Menaf Müdür / Halil Güney

/ 22 Ocak 2020 / 1.126 kez okunmuştur / 7 Yorum

Halil Güney, 15. 08. 1954 Kı­zıl­ca­ova köyü Ba­yın­dır do­ğum­lu­dur. Tire Li­se­sin­den sonra 1975 yı­lın­da An­ka­ra Üni­ver­si­te­si DTCF Tür­ko­lo­ji bö­lü­mü­nü bi­tir­di. Tire Şehit Albay İbra­him Ka­ra­oğ­la­noğ­lu Li­se­sin­de 25 yıl ede­bi­yat öğ­ret­me­ni ola­rak ça­lış­tı. 2001 yı­lın­da emek­li oldu.

1991 yı­lın­da Dokuz Eylül Üni­ver­si­te­si Hukuk Fa­kül­te­si­ni bi­tir­di. O ta­rih­ten bu yana ser­best avu­kat ola­rak ça­lış­mak­ta­dır.

2003 yı­lın­dan baş­la­ya­rak iki dönem Ata­türk­çü Dü­şün­ce Der­ne­ği Tire Şu­be­si Yö­ne­tim Ku­ru­lu Baş­kan­lı­ğı yaptı. Bu dö­nem­de, ar­ka­daş­la­rı ile Tire’de ADD Tire öğ­ren­ci yur­du­nu açan Güney, evli ve iki çocuk ba­ba­sı­dır.

Menaf Müdür / Halil Güney

Menaf Müdür

Halil Güney

 

Sev­gi­li ar­ka­da­şım Zafer’in ye­ğe­ni Menaf Ça­nak­ka­le’den çıktı geldi. Çok geç­me­den Or­ga­ni­ze Sa­na­yi­de ken­di­si­ne bir iş buldu. Bir fab­ri­ka­nın de­po­sun­dan so­rum­lu… Mal­la­rın is­tif­len­me­si, de­po­nun te­miz­li­ği, depo bek­çi­li­ği gibi bir işler yani. Şim­di­lik ra­ha­tı iyi gibi…

Za­fer­’le fa­kül­te­den ar­ka­da­şız. Çok da iyi olan bir ar­ka­daş­lı­ğı­mız, dost­lu­ğu­muz var. Ar­ka­da­şı­mı­zın se­la­mı­nı ge­tir­miş Menaf… Menaf’a ki­ra­lık ev bul­mak, bir­kaç eşya te­mi­ni etmek boy­nu­mu­zun borcu.

“Menaf, Tire’ye gelme fikri ner­den çıktı?”

“Ortak bal üret­me işine gi­riş­tik bi­riy­le. Fi­yas­ko oldu. İşin ko­ku­su tam çık­ma­dan….”

“Merak ettim şimdi, an­lat­sa­na!”

“Rüs­tem’in am­ca­sı si­ya­si­ler­den… Onun tor­pi­li ile para bul­duk ve bal­cı­lık yap­ma­ya karar ver­dik.”

“Bal­cı­lık işini bi­li­yor mu­su­nuz?”

“Yok bee, avu­kat amca! Rüs­tem’in ba­ba­sı, yıl­lar önce, biraz il­gi­len­miş. Ordan kulak dol­gun­lu­ğu var.”

“ Eeee!..”

“ Ucuza, bir yaşlı am­ca­nın ko­van­la­rı­nı ka­pat­tıy­dık. Adam, elden ayak­tan ke­sil­miş, kur­tul­du­ğu­na ba­kı­yor. Be­da­va gibi geldi bize. Rüs­tem, mar­ket­ler zin­ci­ri­nin bi­rin­den, am­ca­sı­nın re­fe­ran­sı ile za­ma­nı geç­miş renk­li şe­ker­ler­den buldu. Adam­lar, imha ede­cek­ler, ucuz­dan da ucuza aldık ton­lar­ca.”

“Kul­la­nım za­ma­nı geç­miş onca şe­ke­ri nerde kul­la­na­cak­sı­nız?”

“Arı­lar, ki­lo­met­re­ler­ce uça­ca­ğı­na önüne koy­du­ğu­muz şe­ker­den ha bire bal ya­pı­yor. De­li­ler gibi bal ya­pı­yor­lar.”

“……”

“Dün­ya­nın balı olu­yor. Rek­lam üs­tü­ne rek­lam… Or­ga­nik, doğal… Bir TV ka­na­lı prog­ra­mın­da bi­ri­ni ko­nuş­tur­duk; si­pa­riş­le­re ye­ti­şe­mi­yo­ruz.”

