Osmanlı Aydını / İlber Ortaylı

/ 10 Ekim 2016 / 29 okunma / yorumsuz

Bir top­lu­mun ay­dı­nı­nı be­tim­le­mek, ka­çı­nıl­maz ola­rak ge­nel­le­me­ler yap­ma­yı ge­rek­ti­rir. Oysa ge­nel­le­me­le­rin içer­di­ği yan­lış­lık bir yana, top­lum­la­rın değer yar­gı­la­rı­nın, kül­tü­rel ya­pı­lan­ma­la­rı­nın zaman için­de hızla de­ğiş­ti­ği­ni de göz önüne almak du­ru­mun­da­yız. Bu ne­den­le top­lum­sal bir pro­to­tip çiz­mek, her­han­gi bir ku­ru­mu be­tim­le­me­ye ben­ze­mez. Kaldı ki aydın kav­ra­mı, köylü veya işçi gibi ta­ri­hin be­lir­li dö­ne­mi­nin ve be­lir­li top­lum­sal iliş­ki­ler çer­çe­ve­si­nin için­de ele alı­na­bi­lecek gibi de­ğil­dir. Aydın, ta­rih­sel ev­ri­min için­de zaman ve me­kân­la, be­lir­li top­lum­sal iliş­ki­ler­le sı­nır­la­na­rak in­ce­le­necek bir kav­ram değil. Lit­te­ras, yani ya­zı­lı kül­tür çev­re­si­ne men­sup bir kişi mut­la­ka aydın sa­yı­la­maz. Oku­muş adam­la­rın “in­tel­li­ge­re” fi­ili­ni ger­çek­leş­tir­me­le­ri ve aydın ol­ma­la­rı gerçi ta­ri­hin be­lir­li dö­ne­min­de ger­çek­leş­miş­tir ama bu be­lir­li dönem de dün­ya­nın her top­lu­mu için eş za­man­lı de­ğil­dir.

Bütün bu güç­lük­le­re rağ­men bir be­tim­le­me yap­mak ve so­yut­laş­tı­rıl­mış bir pro­to­tip çiz­mek zo­run­da­yız. Os­man­lı ay­dı­nı, Türk ay­dı­nı, Fran­sız ay­dı­nı; İngi­liz iş­çi­si, Fran­sız iş­çi­si kadar kolay be­tim­le­ne­me­se de, as­lın­da var olan tip­ler­dir. Bu tip­le­ri çiz­me­nin sa­kın­ca­la­rı­na rağ­men ge­rek­li­li­ği de açık. Os­man­lı ay­dı­nı de­di­ği­miz tipi, her­han­gi bir ge­le­nek­sel top­lum­da­ki aydın ti­piy­le öz­deş­leş­tir­mek bizi bir yere gö­tür­mez. Ay­rın­tı­la­rı ve fark­lı­lık­la­rıy­la ele al­maz­sak bir so­run­sa­lı at­la­mış olu­ruz. Ör­ne­ğin bu­gün­kü Türk ay­dı­nı­nı ta­nı­mak için Os­man­lı ay­dı­nı­nı bil­me­miz ge­re­ki­yor; bu bir. Üs­te­lik böyle bir de­ne­me­ye, exact (pekin) bir so­nu­ca ula­şa­ma­yız diye gi­riş­me­mek de bir kur­tu­luş değil. Çünkü bazı zaman kü­çüm­se­ye­rek veya yü­cel­te­rek, çoğu zaman da yarı bi­linç­li bir sı­fat­la­may­la Os­man­lı ay­dı­nı ti­pin­den sık sık söz edi­yo­ruz; bu iki. O halde, ede­bi­yat­tan, ta­ri­hî olay ve ger­çek­ler­den, yerli ve ya­ban­cı kay­nak­lar­dan ve in­ce­le­di­ği­miz adam­la­rın kendi yaz­dık­la­rın­dan bir aydın port­re­si çı­kar­mak du­ru­mun­da­yız. Os­man­lı ay­dı­nı­nın bütün Os­man­lı asır­la­rı bo­yun­ca var ol­ma­dı­ğı­nı ve Os­man­lı ay­dı­nı­nın mev­cu­di­ye­ti­ni sa­de­ce son bir iki yüz­yı­la has­ret­ti­ğim halde kla­sik Os­man­lı dö­ne­min­de­ki oku­muş­la­rı (li­te­ra­ti) bu ay­dı­nı oluş­tu­ran­lar ola­rak göz önüne almak zo­run­da­yım.

