Muzaffer İzgü ile Çocuk Edebiyatı Üzerine

/ 27 Ağustos 2018 / 216 okunma / yorumsuz

Tam bir yıl oldu Muzaffer İzgü’yü kaybedeli. Sağlıklı olduğu günlerde kendisiyle güzel bir söyleşi yapmıştık. Bizi evinde ağırlamış, rahmetli eşiyle de tanışma fırsatı bulmuştuk. Dergimizde de yayımladığımız söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

Esinti: Muzaffer İZGÜ kimdir, bize biraz ondan bahseder misiniz? Çocukluk anılarından… Dünden bugüne yolculuğunuz nasıl?

Muzaffer İZGÜ: Adana’da doğdum. Çok yoksul bir aile. Adana’ da ilk gecekonduyu yapandır benim babam. Daha önce gecekondu nedir bilmiyor-larmış. Babam gitmiş birinin boş arsasına yapmış. Yani bir oda. Olsa olsa 10 metrekare. O evde duvarlarda çam ru-losu varmış. Duvarlara tahta çekilmiş, üstümüze de çinko dam. Evde beş kar-deş, anne-baba… Yer yatağında yatı-yorduk.

Dünyanın en tembel kedisi de bizim kedi. Kim çok üşüyorsa kediyi onun sırtına koyar annem. Öyle tembel ki yerinden kalkmaz. Tuğla yerine geçer kedi. Kim hastaysa Tekir onun üs-tünde. Ama bu evden bir Muzaffer İZGÜ çıktı.

Çok yağmurlu bir gün… Odun, kömür biterdi bizim evde. Şubatta ne odun kalırdı ne kömür kalırdı. Evde nasıl ku-runacağım. Okuldan çıkıp eve gidiyordum sırılsıklam. Bir arkadaşım vardı Nedim. O beni götürdü evlerine. Nedim bir gün dedi ki: “Ablamın nişanı var ev çok kalabalık Muzaffer. Ben sana bir yer söyleyeyim, oraya git!” Dikkatinizi çekerim daha sekiz yaşındayım. İkinci sınıfım… Arkadaşımın bana önerdiği yer meğer Adana Halkevi Kütüphanesi’ ymiş. Ben soba için gittim açık söyleyeyim. Kitap mitap bir şey bildiğim yok ki. Isındım, kurundum dersimi de yaptım. Baktım bir abla köşede çocuklara kitap veriyor. Çocuklar da kitap okuyor orada. Yanımdakine fısıltıyla sordum:

– Parayla mı?”

– Yok ödünç veriyor, dedi

Gittim. Ben de istedim. Çok yazar ilk okuduğu kitabı bilmez. Define Adası’nı verdi abla bana. Al, dedi seveceksin bunu sen çocuk. Bir hoşuma gitti kitap, bir hoşuma gitti. Bir baktım bir el omzumda. Küçük kapatıyoruz burayı. Kaçıncı sayfadayım bilmiyorum. Dağlar, denizler, altınlar, gümüş ben ordaydım. Oynamazdım sevmiyordum sokakta oynamayı. Top filan hiç sevmiyordum böyle şeyleri. Annem beni aradı mı alırdı eliyle koymuş gibi ordan bir yerlere götürürdü ve ben kütüphanede öyle tahmin ediyorum çoğunu anlamama karşın en az 300-350 kitap beşinci sınıf bitene kadar okudum. O kitapların çoğunu, anlamadıklarımı, daha sonra okudum. Yani açıkça şunu söyleyeyim: Eğer Adana Halkevi Kütüphanesi olmasa şu an karşınızda Muzaffer İZGÜ yoktu. Beni o kitaplar yetiştirdi. Sonra içimde büyük bir istek başladı kitaplara karşı. Her bayram, yani o dinsel bayram benim için büyük bir mutluluktu. El öpüyorduk para veriyorlardı, harçlık veriyorlardı. Biz de gidip kitap alıyorduk. Bütün mutluluğum bu benim. Öğlene dek tahsilâtı bitirirdim. Ondan sonra koşar Halim Can Amca vardı. O satardı çocuk kitaplarını. İşte kaç kitapsa “Bir tane de ne olur bedava ver amca!” derdim. Onu da verirdi adamcağız.