“Sahte bal yap­tı­nız yani…”

“Arı ya­pı­yor. Biz sa­de­ce şe­ke­ri da­ya­dık.”

“So­nu­nu merak ettim…”

“ Şimdi, bi­ri­si bir şeye dik­kat etmiş: Arı­lar, renk­li şe­ker­ler­den alıp alıp pe­tek­le­re ya­pış­tı­rı­yor. Pe­tek­ler­de mavi, sarı, yeşil, kır­mı­zı… Ren­gâ­renk bal­lar. Hay­van, gıda bo­ya­sı­nı nasıl ayır­sın? Al­dı­ğı gibi ya­pış­tı­rı­yor pe­te­ğe.”

“İlginç, sonra?”

“Bi­ri­si sordu bu ne diye?”

“Çu­val­la­dı­nız tabii.!”

“Olur mu, ebe gü­me­ci­nin çi­çe­ği ne renk? Pa­pat­ya, ge­lin­cik… Ben çi­çek­le­ri say­dık­ça, adam şa­şır­dı. Arı, ren­gâ­renk çi­çek­ler­den al­dı­ğı balı işte böyle… Ren­gâ­renk ol­ma­sı ondan… Adam inan­dı, bal­la­rın hep­si­ni sat­tık.”

“Nasıl pat­la­dı ?”

“Müş­te­ri­ler­den bi­ri­si, huy­lan­mış… Tah­li­le gön­der­miş. Gıda bo­ya­sı çıktı or­ta­ya…”

“Rüs­tem’in am­ca­sı, kendi iti­ba­rı­nı da dü­şü­ne­rek beni bu­ra­ya, Rüs­tem’i de yurt dı­şı­na gön­der­di. Or­ta­lık ya­tı­şa­na kadar dep­las­ma­na çık­tık.”

“Yuh artık, da­yı­nın ha­be­ri ol­ma­dı mı?”

“Şim­di­ye kadar ha­be­ri yok.”

Uzak dur bu adam­dan, bu­laş­ma. Yü­rü­yen fe­la­ket. Ye­rin­de sağ olsun. Ara­dan gün­ler geçti. Ne­re­dey­se, Menaf’ı unut­muş­tum.

Te­le­fon ça­lı­yor, bak­tım Zafer:

“Ha­lil­ci­ğim, na­sıl­sın, iyi misin? Sağ­lı­ğın dü­zel­miş diye duy­dum.”

“İyiyim, sağ ol. Sen na­sıl­sın?”

“İyiyim yaaa, emek­li­lik işte. Ne olsun. Menaf’a çok yar­dım­cı ol­muş­sun. Sana çok mü­te­şek­kir. Ha­lin­den de çok mem­nun. Ambar mü­dür­lü­ğü işi de iyiy­miş. Ya­nın­da da iki kişi ça­lı­şı­yor­muş. Uma­rım, işi sü­rek­li olur.”

Hay Allah, ne ambar mü­dür­lü­ğü yahu! Bir de ya­nın­da iki kişi ça­lı­şı­yor­muş. Ülen depo bek­çi­si, mü­dü­rüm diye da­yı­sı­na yalan, üs­tü­ne yalan… Ben sa­de­ce, her­han­gi bir iş ola­bi­lir, diye eski bir öğ­ren­ci­mi ara­dım, o kadar. Bir de özel sek­re­te­rim filan var de­sey­din. İşimiz var ga­li­ba Menaf mü­dür­le. En iyisi uzak dur­mak…

“Ha­lil­ci­ğim, orda mısın, ses gitti.”

“Bu­ra­da­yım Za­fer­ci­ğim, elim­de dosya vardı, onu çan­ta­ya ko­yar­ken….” diye yalan uy­dur­mak zo­run­da kal­dım.

“Senin Menaf müdür iş­let­miş seni, Za­fer­ci­ğim. Ne mü­dü­rü, depo bek­çi­si yahu!” di­ye­me­dim.

Ko­nu­yu Menaf’tan başka yere çek­mek için tak­la­lar at­ma­ma da pek gerek kal­ma­dı. Zaten Zafer de Menaf üze­ri­ne ko­nuş­ma­ya pek is­tek­li gö­rün­mü­yor. Ondan söz eder­ken, se­sin­de­ki bez­gin­lik için­den ge­çen­le­ri yan­sı­tı­yor.

“Menaf, dü­rüst bir şe­kil­de ça­lış­sın, yeter.”

“Bence de, ya­kın­da bu­lu­şa­lım, es­ki­ler­den laf­la­rız.”