AYDIN İNSAN GER­ÇEK­TE RÖ­NE­SANS’IN BİR ÜRÜ­NÜ­DÜR.

Bu­lun­du­ğu dün­ya­ya, çev­re­si­ne bi­linç­le baş­kal­dı­ran, baş kal­dır­ma­sa bile bu çev­re­nin için­de kendi ko­nu­mu­nu yar­gı­la­mak ge­re­ği­ni duyan, buna yö­ne­lik bir eği­tim gören ve eği­tim veren kişi, ay­dın­dır. Kla­sik Os­man­lı top­lu­mun­da­ki oku­muş, bu an­lam­da bir aydın de­ğil­dir. Sorun sa­de­ce baş­kal­dır­mak da değil, çev­re­si­ni özgün de­ğer­ler ve araç­lar­la in­ce­le­mek­tir. Bunu tu­tu­cu veya dev­rim­ci her ay­dı­nın ortak özel­li­ği ola­rak sap­ta­mak müm­kün. Böyle bir aydın tipi bizim top­lu­mu­muz­da yakın za­man­la­rın bir ürü­nü­dür.

Aydın, dün­ya­ya, ata­la­rın­dan dev­ral­dı­ğı de­ğer­ler­le veya tar­tış­ma­sız bir ta­vır­la (ge­müt-ra­hat­lık, tar­tış­maz­lık) değil, kendi kav­ram ve araç­la­rıy­la bakan ki­şi­dir. Os­man­lı ay­dı­nı­nın geç olu­şu­mu­nun ne­de­ni, ço­ğun­luk­la vur­gu­lan­dı­ğı gibi sa­de­ce Av­ru­pa kül­tü­rü­ne ya­kın­lık veya uzak­lık­la dü­ğüm­le­nen bir sorun de­ğil­dir. 16. yüz­yıl­dan beri bizim oku­muş­la­rın Av­ru­pa ta­ri­hi­ne, dil­le­ri­ne ilgi duy­du­ğu­nu bi­li­yo­ruz. 16. yüz­yı­lın seç­kin oku­mu­şu Fe­ri­dun Bey, Hasan bin Hamza ve Ali bin Sinan’a bir Fran­sa ta­ri­hi çe­virt­miş­ti. Çev­ri­len bu ta­ri­hin ne kadar işe ya­ra­dı­ğı­nı sor­ma­ya­lım. Bu ne tarih ya­zı­cı­lık me­to­du­mu­zu et­ki­le­mi­şe ben­zi­yor, ne de dış dün­ya­ya ba­kı­şı­mı­zı…

17. yüz­yıl so­nun­da He­zar­fen Hü­se­yin Efen­di La­tin­ce, Yu­nan­ca ve Fran­sız­ca bil­gi­siy­le Mar­sig­li ve Gal­land’ı bile hay­ran bı­rak­mış­tı. Hü­se­yin Efen­di, Yunan ve Roma’dan baş­la­yan, Bi­zans’ı da içe­ren bir tarih yaz­mış­tı. Kâtib Çe­le­bi Av­ru­pa kay­nak­la­rı­nı ta­nır­dı. Ama bu ki­şi­le­rin et­ra­fın­da eği­te­bil­dik­le­ri bir grup yoktu.

Ay­dın­lar ol­ma­yın­ca aydın ol­ma­sı da zor­dur. 18. yüz­yıl­da ise Batı dil­le­ri­ne, Aris­to­te­li­en dü­şün­ce­ye ilgi duyan her din­den bir Os­man­lı aydın grubu oluş­mak­tay­dı. Ör­ne­ğin Đstan­bul’da Kan­ti­mir, Mav­ro­kor­da­to ve Ne­fi­yoğ­lu gibi ayrı dil ve din­den in­san­lar­dan olu­şan ama ortak dili ko­nu­şan, ortak so­run­la­rı tar­tı­şan bir grup yardı. Koca Ragıp Paşa ast­ro­no­mi, do­ğa­bi­lim gibi dal­lar­da Av­ru­pa eser­le­ri­ni iz­li­yor­du. Bil­gi­si derin ol­ma­sa da bunu eği­ti­me sokan, çe­vi­ri­ler yap­tır­tan bi­riy­di, demek ki ortam olu­şu­yor­du. Os­man­lı oku­mu­şu­nun aydın ola­ma­yı­şı­nı mat­ba­anın ge­cik­me­si­ne bağ­la­mak yay­gın­dır. Büyük öl­çü­de doğ­ru­luk payı olan ama eksik bir teş­his bu bence.

