Nasıl Okumalı Üzerine-1

/ 23 Aralık 2018 / 131 kez okunmuştur / yorumsuz

Jose Saramago’nun “Okumak, her zaman azınlık içindi. Her zaman da öyle olacak. Herkesten okuma arzusunda olmasını isteyemeyiz.” sözüne katılmamak mümkün mü?

Kaan Tanyeri

Niçin okumalıyız? Bu sorularla ansızın karşılaşan bir kişi, hele son zamanlarda yoğun işlerinden zaman bulamadığından dolayı eline kolay kolay kitap alamamış bir entelektüelimizse (!) size şöyle yakınarak başlar: “Çok derin bir soru! Çok derin…”

Bu gibi kişilerin kaçamak olarak verdikleri cevabın doğruluk payı da yok değildir aslında. Hakları var, elbette çok derin bir soru fakat nereden başlamalı? Bin bir türlü giriş yapılabilecekken kötü bir kararın bile kararsızlıktan iyi olduğunu anımsamak ve bir yerden başlamak gerekiyor.

Jose Saramago’nun “Okumak, her zaman azınlık içindi. Her zaman da öyle olacak. Herkesten okuma arzusunda olmasını isteyemeyiz.” sözüne katılmamak mümkün mü? Biz, bir azınlığız; evet! Bunu kabulle başlamalıyız öncelikle. Dün yalnızlık bugün de yalnızız ve ne yazık ki yarın da yalnız olacağız. Bu yalnızlar, bir araya gelir ve azınlık oluşur. Azınlığın daima nicelikten daha çok nitelik kaygısı olmalıdır. Bunun örneklerini belli konularda görebilmek mümkün. Nitelikse disiplin, çalışma ve birtakım edinimlerden geçiyor.

Okumak, dar anlamıyla yazıları algılayıp yorumlayıp anlamlandırmak; geniş anlamıyla tüm göstergeleri fark edip (buna yazı da dâhildir) yine aynı süreçlerle anlama işidir. Bir insan, nasıl bir kitabı ya da gazeteyi okuyorsa bir resmi, bir fotoğrafı, insanların davranışlarından hareketle psikolojilerini hatta banka sırası beklerken veznedarın sıkılgan hareketlerini bile okuyabilir. Bu anlamıyla okumak, üst düzey bilişsel beceriler arasında yer alır. Öyleyse okumanın çetrefilli ve o denli güç bir iş olduğundan söz etmeye gerek bile yok fakat elinde bir kalem, yanında bir not kâğıdı olmaksızın kitap okuyanları takdir etmemek ne mümkün! Okumanın tüm güçlüğünü aşmış, yüce kişilerdir onlar fakat ne yazık ki onları sözünü ettiğimiz azınlığın içine alamayacağım.

Öyleyse okumak, bilişsel faaliyetleri zorlayan bir süreç… Bu süreci biraz betimleyelim. Örneğin roman okuyoruz. Bir çırpıda okudum, bitti, şimdi fotoğraf çekip sosyal medyada beğeni toplayayım kaygısına girecekseniz sizi bu azınlıktan aforoz etmeleri an meselesidir çünkü yaptığınız hareketler, alenen disiplinsizliktir. Peki, ne yapmalı? Göstergebilime meraklı birisi olarak yol haritamı (belki biraz taraflıca) bu yönden açıklayacağım: Romanı, öyküyü vs. elimize aldık. İlkin başlığı üzerinde durup düşünmeliyiz. Yazar, bir daha değiştirme ihtimâli olmayan (en azından genelde pek olmayan) başlığını belirlerken düşüncesizce davranmış olamaz, değil mi? Hatta belki de bir yazara göre en değerli ve en sıkıntılı süreç de eserinin başlığını belirleme sürecidir. Birçok yazarın bu konuda uzun zaman çalışmalar yaptıklarını, birçok başlık bulup hiçbirini beğenmemeleri sonucu tesadüfen hoşlarına giden (bu bazen bir öneriyle de olabilir) bir başlık bularak hemen kitaplarına eklediklerini biliriz. Kim bilir, belki de bazı eserler bitmiş olmasına rağmen başlığını bulamadığı için basıma geç girmiştir, olabilir. Demek ki başlık-içerik ilişkisini kurarak esere gireceğiz.