“Senin ürün­ler­den de iki­şer duble gö­tü­rü­rüz.”

“Çok iyi olur, bek­le­rim.”

Gün­ler bir­bi­ri­ni ko­va­lı­yor, du­ruş­may­dı, ke­şif­ti geçip gi­di­yor.

Bak­tım, Menaf’tan mesaj var.

“Avu­kat amca, gö­rüş­me­miz lazım, ofi­si­ni­ze ge­le­ce­ğim.”

Bu ya­lan­cı ye­ğen­den uzak dur­mak lazım, Zafer’e yaka silk­tir­miş; ba­şı­ma dert al­ma­ya­yım. Az, uzak­ta dur­sun. Zafer’i de kır­ma­mak lazım bu arada.

“Menaf, çok işim var. Daha sonra gö­rüş­sek…”

“Ama dayım size, bizim mem­le­ke­tin meş­hur pey­nir tat­lı­sın­dan ve Ezine pey­ni­rin­den gön­der­di. O zaman, bun­la­rı bir yere bı­rak­sam…

“Bil­mez miyim, Ça­nak­ka­le’nin pey­nir tat­lı­sı­nı. Höş­me­rim miydi adı? Oğlum orada okur­ken, epey­ce ye­miş­tim.”

Bu sefer kur­tu­luş yok. Hem, Zafer de zah­met etmiş. Ona da ayıp ol­ma­sın.

“Menaf, saat 18.30 gibi olsun. Bizim ofis­te bu­lu­şa­lım. Hem sen de me­sa­iden çık­mış olur­sun.”

“Tamam avu­kat amca. O sa­at­te or­da­yım.”

Şu ambar mü­dür­lü­ğü işine filan hiç gir­me­ye ni­ye­tim yok. Ba­şı­ma dert lazım değil. Bir an evvel sa­va­rım ba­şım­dan, Zafer’i üz­me­yecek kadar…

Açık ka­pı­dan ka­fa­sı­nı uzat­mış:

“Avu­kat am­ca­aa…”

“Gel Menaf, hoş gel­din. Na­sıl­sın, dayın nasıl?”

Elin­de­ki pa­ket­le­ri ka­pı­nın ya­nı­na bı­rak­tı. Kar­şı­ma otu­rur­ken:

“Ben çok iyi­yim, dayım da iyi. Size çok se­la­mı var. İşim­den de mem­nu­num.”
Mü­dür­lük ya­la­nı­nı bil­di­ği­mi bi­li­yor mu bil­mem. Fazla oralı ol­ma­ya ni­ye­tim yok zaten.

“ İyiy­miş, ne içer­sin ?”

“Ben ge­lir­ken bir şey­ler ye­diy­dim, çok ka­çır­mı­şım. Bir sade kahve, bir de sade soda alsam.”

“La havle, ulan çok ka­çır­dıy­san, bana ne? Bi­ri­ni iç.” diye ho­mur­dan­dım içim­den. Kah­ve­le­ri içer­ken mu­hab­bet olsun diye:

“An­nen­ler, ba­ban­lar nasıl Menaf? On­lar­dan ne haber?”

Çok da il­gi­mi çek­me­yecek bir şey söy­le­yecek, ben de, haaa, hııı deyip ge­çe­ce­ğim.

“Benim an­nem­le babam yok avu­kat amca. Beni an­ne­an­nem ile dayım bü­yüt­tü­ler. Dayım benim hem anam hem babam…”

“Yaaa, bil­mi­yor­dum. Üzül­düm.”

“Boş ver avu­kat amca, üzül­me. Benim için onlar yok zaten. Hiç ol­ma­dı­lar.”
Piş­man oldum, ner­den açtım bu ko­nu­yu!”

“Öl­müş­ler mi?”

“Yok, ben be­bek­ken bo­şan­mış­lar. Annem kaç­mış evden, babam da beni an­ne­ane­me bı­ra­kıp kay­bol­muş. Beni bir daha ara­yıp sor­ma­dı­lar. An­ne­an­nem baktı bana. Dayım kendi ço­cuk­la­rın­dan ayrı tut­ma­dı beni.”

Hay, Allah! üzül­düm şimdi. Laf olsun, diye öy­le­si­ne sor­duy­dum. Keşke sor­ma­say­dım mı?

“Demek Zafer, kol­la­yıp gö­zet­ti seni.”

