Önder Çolakoğlu ile “Çapak” Üzerine / Hakan Unutmaz

/ 15 Eylül 2018 / 182 okunma / yorumsuz

 

“Dünden kalan/yer sofralı yoksulluk/geçmişini anlatırken çocuklara/yırtık bir oda hüznü/selamlıyor babamı…”
Son birkaç yılda adını çeşitli dergi kapaklarında sıkça okuduğumuz Önder Çolakoğlu’nun “Durum”undan alındı yukarıdaki kesit. Kısa sürede ikinci baskıyı yapabilmiş ilk ağrının, ilk kitap Çapak’ın üzerine Önder Çolakoğlu ile söyleştik.

H.U.: Genelde bu kancayla başlar ya sorular, biz de geleneği bozmayalım. Önder Çolakoğlu’nu biraz tanıyabilir miyiz?

Ö. Ç.: 1972 İskenderun doğumluyum. Tüm ailem hâlâ orada yaşıyor. Öğretmen baba, ev hanımı anne… 18 yaşında İskenderun’dan ayrıldım. 22 yıldır İzmir’deyim. İç hastalıkları ve gastroenteroloji uzmanıyım. Şiirle, edebiyatla çok küçük yaşlardan beri bir bağım var. Çok güçlü belki bu bağ. Güneyliyim. Küçük yaşlardan itibaren içinde bulunduğum sosyal ortamlar ve yaşantısal dinamikler edebiyata en azından okur olarak ama sahiden sıkı bir okur olarak yakın durmamı sağladı. Lise ve üniversitede küçük şiir karalamalarım olsa da gerçek olarak iki senedir şiir yazmaya çalışıyorum.

H.U.: Kitabın içerisinde “Çapak” adlı bir şiir bulunmuyor. “Annemin Söylemi” şiirinde, “Göz çapaklarındaki şehir…” dizesinde geçiyor bu kelime. Acaba kitabın isminin öyküsü nedir?

Ö. Ç.: Çapak, hepimizin bildiği yılda gözdeki bir rahatsızlıktır. Batan, huzursuz eden, irite eden, akan, kokan, cerahatli vs. gibi olumsuz durumlar bunlar. Zaten istediğim de bu benim: Huzursuzluk. Duyumsadığım tüm huzursuzluklara reaksiyon vermek ve bunu ortaya koymak istiyorum. Yaşam içerisindeki tavrım bu benim. Cemal Süreya: “Benim edebiyatla ilgili olarak ikinci bir doğum tarihim var: 1943. Dostoveyski’yi okudum ve ondan sonra hiç huzur kalmadı bende, şiir başladı.” der. Tam da budur şiirden anladığım. Yaşadığın çağa duyarlı olmak, sorumluluğu hissetmek ve bunu anlatmak… Şiir de bu duruşu en iyi göstereceğim alandı belki. Ben, huzursuzluğun peşinden gideceğim. Çapak’la da bu huzursuz yolculuğun ilk işaretlerini vermek istedim bu isimle. Bu belki ilk kitapta, Çapak’la, çıktı karşımıza. Diğer kitaplarda da bu huzursuzluk, başka isimlerle vücut bulacak.

H.U.: Kadın, doğaya karşı yenilmemek için direnen ve insancıl olarak tırnaklarıyla kötü kaderini yırtmaya çalışan bir kadın var şiirlerde. Ayrıca çocukluğa da dem vurulan dizeler mevcut. Bu konuların yoğunlukla işlenmesinin özel bir sebebi var mı?

Ö. Ç.: Kadınları kapitalizmin emek sömürüsü altında tüketilmişlikleri; sevgisiz bırakılan, hoyrat davranılan, ezilen ama daha çok ezilen, dövülen ve artık çokça öldürülen en önemli varlık nedenlerimiz olduğu için başat etmemem olanaksızdı. Bu rezil coğrafyada din, kültür ve birçok inanç zemininde bu saydıklarımı normal karşılayan toplum dinamiği varken şiirlerimin en önemli izleği yapmamam olanaksızdı. Geleneksellikler kavramı altında feodal zihniyete teslim edilmesini göz göre göre es geçmek en azından toplumsal duyarlılık içinde şiir yazmaya çalışan biri olarak kendime ihanet olurdu. Anne olgusu elbet başka… Anne, şiirdeki ben’in sığındığı limandır aslında. Çocukluğumuzun, gençliğimizin, acılarımızın döküldüğü karşılıksız bir deniz gibidir anne. Samimiyetin sevginin doruk hâli… Toplumsal duyarlıklarımız da incindiğimiz, eksildiğimiz ve hareket edemeyecek hâle geldiğimiz yerde başlar anne. Kadın izleğinde böyle bir yeri vardır annenin benim için.