Ön sözler (bazen de son sözler olur kitaplar)… Okumadan geçilen, bahtı kara bölümler… Tanzimat’tan sonra yazar, okuyucuyla eserin arasından çekilmiştir ancak kimi yazarlar, okuyucularına seslenebilmek için ön sözü fırsat bilirler. Yazarların hiç değilse bu bölümde okurla doğrudan temas kurma hakkı vardır ancak yine bir kadersizliktir ki okuyucu, bu bölümleri hızlıca atlar. Dolayısıyla yazar, bir kez daha eserinden dışlanmış olur. Barthes’ı izleyerek söylersek yazar, bir kez daha ölür, öldürülür. Biz, bu katliama girişmeden ve yazarın emeklerini hiçe saymadan bu bölüme kulak vermeli ve yazarın bize hitabını okumalıyız.

Evet ve işte roman-öykü başladı. İlk cümleden itibaren müthiş bir dikkat… Önümüzde yüzlerce binlerce cümle, kişiler, geçen zaman, değişen mekân, yaşanan olaylar… Hepsini okumalı, hiçbirini kaçırmamalı gibi odaklanma iticileri (motivasyon kaynağı da diyebilirsiniz) bazen tam aksine okuduğumuzu algılayamama ve dolayısıyla anlayamama gibi türlü sorunlara yol açar, bir müddet sonra bakarsınız ki “Yahu bu karakter, nereden çıktı şimdi? Olay neydi? Biz burada nasıl geldik?” tarzında kimi zaman sıkıcı, kimi zaman bunaltıcı, nadiren de olsa çıldırtıcı sorularla boğuşur ve sonrasında bir karara varmak zorunda kalırsınız: Ya kitaba bir şekilde devam edeceksiniz (zifiri karanlıkta yürümeye benzer bu) ya kitaba yeniden başlayacaksınız (geçen zamanı fark edip öfkelenmemek mümkün mü! Öfke gibi olumsuz duygular ise daha baştan yazarla ve tabii eseriyle aranıza soğukluk girmesine yol açar ki bu soğukluk, siz kitaba vakıf olunca kadar geçmez.). Bazen de kitabın özetini bulup okuduktan sonra romana geçenler oluyor ki böylece kendilerini garantiye alıyorlar. Bu da bir nevi tekniktir, anlamamaktan doğan zaman kaybını önler ancak bir filmi izlememişken filmde olacakların anlatılması gibidir, izlemeye gerek kalmaz çoğu zaman.

Odaklanma iticilerinin verdiği büyük hevesi bir ölçüde dindirmek ve sakince başlamak gerekiyor. Başlarken yanınızda telefon ya da kahve değil, bir kalem ve not defteri olmalı (Yeri gelmişken söylemeli, azınlık üstüne alınmasın: Bazı kafelerde bir köşe kurmuşlar. Şık bir koltuk, masa, loş ışık vs. Aynı zamanda masanın üzerinde hiç değişmeyen bir fincan kahve ve yanında bir roman. Siz, belli bir ücret karşılığında orada okumaktan dolayı kendinden geçmiş bir izlenimle poz veriyorsunuz, fotoğrafınızı çekiyorlar. Yerinize bir başka şarlatan otururken siz, bu sırada fotoğrafınızı sosyal medyaya atıp beğenileri beklemeye başlıyorsunuz. Çok eğlenceli aslında!). Okumak, keşke deniz kenarında şezlonglarda güneşlenirken tuğla gibi kitapları süratli bir şekilde çevirmek olsa… Keşke! Fakat en azından biz, böyle özgürlüklere sahip değiliz.