“Yok, Kol­la­yıp gö­zet­me değil. Ço­cuk­la­rı neyse, ben de oyum. Beni hiç ayrı tut­ma­dı. Ne zaman okul­dan kaç­sam, beni gene gö­tür­dü okula. Çok uğ­raş­tı ama onun ço­cuk­la­rı gibi, yük­sek tah­sil yap­ma­dım, ya­pa­ma­dım.”

İçim­den acı­ma­ya baş­la­dım Menaf’a. Oysa, neler dü­şün­müş­tüm. Her­kes yo­lu­na git­miş ama o or­ta­da kal­mış­tı. Par­ça­la­nan, biten bir ev­li­lik­ten sonra…

“ Öfff Menaf, bir an önce sa­va­cak­tım seni ba­şım­dan.” diye, ge­çir­dim içim­den. Öy­kü­sü il­gi­mi çekti. An­la­yıp din­le­me­den, bil­me­den ön­yar­gı­lı dav­ran­dı­ğım için sı­kıl­dım.

Zafer ol­ma­sa, belki de bir suç ma­ki­ne­si ola­cak­tı; belki de ba­şı­nı be­la­ya sokup ha­yat­ta bile ol­ma­ya­cak­tı. Ön­yar­gı gibi kötü bir şey yok.

“Zafer hiç an­lat­ma­dı bana.” di­ye­bil­dim.

Bir an evvel sa­va­cak­tım ba­şım­dan, birer çay söy­le­dik.

“Da­yım­da ev­li­ya sabrı var­dır. Ne zaman evden kaç­sam, beni bulur, geri ge­ti­rir­di.”

“Niye ka­çı­yor­dun evden? Dayın iyi dav­ra­nı­yor­muş?”

“Da­yım­dan yana der­dim yok. Ben an­ne­an­nem ile ka­lı­rım. Ben bay­ram­la­rı hiç sev­mem avu­kat amca. Bay­ram­lar­da kötü olu­rum. An­ne­an­nem ile dayım ne ya­par­lar­sa yap­sın­lar benim yal­nız­lı­ğı­ma ilaç ol­maz­lar, ola­maz­lar.”

“Bay­ram­lar­da, ana­sı­nın ba­ba­sı­nın ara­sın­da, on­la­rın el­le­rin­den tut­muş, hop­la­ya zıp­la­ya giden, gülen bir çocuk gör­düm mü buz gibi olu­rum ben. Ben hiç ya­şa­ma­dım o duy­gu­yu. Bir yer sof­ra­sın­da ara­la­rın­da yemek yemek is­ter­dim, avu­kat amca. Çok şey mi is­te­mi­şim? Ben, o yüz­den bay­ram­la­rı hiç sev­mem. Bay­ram­lar bi­tin­ce­ye kadar ka­ça­rım. Ya­la­nım­la, hay­laz­lı­ğım­la, evden kaç­ma­la­rım­la; ha­ya­ta, şans­sız­lı­ğı­ma is­ya­nım­la da­yı­ma, rah­met­li an­ne­an­ne­me çok çek­tir­dim.”

“Dayın, yıl­ma­dan sana des­tek ol­ma­ya ça­lış­mış.”

“O ol­ma­say­dı veya bık­say­dı ben­den, çok­tan güb­rey­dim ben.”

“Öyle deme, sen de dik dur­muş­sun, di­ren­miş­sin her şeye.”

“Artık tak­mı­yo­rum ka­fa­ya, öm­rü­mün ka­la­nı­nı ya­şa­ya­ca­ğım gön­lüm­ce. Beni ara­yıp sor­ma­dık­la­rı o kadar umu­rum­da değil artık.”

“Menaf, evi ara­ya­yım, bu akşam ye­me­ğe bize gi­de­lim.” di­yo­rum. Adamı sa­va­cak­tım. İste­di­ği soda bile gö­zü­me gö­rün­düy­dü. Na­pı­yo­rum şimdi!

“Yok, avu­kat amca, belki sonra, ben ka­ça­yım. Size afi­yet olsun.” di­ye­rek kalk­tı.
Ofi­sin ka­pı­sı­na kadar uğur­la­dım, içim­de bir saygı oluş­ma­ya baş­la­dı Menaf’a. Zafer’in; hay­laz, ya­lan­cı, fı­rıl­dak ye­ğe­ni ol­duk­ça evrim ge­çir­miş gibi.

Ara­dan bir­kaç gün geçti. Bu hafta so­nun­da şu oğ­la­nı ye­me­ğe ça­ğır­sak diye ko­nuş­tuk evde. Ayak­ta kal­ma­yı, kendi ayak­la­rı üs­tün­de dur­ma­yı seç­miş­ti. Des­tek ol­mak­ta yarar vardı. Zaten ön­yar­gı­lı dü­şün­ce­den do­la­yı bir ezik­lik de var. Evet, ye­me­ğe ça­ğı­ra­lım. Bugün ofis­ten ara­ya­ca­ğım.

