­ti­ver­miş­tir. Yarım bı­ra­kıl­mış­lı­ğın tadı hemen belli olur. Dü­şü­nür, kalan kıs­mı­nı siz ka­fa­nız­da ya­şa­tır­sı­nız. Söz­cük­le­ri sar­kıt­ma­dan bi­ti­ren, iyi kur­gu­la­nan öykü içi­niz­de, im­ge­le­ri­niz­de sürüp gider…

Öy­kü­cü, oku­ru­nu cahil kabul et­ti­ği, an­la­maz gibi gör­dü­ğü zaman bu ha­ta­la­rı daha da ço­ğal­tır. Di­dak­tik, orası bu­ra­sı sar­kan, ucuz be­tim­le­me­le­ri olan öy­kü­ler or­ta­ya çı­ka­rır. Yazar oku­run dü­ze­yi­ne, be­ğe­ni­si­ne göre öy­kü­ler yaz­ma­ma­lı­dır. Bunu yap­tı­ğı zaman po­pü­list bir çiz­gi­ye düşer. Has ede­bi­yat­ta oku­run dü­ze­yi­ne inmek diye bir sorun yok­tur, ya­za­rın çiz­gi­si­ne çık­mak diye bir sorun var­dır. Öy­kü­nün yo­ğun­lu­ğu oku­run gün­lük be­ğe­ni­le­ri değil, iyi öy­kü­nün gel­di­ği yer­ler, öy­kü­nün uzun erim­li kay­gı­lar­dır.

Ya­zın­sal ürün­le­rin­de genel bir kural var­dır; oy­lu­mu kü­çül­dük­çe biçim kay­gı­sı artar. Bi­rey­sel bir istek, arzu de­ğil­dir bu. Doğ­ru­dan ya­zın­sal ürü­nün ken­di­siy­le il­gi­li­dir. Onun do­ğa­sın­dan kay­nak­la­nır. Süzme bir ürün ol­du­ğu için şiir bu yüz­den en özgün ola­nı­dır. Öykü de da­hil­dir buna. Öy­kü­nün şiire en yakın tür ol­ma­sı belki de bu yüz­den­dir. Ro­man­da pek çok ha­ta­lar, geniş söy­lem­ler onun uzun so­luk­lu ya­pı­sıy­la bağ­da­şa­bi­lir. Bir başka söy­lem­le roman bun­la­rı to­le­re ede­bi­lir. Ama öykü etmez. Böyle olun­ca “öy­kü­nün baş­lan­gıç­tan ön­ce­si, bi­tim­den son­ra­sı” gibi bi­linç­li bı­ra­kı­lan boş­luk­la­rı, uçu­rum­la­rı önem ka­za­nır. Öy­kü­yü ya­lın­laş­tı­rır, öz­gün­leş­ti­rir. Çağ­rı­şım­la­rın içine çeker. Onu sözün, im­ge­nin ağır­lık­la­rın­dan kur­ta­rır…

“Uç­la­rı açık” ta­bi­ri en çok öykü için kul­la­nı­lır. “Uç­la­rı açık” söy­le­mi­ne karşı çıkan ne bir öy­kü­cü ne de bir eleş­tir­men gö­rül­müş­tür bu­gü­ne dek. Sı­ra­dan okur bu du­ru­ma iti­raz etse de iyi okur bilir, karşı çık­maz.

Giriş ve bi­tiş­te­ki “uç­la­rı açık­lık” aynı şey de­ğil­dir. İki­si­nin de ken­di­ne özgü du­ruş­la­rı, söy­lem­le­ri, çağ­rı­şım­la­rı var­dır. Bi­tiş­te­ki ‘bit­me­miş­lik” ha­va­sı, gi­riş­te “söy­len­me­miş­lik” ola­rak yan­sı­ya­bi­lir. Gi­riş­te­ki söz­cük­ler öy­kü­ye apan­sız “ka­pı­lar açar­ken”, sonuç bö­lü­mün­de­ki­ler öy­kü­den “ko­pu­şu” ge­ti­rir. Ortak nok­ta­la­rı iki­sin­de de ek­silt­me­le­rin, çağ­rı­şım yo­ğun­luk­la­rı­nın ol­ma­sı­dır. Kaba, han­tal, di­dak­tik söz­cük­le­rin se­çil­me­me­si­dir. Ge­rek­ti­ğin­de sim­ge­le­rin, sem­bol­le­rin yeğ­len­me­si­dir. “Demek”ten çok “sez­dir­mek” “gös­ter­mek­ten” çok “fark et­tir­mek” gibi bir ör­tü­lü­lük­ler de öy­kü­nün ortak nok­ta­la­rı­nı teş­kil eder.

Tam da bu­ra­da her­ke­sin bil­di­ği bir fık­ra­dan ya­rar­lan­mak is­ti­yo­rum: Hoca bir gün saz çal­mak ister. Sazı ve mız­ra­bı eline alır. Tel­le­re sü­rek­li vu­rur­ken sol elini per­de­le­rin üs­tün­de bir yere bas­tı­rır, ile­ri ge­ri hiç oy­nat­maz. İzle­yen­ler, Hocam der­ler. Saz ça­lan­la­rın par­mak­la­rı per­de­le­rin üze­rin­den gider, gelir. Siz bir yere bas­tı­nız, par­mak­la­rı­nı­zı hep orada tu­tu­yor­su­nuz. Nasıl bir saz çal­ma­dır bu? Hoca bil­ge­ce yanıt verir: “Onlar benim bul­du­ğum nok­ta­yı arı­yor­lar…”