İlk kitaplığımı odunları çaka çaka yaptım. Onu da yer yatağının üstünde bir yerlere astım. On dört kitabım vardı. Hiç unutmam gecenin bir yarısı tıpır tıpır yağmur çinko damda ve arkasından bir şimşek… O ışıkta on dört kitabımı görürdüm. O on dört kitabın dünyasını biliyorum, kahramanlarını… Sarılırdım o kahramanlara, büzüşürdüm o yatağımda ağabeyime sarılırdım. Vurur kafayı yatardım. Bu denli kitabı çok seviyorum. Şimdi kaç bin kitabım var bilmiyorum.

En az yüz elli sayfa her gün kitap okuyorum. Diyarbakır Öğretmen Okulunu bitirdim. Eğitim fakültesi demeyelim eğitim enstitüsü. Onu dışarıdan bitirdim. Yedi yıl kadar sınıf öğretmenliği daha sonra Türkçe öğretmenliği yaptım ki arada liselere filan da gittim. O okullarda edebiyat öğretmeni olarak görev yaptım.

Benim yayımlanan ilk yapıtlarımda çocuklara seslendim. İlk yayımlanan kitabım çocuk kitabıdır. Çoğu yazarın böyle değildir. İlk eserim “Uçan Eşek”. Ondan sonra büyük kitaplarını yazdım. Birçok yayınevinde çalıştım. Yüz kırk yedi kitap yazdım: Çocuk, büyük, gençlik… Doksan altı tane çocuklar için yazmışım. Bunlarda dört tanesi okul öncesi. Bu çok önemli benim için okul öncesi kitapları. Son zamanlarda yazdım onları, dört yıl önce. Keşke daha önce yazsaydım.

Esinti: Neden çocuk edebiyatını seçtiniz?

Muzaffer İzgü: Çocuk okuru olmayan bir toplumun asla büyük okuru olmaz. Ben şunu anladım daha sonraları: Adana Ramazanoğlu Kütüphanesine de gitmiştim. Yani kütüphanedeki, halkevindeki o çocuk kitaplarını okumasay-dım büyük kitaplarını okumazdım derim. Bir çocukta okuma alışkanlığı o yaşta başlıyor. O yüzden ben büyük kitaplarının okunmasını istiyorsam ki şunu söyleyebilirim: Yayınevleri çocuklara yazan yazarların bir elini tutup öteki eline sarılmalı. Onlar olmasa kitap okuru sayısı yok denecektir. Hiç kimse lisede, üniversitede okuma alış-kanlığı kazanamaz. Kazanırsan o binde birdir. Çocukluktan hatta okul öncesinden başlamalı. Onun için ben çocuk-lara yazmayı yeğliyorum.

Esinti: İlk denemelerinizi ne zaman yazdınız?

Muzaffer İzgü: Işıklar içinde yatsın öğretmen Yusuf Gülen… O olmasa belki yazar olamazdım. Öyle bir öğretmendi ki haftada bir gün bir saat düş kurdururdu bize. Ne biçim öğretmen düşünebiliyor musunuz? İkinci saat o düş-lerimizi anlattırırdı. Böyle öğretmene rastlamadım bir daha. Sonra ben de aynılarını yapmaya çalıştım. Yazmaya da çok önem veriyordu. Bir gün Yaprak adlı yazımı okul duvarı gazetesinde yayımladı. Yazım şöyleydi: “Yaprak düşüyor, bağırıyor: Yaprak kardeşlerim, dal komşular, gövde anneler! Yalnız kaldım. Şimdi ne yapacağım ne edeceğim? Sizden ayrılamam. İşte bir dere… Dereye düşeceğim galiba. Denize bir yere gideceğim belki. Neler göreceğim? Özgür dalgalarla yarış ederim, balıklarla dans ederim.”