“Çocukluk hem geçmişimiz hem de geleceğimizdir… O, kısa pantolonlu altın çağdır. Artık var olmayan bir yeryüzü cenneti özlemi yaratmakla kalmaz, kendisinin oluşturduğu tek örnekle yitip gitmiş o görkemi yeniden bulmaya davet eder bizi. Birey, sorumluluklarının ve üzerine düşen yükümlülüklerin bilincine ne denli varırsa, yitirdiği kaygısızlığını da bir zamanlar yaşadığı çocukluğun üstüne o oranda yansıtır. Bu büyülü durum, onun içinden çıkarılıp atıldığı bir mutlaktır. Olgunlaşmak ölmektir biraz; kökenlerinden öksüz kalmaktır.” der Pascal Bruckner. Tam da buradan hissediyorum. Şiirde çocuğu, sözcükleri uyandırmak; dili başkaldırıya hazırlamak için yazıyorum. O naifliğe, o temizliğe ihtiyacım var mutlak. Zamanı, mekânı harekete geçirmek için, dolayısıyla bir şiir evreni oluşturabilmek için onlardan büyük bir silah yok, diye düşünüyorum.

H.U.: Şiirlerde acı olmasına rağmen acıyı zehirleyecek umut da göze çarpıyor. Mesela “Yoksulluk” şiirinde “Tüm şehir ıssızken…” dizesiyle başlayan bölüm de bunun örneklerinden. Ülke şiirimizin şimdiki durumunda da bu umut mevcut mudur?

Ö. Ç.: Türk şiirine tabii ki ülkenin içinde bulunduğu kültürel yozlaşmadan ayrı bakmak yanılgı olur. Kültürsüz, popüler ve derinliksiz söylemlerle çağdaş sanat anlayışından yoksun bir güçle yönetildiğiniz müddetçe bunu aşmak kolay olmaz.

Çok klasik söylem olsa da köşe başları tutulmuş ve bir dostlar alışverişte görsün durumları çok yaygın. Kuşak tartışmaları, manifesto gereksinimi sorgulamaları sürer iken, yeni şiirsel başkaldırı hareketine şiddetle ihtiyaç olduğunu görüyorum. Dergilerde ve çıkan şiir kitaplarında bunu omuzlayacak insanların varlığını kendimce görüyorum. Belki de bazı safraların metabolizmadan atılmasıyla (şiiri kirleten insan, durum, şart vs.) bu başkaldırı yörüngesine gireceğini düşünüyorum. Bu süreç ne kadar zamanda olur, onu bilemesem de çok uzun olmadığını görüyorum. Belki de şiire emek vermeye çalışan biri olarak bunun böyle olmasını istiyorum (umarım yanılmam!).

H.U.: Seni birçok dergide görüyoruz. Bu dergilerin yayım politikaları ise birbirlerine göre bazen uçuk derecede başkalık gösterebiliyor. Farklı dergilerde görünmenin şaire zarar verdiğini söyleyen erk bir dil de ortada. Bu konu hakkında düşüncelerin nelerdir?

Ö. Ç.: Ben şiire yeni yeni emek veren biriyim. Bu emeğin ilk planda ve en çabuk karşılık bulduğu yer dergilerdir. Ama poetika ve tavırları açısından elbette seçim yapıyorum. Bunu yaparken dünya görüşümle de zemin arayışı içinde oluyorum çoğu kez. Bazen de yeni çıkmış ve çıkacak bir derginin ilk serüveninde taşın altına elime koyma isteğim de şiirlerimin popüler dergiler haricinde de görünür olmasına neden oluyor. Ama zaman ile dergilerin hangi yörüngede gittiğini görmek bu ayırt etmeyi kolaylaştırıyor şiirlerimi gönderirken. Ben; köşebaşlarını tutan bu erksel dilin iyi şiirle, iyi yazıyla, poetikasını net ortaya koyan dergilerle zayıflayacağını umuyorum; istiyorum. Birçok dergiye şiir yollama sebeplerimden biri de budur.

H.U.: Son olarak, Önder Çolakoğlu’nun yeni kitap çalışmaları olacak mı? “Güvercin kokan” şiirleri ileride başka bir kitapta da okuyabilecek miyiz?

Ö. Ç.: Elbette… Yazmaya devam edeceğim. Sadece şiir de değil, kuramsal yazılar yazma hazırlıklarım devam ediyor. Şiirde ikinci kitabımın dosyası bitmek üzere… Bu kitap çok daha güvercin kokacak, belki de en çok… Çapaklanacağız bu yeni dosyayla.

 

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.