Bu fık­ra­yı öy­kü­ye uyar­lar­sak şöyle di­ye­bi­li­riz: Baş­lan­gıç­tan ön­ce­si, bi­tiş­ten son­ra­sı ol­ma­yan, yani uç­la­rı açık olan öy­kü­ler, tıpkı Hoca Nas­ret­tin gibi ara­nan ve “tam o nok­ta­yı” bulan öy­kü­ler­dir. “Tam o nok­ta­dan” öy­kü­ye so­kul­mak, “tam o nok­ta­da” öy­kü­den ay­rıl­mak us­ta­lık işi­dir. Yan­lış yer­ler­de yan­lış söz­cük­ler­le ge­zin­mek, öy­kü­nün “nab­zı­nı” tu­ta­ma­mak an­la­mı­na gelir, ciddi biçim so­run­la­rı ya­ra­tır. Çehov’un kısa öy­kü­le­ri “tam ara­nan o nokta”dan baş­lar. “Tam o nokta”da öy­kü­yü terk eder. Başlan­gı­cın­da ek­sik­lik, bi­ti­şin­de faz­la­lık­lar yok­tur. Sait Faik’in, Bilge Ka­ra­su’nun, Vüsat O. Bener’in öy­kü­le­ri de böy­le­dir. İyi ya­zıl­mış ‘nano öy­kü­ler” de fark­lı de­ğil­dir. Ge­rek­ti­ği kadar mal­ze­me (söz­cük) alır­lar. Ge­rek­ti­ği yerde, ge­rek­ti­ği kadar kul­la­nır­lar. Yine başka bir fık­ra­da ol­du­ğu gibi “bu du­va­rın çi­vi­si­ni karşı du­va­ra çak­maz­lar”. Gi­ri­şin an­la­tı­mı­nı serim bö­lü­mün­de, serim bö­lü­mü­nün an­la­tı­mı­nı sonuç bö­lü­mün­de kul­lan­maz­lar. Her şey doğru yerde, is­te­nil­di­ği ka­dar­dır.

Öykü anlık sü­reç­le­ri an­la­tır. Ama anlık sü­reç­ler­de ya­zıl­maz. Daha çok bi­ri­kim­le, uzun zaman ka­fa­da ta­şı­ma­lar­la ya­zı­lır. Önce “konu” ola­rak ya­zar­la bu­lu­şur. Yazar, o ko­nu­yu gün­ler­ce ka­fa­sın­da gez­di­rir. Onu bes­le­yecek ay­rın­tı­lar arar. Göz­lem­ler yapar. Bu uzun zaman di­li­mi bir çeşit ha­mi­le­lik sü­re­ci­dir. Doğum san­cı­la­rı baş­la­dı­ğın­da “biçim” kay­gı­la­rı öne geçer. Kurgu, biçim kay­gı­sı ol­ma­yan bir insan öy­kü­cü ola­maz. Daha doğ­ru­su yazar ola­maz. Biçim kay­gı­sı öy­kü­nün ilk söz­cü­ğün­den son söz­cü­ğü­ne kadar ya­za­rı ku­şa­tır, yorar. Uzun öykü bir avan­taj ola­ma­ya­ca­ğı gibi, kısa öykü de bir me­zi­yet de­ğil­dir. Sözün ne­re­de, nasıl, ne kadar kul­la­nı­la­ca­ğı­nı doğ­ru­dan öy­kü­nün özü be­lir­ler. Öz ve biçim, Nâzım Hik­met’in de­di­ği gibi ka­dın­da­ki bacak ve çorap iliş­ki­si­ne ben­zer. Çorap gir­di­ği ba­ca­ğa göre şe­kil­le­nir. Yazar da bi­çi­mi öze giy­di­rir. Özün fi­zik­sel ya­pı­sı­na uygun yeni du­ruş­lar ya­ra­tır.

Özel­lik­le de uç­la­rı açık öy­kü­ler­de tek söz­cük fazla ol­ma­ma­lı. Bir söz­cük eksik bı­ra­kıl­ma­ma­lı. Si­met­rik de ola­bi­lir öykü. Ama daha çok asi­met­rik ya­zıl­ma­sı önem­li­dir. Ya­za­rın yazma so­rum­lu­luk­la­rı gibi, oku­run da okuma so­rum­lu­luk­la­rı var­dır. Yazar “ne an­la­tı­yor” kadar “nasıl an­la­tı­yor” da oku­run kay­gı­la­rın­dan ol­ma­lı. Ya­rat­mak­ta ya­za­rın dök­tü­ğü alın te­ri­ni okur an­la­mak­ta kul­lan­ma­lı. Ya­za­rın söy­le­me­di­ği, çağ­rı­şı­mı­nı yap­tır­mak is­te­di­ği söz­cük­le­ri, dü­şün­ce­le­ri okur uç­la­rı açık öy­kü­le­rin do­ku­sun­da ara­yıp bul­ma­lı. İyi ya­zıl­mış öy­kü­le­rin çağ­rı­şım is­te­yen gü­zel­lik­le­ri ancak böyle ya­ra­tı­lır…

So­nu­ç

Sonuç ola­rak şunu söy­le­ye­bi­li­riz: İyi öy­kü­le­rin baş­lan­gıç­tan ön­ce­si, bi­tiş­ten son­ra­sı yok­tur. Ön­ce­si de, son­ra­sı da iyi oku­run ya­ra­tı­cı­lı­ğıy­la öy­kü­ye son­ra­dan ka­tı­lır, var­sıl­laş­tı­rı­lır. Ken­di­ni ço­ğalt­ma­yan öykü öykü de­ğil­dir. Öy­kü­yü ço­ğalt­ma­yan okur da okur de­ğil­dir.

(Mehmet Güler, Kasabadan Esinti, Sayı: 13, 2017)

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.