Tam bir sayfa. Öğretmenim çok sevdi. Okul duvarına astığı gün önce müdürü indirdim. Maşallah 130 kilo filandı. “Çocuk sonra okurum.” Yalvara yakara indirdim. Öğretmen odasına gittim öğretmenleri yalvar yakar indirdim. Bir 4/A’nın öğretmeni inmedi, hala küsüm ona. Yolda görsem konuşmam şu anda bile. Ondan sonra sokağa çıktım. Simitçi, boyacı, terzi… Ne bulursam “Bak bak! Bunu ben yazdım.” dedim. En son eve gittim. Babam o gün sokaklarda ıspanak satmış gezgin arabasıyla.

– Babacığım benim yazım çıktı.

– Hangi gazetede oğlum?

– Duvarda baba.

– Ne duvarı oğlum?

– Okul duvarı baba.

Adam da şaşırdı. “Hadi’” dedi. “Kapatırlar okulu, koşalım.”

Geldi inanır mısınız? Babacığım babacık. Okudu, eğildi. Göz gözeydik. İki bileğimi de yakaladı.

– Sen yazar mı olacaksın Muzaffer oğlum? dedi.

– Evet baba, dedim. Ben yazar olacağım.

O gün yazar olmaya karar verdim. Sonra yazdım yazdım. Bir tahta kutuya sakladım yazdıklarımı ama bir sel geldi, yastığım gitti. Arkasından o tahta sandık gitti. Biz canımızı kurtarmaya çalışıyoruz kerevetin üstünde. Nasıl üzüldüm! Sular çekildi. İnanır mı-sınız çöp diplerinde kaç gün o tahtayı aradım o tahta sandığı acaba burada mı, diye. Hatta bir gün eşimle Kıbrıs’a gidiyoruz, uçaktan durmadan denize bakıyorum. Eşim “Ne var, nereye bakı-yorsun? Dedim, “Tahta sandığımı arıyorum.” Sanıyorum yıllar sonra o tahta sandık bana “Gel!” diyecek, ben de onu alacağım. Hep böyle bir duyguyla yazmaya başladım. İlk kitabım da az önce söyledim: Uçan Eşek.

Esinti: Yazar mısınız, çocuk yazarı mı?

Muzaffer İzgü: Hepsini bırakabilirim çocuk yazarlığı adına, hepsini… Bakın şunu da söyleyeyim: Doktorları seviyo-rum, çocuk doktorlarını daha çok seviyorum. Giysi dikenlerin başımın üstünde yerleri var emek uğruna ama çocuk giysileri dikenleri daha çok seviyorum. Yani çocukları tutku derecesinde seviyorum.

Evimizin köşesindeki Üzümcü İlköğretim Okulu akşam altıda dağılır. Ben balkondayım. O çocukların geçişini izlerim. Ne konuşuyorlar, ne ediyorlar? Ayrı olan onların dünyasındayım.Belki ben de o an annemin elinden tutmuş eve doğru gidiyorum. Bu, sevginin çocuk sevgisinin göstergesi… Bu denli sevgi olmasa ben bunları yazamazdım ama ne yazık ki bizde çocuklarımıza ve gençlerimize karşı saf sevgi var. Saygı yok. Şimdi ben bir yazar olarak bunu aşılamaya çalışıyorum. Saygı yok. Çocuk bir şey sorar, “Git biraz sonra gel”. Hayır… Ne işin varsa bırakacaksın, eğileceksin, göz göze geleceksin çocukla. Çocuğa saygıdır. Bir otobüse binin üç tane liseli genç binsin. Ha ha ha ettiler diye, bütün moruklar döner böyle bir bakarlar. Niye? Enerjisini kıskanıyorlar. Ya genç o tabi… Böyle gülecek, tabii öyle konuşacak. Niye kızıyorsun sen? Hep şimdiki gençler şöyle kötü, böyle kötü! Üç kişiden birini dinleyin böyle diyordur. Hayır, benim gençlere saygım büyüktür.

