Oralarda, Bir Yerlerde… / Kaan Tanyeri

/ 14 Mart 2020 / 558 kez okunmuştur / 4 Yorum
Oralarda, Bir Yerlerde… / Kaan Tanyeri

Oralarda, Bir Yerlerde…

Kaan Tanyeri

 

Uzak gö­rüş­lüy­dü in­san­la­rı­mız. Dü­şü­nür­ler­di, so­run­la­ra du­yar­lıy­dı­lar, far­kın­da­lık sa­hi­bi büyük in­san­lar­dı. Vic­dan­la man­tık ara­sın­da­ki uz­laş­maz sü­reç­te vic­dan­la­rı­na seve seve yenik dü­şer­ler­di çünkü insan, in­san­lar vardı. Mut­lu­luk üret­me­liy­di­ler fakat acı ora­lar­da bir yer­ler­de du­rur­ken mutlu ola­maz­dı kimse, ola­mı­yor­lar­dı da.

Ne kadar çok acı vardı sahi; ül­ke­miz­de, ül­ke­miz dı­şın­da… Dün­ya­nın bir özel­li­ğiy­di sa­nı­rım bu, ne­ga­tif va­ro­luş­çu­luk fel­se­fe­siy­le meş­gul… Hemen di­bi­miz­de, Or­ta­do­ğu’da dil bi­lim­ci si­ya­si­ler, Sa­us­su­re’e min­net bor­cu­nu öde­mek için uz­laş­mış, yeni bir dil icat edi­yor­du: Acı. Şimdi orada bir tek bu dil ko­nu­şu­lu­yor.

Bu dil, ana rah­min­den çıkar çık­maz öğ­re­nen­le­rin ana di­liy­di; vic­dan­la­rı­nı yi­tir­me­miş­ler için ya­ban­cı dil! Yiğit, ya­ban­cı dil öğ­re­ni­yor­du. Asla ko­nuş­mak ve ko­nu­şul­ma­sı­nı is­te­me­yecek kah­ro­la­sı bir dili…

Gün­de­mi takip edi­yor­du, Or­ta­do­ğu’nun acı di­lin­de­ki tüm ha­ber­le­ri­ni okur­du. Mül­te­ci so­run­la­rı­na da­ya­na­maz­dı, ça­re­siz kal­dı­ğı­nı dü­şü­nür, sı­kı­lır, için için ken­di­ni yerdi. Nasıl üzül­me­sin ki? Takip et­ti­ği yer­li-ya­ban­cı tüm ajans­lar­da her gün yeni mül­te­ci dram­la­rı ya­zı­lı­yor, ölüm­le­ri dünya ba­sı­nı­na bomba gibi dü­şü­yor­du. Aylan bebek gibi me­se­la… Yüzme bil­me­yen hatta de­ni­zi ilk defa gören be­bek­le­re bir de dal­ga­lar vu­ru­yor­du, kötü ka­der­le­rin öte­sin­de. İnsan­lar ölü­yor­du, mil­yar­lar­ca in­sa­nın gözü önün­de fakat kör­lük, acı­dan et­ki­len­mi­yor­du ve in­san­lar, kör göz­le­riy­le bu ölüm­le­rin fo­toğ­raf­la­rı­na ba­kı­yor­lar­dı. Sa­de­ce ölüm fo­toğ­raf­la­rı­na değil; ara­mı­za ka­tı­lan, şeh­ri­mi­ze bir umut­la göç eden bu kirli ka­pi­ta­list oyun­la­rın kur­ba­nı in­san­la­rın ev­siz­li­ği­nin, aç ve açık­lı­ğı­nın vi­de­ola­rı da ek­ran­lar­da dönüp do­la­şıp sey­re­di­li­yor­du her gün ama bu video, çok ta­nı­dık­tı, çok ger­çek­çiy­di çünkü hemen gö­zü­mü­zün önün­de çe­ki­li­yor­du. Bizle ya­şı­yor­lar­dı, evi­mi­zin ya­nın­da evsiz kom­şu­la­rı­mız­dı.