İlk sayfalardan itibaren yapılacak iş, anlatıcı tarafından okuyucuya aktarılan hemen hemen her şeyi (mekân, zaman, kişiler, olay vs.) not etmek; eserle bağımız güçlendikçe ve birtakım şeyler yerli yerine oturunca bu notlarımızı (çok zaruri değilse) daha seçici şekilde alarak okumaya devam etmektir. Okuyucu, şunu unutmamalıdır: Kitap okurken dedikodu gibi biz, sadece neler olup bittiğini öğrenme derdinde değiliz. Eğer öyle olsaydı kitabı okumuş birine rica eder, bize detaylıca olayları anlatmasını isteyebilirdik ya da bu talebimizi farklı şekillerde temin edebilirdik. Okuyucunun en önemli derdi yapıyı keşfetmektir ancak bu da her okuyucunun yapabileceği bir şey olmadığı gibi hiçbir okuyucu, böylesi bir mücadeleye girişmek zorunda da değildir. Bu konunun daha çok akademik boyutudur fakat yine de bazı mecburiyetlerimiz vardır ki bunlar da edebiyatın sanat olma niteliğinden gelir. Biz, bir sanat eseri okuyorsak ondan tat almayı bilmeliyiz. Bu tadı (ya da kavram yükseltmesi yaparsak estetik) bize sadece anlatılan konu vermez. Hatta konu, bu estetik zevkin belki de onda birini karşılar. Önemli olan konunun aktarılışıdır. Şimdi size “Yeryüzünde anlatılmamış hiçbir konu yoktur, bu yüzden üslup önemlidir.” gibi beylik cümleler etmeyeceğim. Yeryüzünde anlatılmamış bir konu yoktur derken gözyüzünü de hesaba katmalı mıyız? Diyelim ki yeni bir gezegen bulundu ve orada uzaylılarla karşılaştık ya da dünyanın geleceğini şekillendirecek yepyeni bir teknolojik gelişme yaşandı vs. Bunlar bile yeni bir konudur ve güncelle edebiyatı birleştirme yeteneğine sahip iyi bir edebiyatçı için henüz el değmemiş konular olarak büyük bir hazinedir. Önemli olan konunun aktarılışıdır. Zaten edebiyatı sanat yapan da bu yönüdür. Hiçbir resim, konusu itibariyle sanat değeri görmez. Ressamı ressam yapan, eserine kıymet veren onun tuval üzerinde tekniğini konuşturmasıdır. Picasso, bugün hâlâ daha dönüp dönüp konuşuluyorsa “Guarnica” hâlâ daha çok büyük değer taşıyorsa bu konudan değil, sanat kimliği kazandıran teknikten ileri gelir. İşte bu teknik ise şüphesiz anlatımla ilişkilidir ve edebiyatta cümlelerin nasıl dizildiği, hangi yapıda olduğu, hangi sözcüklerin seçildiği, sözcük dağarcığının ne derece etkili kullanıldığı, anlatım tekniklerinden hangilerinin kullanıldığı, karakter-mekân özdeşleşimi yapıp yapmadığı gibi ögelerle karşımıza çıkar.

Özetle biz, bu anlatım tekniklerinden tat almak için okuruz. Kimi zaman bir sanat eseri karşısında büyüleniriz (Stendhal Sendromu). Kimi zaman bir kitabın bittiğine üzülür ve keşke bitmeseydi diye ağlarız. Hiç unutmam, günlerce Sefiller’i okuduktan sonra kapağı kapattığımda birkaç damla gözyaşı akıtmış ve Jean Valjean’ı son yolculuğuna uğurlar gibi kitabı öpmüştüm. Hastalıktı bir nevi bu, normal bir insanın yapabileceği bir eylem değildi ya da normal insan, tanımını değiştirmek gerekiyordu. Tüm bunları sağlayan, dildir. Öyleyse biz, roman-hikâye boyunca konunun olduğu kadar dilin de takipçisi olmak zorundayız, bir başka deyişle roman-hikâyeyi bitirdiğimizde konuya ne kadar hâkimsek anlatıma da o derece hâkim olmak ve yeri geldiğinde takdir ederken yeri geldiğinde de eleştirmek mecburiyetindeyiz. Notlarımıza kişileri, olayları, mekân ve zamanı eklerken dilin nasıl kullanıldığına ilişkin de tespitlerimizi yazmalıyız. Bu incelemelerdir ki bizi gerçek okur yapar, başta sözünü ettiğim azınlık arasına girmenizi sağlar. Dediğim gibi keşke güneşlenirken şezlonglarda ya da bangır bangır müzik çalan kafelerde kahvelerimizi yudumlarken kitap okuyabilsek… Bir nevi becerisizliktir belki bizimkisi, kim bilir!

Beceriksiziz fakat gerçek okuyucularız. Gerçek okuyucular ise her şeyi anlar ve her şeyi fazlasıyla anlamak ise bir hastalıktır (Dostoyevski).

Kaan Tanyeri

Kaan Tanyeri, 27 Mayıs 1991’de İzmir/Tire’de doğdu. 2005’te Manisa/Ahmetli Gazi İlköğretim Okulunu, 2009’da Manisa/Turgutlu Milli Piyango Anadolu Lisesini bitirdi. 2013 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümünden mezun olduktan sonra İzmir/Kemalpaşa’ya Türkçe Öğretmeni olarak Atandı.. 2013’ten sonra Celal Bayar Üniversitesinde Yeni Türk Edebiyatı alanında Yüksek Lisans yaptı. Halen Uşak Üniversitesinde Doktoraya devam derken İzmir’in Kiraz ilçesinde Türkçe öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Benzer Konular
Yabancı
Kilitçi

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.