Esinti: Hocam, çocuk ve çocuk edebiyatıyla ilgili duygularınızı, düşüncelerinizi öylesine güzel anlatıyorsunuz ki… Fakat ne yazık ki bu söylediklerinizin bütün edebiyatçılarımız tarafından kabul olunmadığı görülüyor. Bunlardan ilki Cemal SÜREYA Hocamız. “İlköğretim Yüz Temel Eser” içinde bulunan “Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi” kitabının dokuzuncu sayfasında şöyle diyor: “ Ayrı bir çocuk edebiyatı olmaması kanısındayım. Biri diyecek ki, ‘Ama var böyle bir edebiyat!’ Var, var olmasına; ne ki, olması gerektiği için değil, kendisi var olmak istediği için.”

“Edebiyat vardır. Çocuklar da ondan kendilerine göre koparabildiklerini alır-lar. Çocuğu küçümseme yatıyor ‘çocuk edebiyatı’ sözünde. Bırakalım, çocuk da yüzmeyi (Okuma-yazma) öğrendikten sonra bizim denizimize girsin. ”Atilla ÖZKIRIMLI hocamız da, “Türk Edebiyatı Ansiklopedisi”nde Çocuk edebiyatıyla ilgili bölümde şu notları düşmüştür: “Çocuk edebiyatı: Gençlik edebiyatı, erkek ya da kadın edebiyatı, yaşlı edebiyatı… gibi terimler üretildiğinde çocuk edebiyatı teriminin de yanlışlığı belirginleşiyor; çünkü bu durumda ancak öz (içerik) ve biçim açısından okur gruplarına göre ayrılabilecek edebiyat, bir de okur gruplarına göre ayrılıyor demektir. Böylece bir edebiyat türü belli bir topluluk dışındaki okura çok şey vermeyecektir. Bu olamayacağına, konusu insan ve yaşam olan edebiyat cinsi, sınıfı ne olursa olsun genelde insana seslendiğine göre salt anlatım biçimi, konuyu işleyiş bakımından belli toplulukları amaçlayabilir. Böyle olunca da bir sınıflama yapma gerekince ‘çocuklar için edebiyat’ ya da daha uzun ama daha doğru bir deyişle ‘çocuklara göre yazılmış edebiyat ürünleri’ demek gerekmektedir. “

Siz çocuk edebiyatında söz sahibi olan bir yazar olarak bu konuda neler söyleyebilirsiniz? Çocuk edebiyatı var mıdır, olmamalı mıdır? Çocuk edebiyatı adı yanlış mıdır?

Muzaffer İzgü: Bunu söyleyenler edebiyatçı dikkat ederseniz. Benim kızım tıbbı kazandı. “Tıp okumayacağım.” dedi.

“Kızım niye?”

“Hayır baba, tıp okumayacağım. Psikoloji okuyacağım.”

Şimdi klinik psikolog.

– Bir koşulum var kızım

– Ne babacım?

– Ben de seninle okuyacağım, dedim.

– O nasıl olacak baba?

– Ben diploma falan istemiyorum, dedim. Dört yıl ben senin öğrencin olacağım.

Yaptım dört yıl ve ne öğrendim arkadaşlar biliyor musunuz? Bize öğretmen okulunda öğrettikleri pedagoji, psikoloji devede kulak değil, devede tüymüş. Bu arkadaşlar ne çocuk psikolojisi bilirler -açık söyleyeyim- ne pedagoji bilirler. Avrupa’nın bütün pedagogları, psikologları çocuk edebiyatı var, diyorlar. Kalkıyor iki edebiyatçı, beş edebiyatçı, altı, on da olabilir. “Yok.” diyorlar. Ben bir şey demiyorum, düşüncelerini söylüyorlar ama bunu söyleyebilmek için bir kere ya psikolog ya da pedagog olacaksınız. Ben psikoloji okudum, pedagoji okudum. Ben diyorum ki çocuk edebiyatı var.