Bir şey­ler ya­pıl­ma­lıy­dı, yap­ma­lıy­dı. Te­ori­de her­kes yer ala­bi­lir, önem­li olan pra­tik­te de var ol­mak­tı. Yiğit, bunun da far­kın­day­dı. Sa­de­ce dü­şün­mek ona göre de­ğil­di. Bir müd­det öy­le­si­ne gün­le­ri­ni ge­çir­di, vic­da­nı­na ye­nil­miş, in­san­la­rın dert­le­ri­ni ken­di­ne dert edin­miş­ti. Ku­luç­ka dü­şün­ce­ler­dey­di, bir gün in­ter­net­te do­la­şır­ken ken­di­si­ni ey­le­me ge­çi­recek ka­rar­lar do­ğu­ver­di. Mül­te­ci so­run­la­rı­na du­yar­sız kal­ma­yan bir grup ol­du­ğu­nu gördü, on­la­rı sos­yal med­ya­dan da takip et­me­ye baş­la­dı hemen. İle­ti­şi­me geçti. Kim ol­duk­la­rı­nı, ne­re­ler­de top­lan­tı yap­tık­la­rı­nı, bu ko­nu­da neler dü­şün­dük­le­ri­ni uzun soh­bet­ler­le öğ­ren­me­ye ça­lış­tı. Ak­lı­na yattı duy­duk­la­rı. Artık mül­te­ci so­run­la­rı­nı sa­de­ce sorun ola­rak gör­mü­yor, en azın­dan bir şey­ler ya­pa­bi­le­ce­ği­ne ina­nı­yor­du. Ta­nış­tı­ğı gru­bun si­te­sin­de bu ko­nu­da ya­zı­lar ka­le­me ala­cak, ya­zar­lı­ğa da böy­le­ce ilk adı­mı­nı ata­cak­tı. Öte yan­dan mül­te­ci kamp­la­rı­na grup­la be­ra­ber gi­decek, ora­da­ki in­san­la­ra des­tek ola­cak, sev­gi­si­ni ve­re­cek­ti on­la­ra.

Haf­ta­lar ge­çi­yor, Yiğit konu üze­rin­de­ki has­sa­si­ye­ti­ni sür­dü­rü­yor, köşe ya­zı­la­rın­da ko­nu­nun si­ya­sal, eko­no­mik, kül­tü­rel tüm et­ken­le­ri­ni de­tay­lı bir şe­kil­de in­ce­le­me­ye, fark­lı çö­züm­ler üret­me­ye ça­lı­şı­yor­du. Artık ses­le­ri­ni kit­le­le­re daha çok du­yur­ma­lıy­dı­lar. Grup yö­ne­ti­ci­le­ri çe­şit­li sivil top­lum ör­güt­le­riy­le da­ya­nış­ma için­de ortak bir mi­ting dü­zen­le­me­ye karar verdi. Bu ko­nu­da kim­ler­den des­tek ala­bi­le­cek­le­ri dü­şü­nül­müş, mi­ting prog­ra­mı be­lir­len­miş­ti.

Yiğit, ka­ba­lı­ğın tam or­ta­sın­day­dı, mağ­rur­du. Mü­ca­de­le edi­yor, acıya tıpkı an­ne­si­nin ağ­la­ya­rak isyan et­me­si gibi o da isyan edi­yor­du ama ağ­la­mı­yor­du. O an ho­par­lör­ler­den çıkan yük­sek ton­da­ki hi­tap­la­ra odak­lan­mı­yor, ka­la­ba­lı­ğı iz­li­yor­du sa­de­ce. Ka­la­ba­lı­ğa bak­tık­ça vic­da­nı­na seve seve ye­nil­di­ği­ni ve in­san­la­rın da vic­dan­la­rı­na ye­nil­me­si­nin bir zafer ol­du­ğu­nu ge­çi­ri­yor­du için­den.

Ortak dili ko­nuş­sa da dünya, acı­nın yok edil­me­si ge­rek­ti­ği ger­çe­ği­ni de­ğiş­tir­mi­yor­du bu or­tak­lık. İşte, bir gülün açıl­ma­sı gibi top­lan­mış­tı bin­ler Gün­doğ­du’da. Her­kes ora­day­dı. Aylan be­be­ği vic­dan­sız­ca kı­yı­ya çar­pan Ege’nin su­la­rı­na karşı kit­le­ler umu­dun sesi olu­yor­lar­dı. Gün­doğ­du’da si­ya­si he­sap­lar yoktu; etnik fark­lı­lık­lar, kül­tü­rel ça­tış­ma­lar yoktu. Orada insan, in­san­la bir­lik­te vardı.