Pet­rar­ca’nın za­ma­nın­da da mat­baa yoktu ama Pet­rar­ca ay­dın­dı. Av­ru­pa’da 15. yüz­yıl­da, mat­ba­adan önce yüz­ler­ce nüsha ço­ğal­tı­lan ki­tap­lar­dan biri ne İncil’di, ne çok kul­la­nı­lan bir fel­se­fe trac­ta­tus’uydu, ne de bir dinî şerh. Sc­hilt­ber­ger’in 1440 yı­lı­na ait bir Küçük Asya se­ya­hat­na­me­siy­di. Pet­rar­ca niçin ay­dın­dı? Kla­sik dünya ile kendi dün­ya­sı­nı kar­şı­laş­tı­ran, kla­sik kül­tü­rü kendi dün­ya­sı­na nasıl aşı­la­ya­ca­ğı­nı araş­tır­ma ve dü­şün­me bi­lin­ci­ne ulaş­mış bi­riy­di de ondan. Top­la­dı­ğı, çe­vir­di­ği, uyar­la­dı­ğı kla­sik me­tin­ler­le bu büyük uğ­ra­şı baş­la­tan ön­cü­ler­den­dir. O Rö­ne­sans ay­dı­nı­dır. Rö­ne­sans ay­dı­nı ister ko­mün­yo­nu Aris­to­te­li­en man­tık­la red­de­den Pom­po­naz­zi olsun, is­ter­se Mac­hi­avel­li gibi ge­le­ce­ğin po­li­ti­ka­sı­nı inşa için geç­mi­şi ana­liz eden bir si­ya­set­çi olsun, is­ter­se da Vinci veya Mic­he­lan­ge­lo gi­bi­le­ri olsun, hep­si­nin ortak yanı çev­re­le­riy­le bu he­sap­laş­ma­yı ya­pa­cak bi­linç­te adam­lar ol­ma­la­rı­dır. Onun için kül­tür ta­ri­hin­de Rö­ne­sans ay­dı­nı ve Rö­ne­sans adamı gibi bir tipin var­lı­ğın­dan söz edi­le­bi­li­yor. Aydın tipi, Rö­ne­sans ada­mıy­la doğ­mak­ta­dır. Os­man­lı ay­dı­nı Tan­zi­mat dev­rin­de ken­di­ni ta­rih­sel ola­rak or­ta­ya koydu. Os­man­lı ay­dı­nı, 19. yüz­yıl re­form­cu Ba­bı­ali bü­rok­ra si­si­nin ürü­nü­dür. Kul­lan­dı­ğı dili sa­de­leş­tir­me­yi dü­şü­nen veya sa de­leş­tir­me­se bile niçin mu­ha­fa­za etmek ge­rek­ti­ği­ni tar­tı­şan, top­lu­mu­nu mo­dern­leş­tir­me­nin veya ge­le­nek­le­ri için­de tut­ma­nın ne­de­ni­ni ve ge­re­ği­ni tar­tış­ma­ya baş­la­yan bir oku­muş ti­pi­dir bu. Dav­ra­nış­la­rın­da henüz ba­ğım­sız ve özgür bir ni­te­lik yok­tur: Belki henüz dev­let ka­pı­sı­nın mah­kû­mu­dur ama dev­let ka­pı­sı­nın dü­ze­ni­ni de tar­tış­mak ve de­ğiş­tir­mek ama­cın­da­dır. Bu oku­muş tip, mu­ha­fa­za­kâr veya ra­di­kal olsun, top­lu­mun ku­rum­la­rı­nı tar­tış­ma­sız kabul etmez, te­ra­zi­ye vu­ra­rak yo­rum­lar. Mu­ha­fa­za­kâr Cev­det Paşa, Mit­hat Paşa kadar dün­ya­ya açık­tı ve top­lu­mu­nun çiz­gi­le­ri­ni kendi ka­bu­ğu için­de göz­le­mi­yor­du. Cev­det Paşa da Fran­sız ih­ti­lâ­li­ni ve İngi­liz par­la­men­te­riz­mi­ni öbür­le­ri kadar kan­ta­ra vur­muş ve ter­ci­hi­ni yap­mış­tı.