Az önce neyi söyledim size. 350 kitap okudum, dedim o dönemde ama “Çok anlamadım.” dedim. Niye anlamadım? Çocuğa göre değil. Çocuğa göre neyi anladım? Anladıklarım vardı. O kitaplarda kahraman yabancı, yer yabancı, olay yabancı, her şey yabancı… Buna karşın anladım. Bir de tutun alın yer bizden, insan bizden, iklim bizden, olay bizden. Eee ne arıyoruz? Halk bizden. Çocuk hemen konunun içine girip rahatça konuyu anlıyor. Peki, buna edebiyatı serpiştiremez miyiz? Yani büyük yapıtlarında mı edebiyatı serpiştireceğiz. Zaten çocuk edebiyatı olsun, büyük edebiyatı olsun sırtını edebiyata yaslamamışsa; edebiyat değil. O zaman rahatlıkla söyleyebilirim: Çocuk edebiyatı vardır ama içine edebiyatı serpiştirirseniz. Efendim “Güneş doğdu.” demezsiniz de “Güneş dağların arkasından ateşten bir top gibi çıktı.” dersiniz. İkisinin arasında bakın çok büyük bir fark var. İkincisinde sinema var, görüntü var, ışık var, renk armonisi var ve hatta ben bir ses bile duyuyorum, bir de kelebek görüyorum. Karşıdan geliyor böyle. Çocuğa bunu verdiğiniz zaman bakın güneş edebiyatla doğuyor.

Ben o fikre karşıyım açık söyleyeyim. Çocuk edebiyatı vardır. Bütün Avrupa bunu kabul etmiştir. Bizden de bütün yazarlarımız hemen hemen bunu kabul etmiştir. Yayıncılarımız bunu kabul etmiştir. Yoktur, olmamalıdır çocuk edebiyatı… Hayır, ben bunu kabul etmiyorum.

Esinti: Peki çocuk romanlarında nelere dikkat edilmelidir?

Muzaffer İzgü: Kesinlikle öyküde ne varsa çocuk romanında da aynı şeylere dikkat edilmelidir ki en önemli yanı dil bence. Yani dilimiz. İyi kullanmalısın dilini. Yazarın nesi var zaten? Ressamın boyası var, tuvali var. Çuvalın büyüğü-ne haral derler. Bir haral dolusu sözcük yani. Benim halkım sağ olsun iki yüz sözcükle konuşur. Biraz daha fazlası beş yüze çıkar. Ondan sonra hiç çıkmaz ama bir yazar on bini geçkin sözcükten hiç olmazsa yedi binini filan bilmiyorsa hiç yazarlığa soyunmasın. Benim için bir araştırma yapmışlardı. Küçücük kitap içerisinde doksan çeşit çiçek adı saymışım: Dağ çiçeklerini, kır çiçeklerinin isimlerini… Yazarın bunları bilmesi gerekir. İşte sırtını edebiyata yaslamak bu. Romanda kişileri, kahramanlarınızı alacaksınız. Kahramanlarınız belirli olacak. Yani çocuğa yazdığınız roman “Dava”daki Franz Kafka’nınki gibi “Hayır olmaz. Öyle yazamazsınız.” Kahramanınız kim? Baba, anne… Ama bunlara da görev verilirken cinsiyet ayrımı asla! İşte kız şunu yapar bilmem ne. Eski alfabeler olurdu bizde. Anne elinde örgü, baba ayak ayaküstüne atmış yanında da kahvesi duruyor ve gazetesini okuyor. Bakın kardan adam vardı, ben kardan kız yazdım. Ne demek kardan adam? Niye kız olmasın? Ya bir de kız olsun, kardan kız olsun! Yani cinsiyet ayrımını asla düşünmeyeceksin. Bir çocuk romanında mutlaka çocuğa göre olacaksınız.