Bir re­to­rik dersi ve­rir­ce­si­ne ya­pı­lan tüm ko­nuş­ma­lar bit­miş, bir müzik ekibi çık­mış­tı sah­ne­ye. Şimdi tüm şar­kı­lar mül­te­ci­ler için­di. Hangi is­yan­da sanat yer al­maz­dı ki zaten? Şimdi de no­ta­la­rın İnce Me­med­li­ği vardı. No­ta­lar hay­kır­dık­ça in­san­lar, daha da umut­la­nı­yor, mü­ca­de­le için inanç ka­za­nı­yor­lar­dı. Yiğit, o an kendi iç dün­ya­sın­day­dı. İçinde azgın dal­ga­lar fır­tı­na­lar ko­pa­rı­yor­du. “Evet” di­yor­du “Evet, bu­ra­da in­san­lar mül­te­ci­le­rin far­kı­na va­rı­yor­lar ama ko­nuş­ma­lar ya­pa­rak, şar­kı­lar söy­le­ye­rek on­la­ra tam ola­rak yar­dım­cı ola­bi­lir miyiz? Başka şey­ler yap­ma­mız gerek, yeni ve so­ru­nu çö­zecek başka şey­ler…”

Hak­sız da sa­yıl­maz­dı, fi­lo­zof­la­rın da suçu bu değil miydi? Fi­lo­zof­lar dün­ya­yı sa­de­ce an­la­maya ça­lış­tı­lar ama esas me­se­le onu de­ğiş­tir­mek­ti. Fi­lo­zof­la­rın pa­sif­li­ği­ne düş­me­me­liy­di. An­la­mak, çöz­mek için ye­ter­siz­di.

Gün­doğ­du’nun in­sa­nı çok olur. Böyle mi­ting­le­re alı­şık­tır İzmir in­sa­nı, hele Al­san­cak’ta olun­ca… Yal­nız de­ni­zi ilk defa gören bi­ri­nin me­ra­kı­nı ta­şı­yan üç yaş­la­rın­da­ki kü­çü­cük kar­de­şi­nin elini sıkı sı­kı­ya sev­gi­nin ina­dıy­la tutan yedi, sekiz yaş­la­rın­da kir pas için­de bir çift ya­ban­cı göz be­lir­di. O hiç alı­şık de­ğil­di, ka­ba­lık­la­rın mut­lu­lu­ğu­na… Onun için ka­la­ba­lık­lar telaş demek, fer­yat figan demek, göz­ya­şı ve ölüm de­mek­ti. Ka­ba­lık söz­cü­ğü­nü dünya ona bu an­lam­la­rıy­la öğ­ret­miş­ti çünkü acı­nın top­rak­la­rın­da söz­lük­ler, güzel an­lam­la­rı yaz­maz­lar­dı söz­cük­le­rin kar­şı­sı­na.

Her ne kadar ya­ban­cı da olsa göz­le­ri, ter­te­miz bir kâ­ğı­dın or­ta­sı­na ko­yul­muş sim­si­yah iki nokta değil miydi? Ne kadar da biz­den­di as­lın­da ama o an her şeyin far­kın­da olan ka­la­ba­lık­lar, bu göz­le­rin far­kın­da de­ğil­di. Bir vakit daha sürdü müzik ve her­ke­se te­şek­kür edi­le­rek mü­ca­de­le­nin sür­dü­rül­me­si di­lek­le­riy­le mi­ting son­lan­dı­rıl­dı. Bin­ler vic­dan­la­rı­nın ra­hat­lat­ma­nın mut­lu­lu­ğuy­la şimdi da­ğı­la­cak, akşam ye­me­ği yemek için bir yer­le­re gidip yemek se­çe­cek­ler­di. Yiğit de ar­ka­daş­la­rıy­la mi­ting ala­nın­dan bir süre ay­rıl­ma­dı ve bu güzel or­ga­ni­zas­yo­nun ar­dın­dan kut­la­mak için bir res­to­ra­na gidip yemek yemek için an­laş­tı­lar.