19. yüz­yı­lın Os­man­lı ay­dı­nı, kla­sik Os­man­lı top­lu­mun­da ayrı dil ve din kom­par­tı­man­la­rın­da ya­şa­yan grup­lar­dan çıkan zeki genç­le­rin aynı eği­tim po­ta­sın­da kay­na­ma­sıy­la or­ta­ya çık­mış­tı. Rum, Er­me­ni, Türk veya Arap, hepsi Os­man­lı­ca­yı, Fran­sız­ca­yı bilen genç­ler­di. Aynı pro­to­kol­den, aynı us­ta­la­rın çı­rak­lı­ğın­dan geç­miş, aynı ide­olo­ji­ye bağ­lan­ma­la­rı is­ten­miş­ti. Hatta bağ­lı­lık­la­rın­da­ki yorum fark­lı­lık­la­rı bile aynı çevre ve aynı eği­ti­min ni­te­lik­le­rin­den kay­nak­la­nı­yor­du. Đslam hu­ku­ku­nu vu­kuf­la yazan Sava Paşa ve Şem­set­tin Sami Ar­na­vut­tu, üs­te­lik Türk­çe kadar Rum­ca­yı da iyi bi­lir­ler­di çünkü her iki­si­nin de eği­ti­mi­ni gör­müş­ler­di. Sah­hak Abro Efen­di, Er­me­ni­ce kadar Türk­çe­yi, onun kadar Fran­sız­ca­yı iyi bi­lir­di. Av­ru­pa eko­no­mi­si, po­li­ti­ka­sı, Av­ru­pa ta­ri­hi hak­kın­da yap­tı­ğı çe­vi­ri­ler ise et­ra­fın­da­ki Ba­bı­ali bü­rok­rat­la­rı­nın is­tek­le­ri­ne cevap ve­recek bi­çim­de se­çil­miş­ti.

Os­man­lı ay­dı­nı nasıl yo­rum­lar­sa yo­rum­la­sın, bir mo­dern­leş­me ide­olo­ji­si­nin ada­mıy­dı. Ta­ri­he, gü­nü­ne ve ge­le­ce­ği­ne aynı yo­ğun­luk­ta bak­mak zo­run­day­dı. Bu ba­kış­lar­da­ki fark­lı­lık­lar, kla­sik tip­te­ki grup­laş­ma­la­rın ye­ri­ni, si­ya­sal gö­rü­şe göre bi­çim­len­miş grup­laş­ma­la­rın al­ma­sı­na neden oldu. Kla­sik dö­ne­min ki­şi­sel çe­kiş­me­le­ri ve tu­tar­sız­lık­la­rı da artık si­ya­sal ku­tup­laş­ma ve dünya gö­rü­şü­nün kris­tal­leş­me­siy­le başka tür ça­tış­ma­la­ra dö­nü­şü­yor­du. Gerçi Os­man­lı ay­dı­nı­nın bu ev­ri­mi­ni ta­mam­la­dı­ğı­nı iddia ede­me­yiz ama 19. yüz­yıl bü­rok­ra­si­si­nin aydın ye­tiş­tir­me­ye baş­la­dı­ğı da bir ger­çek­ti. Ulu­sal­cı­lık akımı, Os­man­lı eliti ve bu eli­tin hayat tar­zıy­la bir­lik­te Os­man­lı ay­dı­nı­nı da or­ta­dan sildi. 20. yüz­yıl ba­şın­da Os­man­lı ay­dı­nı, Türk top­lu­mu için­de ağır­lı­ğı­nı du­yur­sa da artık bir ka­lın­tıy­dı. Bun­dan sonra ken­di­ne özgü çiz­gi­le­riy­le ulu­sal aydın ti­pin­den söz etme dö­ne­mi baş­lı­yor­du.

İlber Or­tay­lı; Os­man­lı Ba­rı­şı
Hür­ri­yet Gös­te­ri, sayı: 63, Şubat 1986.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.