Benim özelliğimi sorarsanız, ben o edebiyatın içine gülmeceyi de sıkıştırırım. Ben mizah demiyorum. Mizah sözcüğü Arapça “muzah”tan gelir. Galat olmuş o da. “Muzah” kaba demişler, mizah yapmışlar. Böyle ince, kibar yani. Nasıl anayı anne, almayı elma, kardaşı kardeş yaptığımız gibi. Ben hiç sevmiyorum o sözcüğü, gülmece diyorum. Gülmeceyi de yerleştiririm yazdığım yazı içerisine; çünkü çocuklar gülerken daha iyi düşünüyorlar, daha iyi kavrıyorlar. Bir sayfa daha fazla okusam öbür sayfada da gülebilirim filan, diye daha fazla okuyorlar. Ben bunu kullanıyorum; fakat gülmece benim için araç, asla amaç değil. Romanlarımda da onu kullanırım hep. O roman-larımda vardır benim, araçtır. Çocuğa bir şey söyleyeceğim. Gülmeceyle söylersin bunu; fakat o gülmeceyi de çok iyi serpiştireceksiniz yazınıza. Yoksa çocuk ne der biliyor musunuz? Bu dede ya da bu teyze amma komik, der o yazar için. Kendisi komik olur. Gülmeceyi dozunda kullanacaksın. Çocuğu ağlatmak çok kolaydır arkadaşlar ki bir yaza-rımız vardı hüngür hüngür ağlatırdı. Yöntemi yanlıştı. Onun da çocuk edebiyatına çok hizmeti var, kabul ediyorum ama yöntem yanlış. Ben güldürüyorum. Benim ki gülerken düşündürür. Gülerken öğretir.

Hiçbir zaman bir çocuğa sormayacaksınız “Bu yazıdan ne anladın?” diye. Çocuk anlar, çocuk anlar. “Çocuk bunun ana fikrini söyle.” İnanın çocuğu budala yerine koymaktır bu. Çocuk niye anlamasın onun ana fikrini? Bal gibi de anlar. Çocuğun yeter ki öğretmeni okutan, araştıran, Türkçeyi iyi bilen, edebiyatı seven, sevdiren bir öğretmen olsun.

Esinti: Peki, bundan hareketle çocuk edebiyatı romanları eğitsel olmalı diyebilir miyiz?

Muzaffer İzgü: Kesinlikle evet, kesinlikle. Eğitsel olacak. Ben kendimden örnek vereyim. Paylaşmayı öğretecek. Güçsüzden yana olmayı… Doğayı, ülkesini, insanı sevmeyi; haksızlığa karşı çıkmayı, Atatürk ilkelerine sahip çık-mayı, emeğe saygı duymayı, üretmeyi… Annemizin eliyle iki buçuk saatte sardığı sarmayı löp diye yersek… Hayır. Benim romanımda eğer bu konu varsa çocuklar annelerine bir bir teşekkür ederler “Anneciğim eline sağlık. Ne güzel yapmışsın.”Bu bir emeğe saygıdır. Bunları ben romanlarımda öğretmeye çalışırım.

Esinti: Hocam 1997 yılında TÖMER’in anketinde Çocuk edebiyatının en başarılı ikinci yazarı seçildiniz. Bu yıllar sonra gelen ödül çalışmalarınızı nasıl etkiledi? “Bana layık olan değer verildi, hak ettiğim değer karşılığını buldu.” dediniz mi? Ne düşünüyorsunuz?

Muzaffer İzgü : Yaa dostlarım, rahat öleceğim ben. İnanın. Ülkemde bunun karşılığını aldım fazlasıyla. Caddeye adım veriliyor, bir yapıya adım veriliyor, bir Muzaffer İZGÜ sokağı var Alsancak’ta. Bakın onur sanatçı seçiliyorum. İlk değil, çok ödülüm var. Sağ olsunlar.

Ödüller kamçılayıcıdır. “Ben bu ödülü aldım, demek oturabilirim. Bundan sonra rahat.” dedin mi büyük hata olur. Hayır, hayır. O sizi kamçılamalı. Yeni yeni şeyler vermek için… Bakın dört yıl öncesine dek okul öncesine yönelik bir kitap yazmamışım. Benim gibi bir yazar için büyük bir eksiklik. Şunu derseniz: “Efendim yüz kırk yedi kitap nasıl yazılır?” Bu beyin bana hizmet ediyor. Niye yazmayayım? Neden yazmayayım? Bir tane birbirine benzeyen ro-manımı göstersinler, öyküyü göstersinler yazmayı bırakırım. Beyin hizmet ediyor. Yirmi dört tiyatro oyunu… Şu anda bir oyunum Londra’ da oynuyor. Oyunlar yazıyorum. Beynim bana hizmet ettiği sürece ben yazarım. Niye okul öncesine yazmamış? Bakın onu da yazdım. Şimdi “İnci Minci Birinci”, “Kedicik Patiler Minicik” onun arkasından “Gökten üç elma düştü” çıktı. Bir de ayrı bir kitabım çıktı: ”Padişahım Çok Yaşa”. Mizah, gülmece yani. O, tokat-layan bir kitap tabi. O, başka.