O sı­ra­da ufak ve ürkek adım­lar­la ka­la­ba­lı­ğın da­ğıl­ma­sı­nı fır­sat bilen iki kar­deş, mi­ting mey­da­nın­dan henüz ay­rıl­ma­mış in­san­la­ra doğru yü­rü­dü. El­le­ri hâlâ sıkı sı­kı­ya ke­net­liy­di bir­bir­le­ri­ne. Adım­la­rı za­yıf­tı, grup hangi res­to­ra­na gi­de­ce­ği üze­ri­ne ko­nu­şur­ken Yiğit’in ba­ca­ğı­na do­kun­du acı di­li­ni ko­nu­şa­rak para is­te­di bu siyah göz­ler. Kar­de­şi­nin elini bı­rak­ma­dan “Hadi, gel elimi tut” der­ce­si­ne av­cu­nu açtı abi. “Evet, İnci­ral­tı’nda­ki­ne gi­di­yo­ruz. Haydi, geç kal­ma­ya­lım öy­ley­se.” diye he­ye­can­la ara­ba­la­rı­na doğru yü­rü­dü­ler. Yiğit ise ba­ca­ğı­na do­ku­nan o el­le­re şöyle bir baktı ve koşar adım grup­la ay­rıl­dı mağ­rur ay­rıl­dı.

O eller, ilk defa Yiğit’e uza­tıl­mı­yor­du. O mi­ni­cik avuç­lar, kim­le­re gös­te­ril­me­miş­ti ki? Ama in­san­lar, avuç iç­le­ri­nin öne­mi­ni bil­mi­yor­du. Kördü in­san­lar, her şeyi gör­dük­le­ri­ni zan­ne­den kör ya­ra­tık­lar­dı. Hâl­bu­ki o avuç içini oku­mak ge­re­kir­di. Orada açlık vardı, belki ora­dan el­le­ri­ne ge­çecek bir me­tal­le aile­nin kı­sa­cık da olsa yü­zü­nü gül­dü­recek bek­len­ti­ler vardı, orada ka­de­rin ka­ran­lı­ğı vardı, ço­cuk­lu­ğu­nun öl­dü­rü­lü­şü vardı.

Evet, acı ortak dildi. Her­kes bu dili bi­lir­di. Bilir de oku­ma­yı peki kim bilir? Yiğit, oku­ya­bil­miş miydi? Sen, ben oku­ya­bil­dik mi?

İşte böyle ha­li­miz. İnsan­la­ra göre mül­te­ci so­ru­nu vardı, acil ola­rak çö­zül­me­liy­di. Peki, sorun ne­re­dey­di? Kör­le­ri­mi­ze göre ora­lar­da, bir yer­ler­de… Gö­re­me­ye­ce­ği­miz kadar uzak­ta işte ya da biz gö­re­me­ye­ce­ği­miz kadar uzak­ta­yız. Kim bilir…

Oralarda, Bir Yerlerde… / Kaan Tanyeri (4 Yorum)

  1. Kör gözlerin görmediğini göstermişsiniz. Kutluyorum. Bu yazının çok kişiye ulaşmasına dilerim.

  2. Kör gözlerin görmediğini,görmek istemediğini yazmışsınız. Günübirlik etkinliklere konu edilemeyecek kadar insancıl bir konuya değinmişsiniz. Kutlarım. Bu yazının daha çok kişiye ulaşmasına yarar var.

  3. Kutlarım evlat. Yüreğine sağlık, anlatım dilin arıza görmesin sevgiyle güzel delikanlım…

  4. “Peki, sorun ne­re­dey­di?” diyorsun. Sorun çok uzaklarda değil tam tersine Yiğit’in bacağına dokunan, insanın içini titreten o minik el kadar yakın.Bizlerse sizin söylediğiniz gibi”…gö­re­me­ye­ce­ği­miz kadar uzak­ta­yız.” Önyargılarımız, kalıplarımız, bencilliklerimiz, umursamazlıklarımız, kirletilmiş beyinlerimiz ve vicdanlarımızla…
    Kaleminize sağlık Kaan Tanyeri, hep gözden kaçan/kaçırılan bir noktaya dikkat çekiyorsunuz…