Esinti: Hocam çalışmalarınıza devam ederken ilköğretim için Yüz Temel Eser’i inceledik. Orda ilk baktığımızda sizin adınızı göremedik. Sonradan öğrendik ki ölmeniz gerekiyormuş. Yaşayan yazarlar giremiyormuş o listeye. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Muzaffer İzgü: Dünyanın en büyük saçmalığı. Bir şey söyleyeyim. Yüz Temel Eser’den “Robinson CRUSOE”. Türkiye’ de kırk beş çeşit “Robinson” var, biliyor musunuz? Türkiye’de bakın Cervantes’in “Don Kişot”u aslı bin sayfadır. İki cilttir beş yüz, beş yüz diye. Üç yüz kırk üç sayfadır piyasada. Satılan, gerçek değil. Çocuklarımız o yazarı anlayabilir mi?

Bize gelince… İlla ölmemiz mi gerekiyor? Dikkat edin bizim Türk edebiyatı dersleri Namık Kemal’e kadar gelir. Oradan sonrası yoktur. Gerisi gitti. Ya biz ne olacağız? Aziz NESİN, arkadaşım Rıfat ILGAZ? Efendim ne olacak bunlar yani? Yok muyuz biz ? Demin dediniz Cemal SÜREYA, Atilla ÖZKIRIMLI yok mu bunlar? Hiç bize gelmez. Bekliyorlar ölelim. Ondan sonra bizi konu alacaklar. Ben Yüz Temel Eser’i sevmiyorum. Açık söyleyeyim. Orda verilen kitaplar hep yalan yanlış. Asıl olan kitaplar değil ve bir de çoğu çocuğa göre değil.

Esinti: Siz bun dünyadan göç ettikten sonra yürekten inanıyorum ki güncellendiği takdirde ”Ekmek Parası” ilk sıradan Yüz Temel Eser’e girecektir. ”Çizmeli Osman” eseriniz saygıyla, şaşkınlıkla, takdirle hatırlanacaktır. Bunlar mutlaka çabanın, emeğin ürünü ve ödüllendirilmesi gerekir Yüz Temel Eser içerisinde hak ettiği yeri verilerek. Bunu hüzünle karşılıyoruz.

Türkiye’de Çocuk edebiyatının dünyadaki Çocuk edebiyatına göre ko-numu için ne diyebiliriz?

Muzaffer İzgü: Hep anılardan gidiyorum daha yararlı olsun diye. Bilgi Yayınevi ki ilk çocuk kitaplarını başlatan benim. 1978 yılında ölen sahibi de çok sevdiğim biri, ağabeyimdi: Ahmet KÜFLÜ. İlk kez benim “Donumdaki Para”yı bastı. Yayınevinde on altı tane farklı büyükler için klasik var.

– Ahmetçiğim eğer şu büyük kitaplarından okutmak istiyorsan çocuk kitaplarına önem verelim. Biz Türk yazarlarının çocuk kitaplarını neden basmıyoruz?

– Ee yazar?

– Ben bulurum, dedim.

Şimdi bakın kitap sayım yüz elliyi rahatlıkla geçti. Ben çocukluğumu anlattım az önce. Okuduğum üç yüz elli kitabın yarısından çoğunu anlamadım. Yoktu. Hepsi yabancı hep yabancıydı ama şu anda ülkem çok iyi bir durumda. Tek eleştirdiğim -açık söyleyeyim- bunun para getiren bir yol olarak görülmesi.

Bir anımı anlatayım. Bir yayınevi diyor ki bir emekli öğretmene: “Ya sen emekli oldun. İşte yazarsın. Kitap yazsana çocuklar için.” Bir mektup aldım bir gün. “Türkiye’nin en önemli çocuk yazarı siz olduğunuz için size sormak istedim. Ben emekli oldum. Bundan sonra çocuk kitabı yazacağım. Bana lütfen çocuk kitabı nasıl yazılır madde madde yazın.” Madde madde!!! Hemen bir mektup yazdım : ”Siz emekliliğinizin tadını çıkarın. Yiyin için gezin.” Ve iki yıl sonra bu adamın kitabını kitapçıda gördüm. Düşünün yani. Evet böyle yanlışlıklar da var. Bunlara da işte sizler yıllardır söylerim. Yahu eğitim fakültelerine Çocuk edebiyatı dersini koyun derdim. Yeni yeni akılları başlarına geldi. Bundan sonra ben çok daha iyi gideceğine de yürekten inanıyorum.

Esinti: Son sözünüz, tavsiyeniz nelerdir hocam?

Muzaffer İzgü: Gene o sözü söylemeyeyim. Öğretmenleriniz, hocalarınız sizlere emek harcıyorlar. Hepsine saygım var. Şunu söyleyebilirim ben. Eğer ülkemizde çocuk kitapları satılıyor ve okunuyorsa bunu öğretmenlerimize borçluyuz. Sınıf öğretmenlerimize, Türkçe öğretmenlerimize… Hepsine buradan ayrı ayrı saygımla, bir şeyler borçlu olduğumu biliyorum. Açık söylüyorum onlar olmazsa ülkede çocuk kitapları asla okutulmaz. Ben bu öğretmenlere yani kitap öneren öğretmenlere daha bilinçli önermelerini istiyorum.

İlk okuma kitaplarını da anne baba seçer çocuğuna okul öncesi ama okul başladı mı öğretmen de yardımcı olur. Biz dördüncü sınıfa dek çocuğa duyumsatmadan onun kitaplarını se-çelim ama çocuğun da katkısıyla. Dördüncü sınıftan sonra hatta üçüncü sınıftan sonra kendisi seçsin kitabını. Artık kendi seçsin.

Sizden ricam “Ne olur tiyatroyu sevdirin çocuklara, ne olur sinemayı sevdirin çocuklara, lütfen edebiyatı sevdirin!” Edebiyatı sevdirmeden çocuğa kitap okutamazsınız. Bunu da şöyle yapabilirsiniz: Önceleri çok güzel örnekleri okuyacaksınız çocuklara. Çocukları hayran edin onlara okuduklarınızla. “Nerde satılıyor bu öğretmenim?” diye sorsunlar. Asla araçla olmaz. “Ben alır gelirim kitabı size.” demek öğrencilere, yanlış… Gitsin, kitap almasını öğrensin. Sayfayı çevirsin. Koklasın bir kitabı.

Benim sizin gibi arkadaşlara önerim okuyun. Bir kere okumayan bir Türkçe öğretmeni asla başarılı olamaz asla. Türkçe öğretmeninin sorunu ve soruyu erteleme imkânı yoktur. “Yavrum sen yarın gel, bunun yanıtını yarın veririm.” Olmaz. Şak, diye çocuğa yanıtını vereceksiniz. Yoksa size güveni kalmaz çocuğun sonra. “Öğretmen de bilmiyor. Kitaplara bakacak, gelecek.” dedirtmeyin. Nasıl bir doktor ilaç yazacağı zaman koca ansiklopediyi çevirip çevirip oradan bakıp yazmıyorsa, öğretmen de öyle olacak.

Son olarak… İşinizi çok sevin. Öğretmenlik hele hele Türkçe öğretmenliği okulun kapısında bitmez. Dışarıda da devam eder. Her şeye karışmayın ama güvendiğiniz şeylere karışın be! Kısacası tam bir eğitimci olun, tam bir eğitimci. İşinizi sevin.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.