Te­le­fon ça­lı­yor, reh­ber­de ka­yıt­lı değil.

“Aloo, avu­kat beyle mi gö­rü­şü­yo­rum !”

“Evet, siz kim­si­niz?”

“Has­ta­ne acil ser­vis­ten arı­yo­rum. Bu­ra­da ya­ra­lı bir ya­kı­nı­nız var acele gelin.”
Ço­cuk­la­rı, ye­ğen­le­ri yıl­dı­rım hı­zıy­la araş­tır­dım. Hepsi iyi. Ya­rı­sı­nı eşim aradı. Onlar da iyi. Koş­tuk has­ta­ne­ye yine de.

Acil­de, ya­ra­lı olan Menaf ! Bana haber ver­dir­miş. Mumya gibi, her ta­ra­fı sa­rı­lı… Darp edil­miş, ay­rı­ca karın böl­ge­sin­den ke­si­ci alet­le çok kötü ya­ra­lı… Ağrı ke­si­ci­ler­den do­la­yı ken­din­de değil. Zafer’i ara­dım. Te­la­şa gerek yok ama gel diye.

De­po­ya yeni gelen ham­mad­de­le­rin is­tif­len­me­si uzun sür­müş. Menaf, çoğu kez yap­tı­ğı gibi o gün de gelen mal­la­rın lis­te­len­me­si, er­te­si gün üre­tim ban­dı­na çı­ka­rı­la­cak­la­rın lis­te­si için kal­mış de­po­da. Ka­pı­yı da so­ğuk­tan ka­pat­mış.

El ayak çe­ki­lin­ce, üre­tim­de­ki iki iş­bir­lik­çi ile bir­kaç kişi, Menaf’tan ha­ber­siz de­po­yu bo­şalt­ma­ya ge­li­yor­lar. Kı­zıl­ca kı­ya­met ko­pu­yor. Canı pa­ha­sı­na di­re­ni­yor Menaf ve soy­gun­cu­lar kaç­mak­ta bu­lu­yor­lar ça­re­yi.

Allah ko­ru­sun kim­se­si yok bu­ra­da… Her ne kadar, iş­let­me­nin sa­hip­le­ri ve diğer yet­ki­li­ler gel­di­ler­se de… Zafer’in ye­ğe­ni­nin gö­züm­de, gön­lüm­de artık baş­ka­ca bir yeri var. Menaf’ı yal­nız bı­ra­ka­mam. Bir ar­ka­da­şı­mı ara­dım, du­ruş­ma­la­ra ge­le­me­ye­ce­ği­mi söy­le­dim. Bek­li­yo­ruz.

İşlet­me sa­hip­le­ri tek ya­şa­sın diye, bir­bir­le­ri­ne bir şey­ler an­la­tı­yor­lar. Po­lis­ler gelip git­ti­ler. İfade ve­recek du­rum­da değil iş­let­me­nin kah­ra­ma­nı. Soy­gun gi­ri­şi­min­de bu­lu­nan­lar ya­ka­lan­mış, suç­la­rı­nı iti­raf et­miş­ler.

İçe­ri­den haber geldi. Menaf beni gör­mek is­ti­yor­muş. Bu­lun­du­ğu yere ko­şar­ken bir gö­rev­li:

“Çok kan kay­bet­miş, çok yor­gun, ya­nın­da fazla kal­ma­yın.” dedi.

Göz­le­ri yarı ya­rı­ya açık­tı.

“Geç­miş olsun Menaf, iyi­le­şe­cek­sin, kor­ku­la­cak bir şeyin yok­muş.” deyip el­le­ri­ni tut­tum. So­ğuk­tu el­le­ri can­sız du­ru­yor­du.

Zayıf ve kısık bir sesle:

“Siz, benim bu­ra­da­ki da­yım­sı­nız. Benim iki tane dayım oldu.”

Neler söy­lü­yor, bu çocuk!..

“Yoma ken­di­ni, ko­nu­şu­ruz, iyi­le­şe­cek­sin.” di­ye­rek el­le­ri­ni ok­şa­ma­yı sür­dür­düm.

“Siz de bana dayım gibi inan­dı­nız, evi­ni­ze ça­ğır­dı­nız. Beni de­ğer­li gör­dü­nüz, ba­şı­nız­dan sav­ma­dı­nız, gör­mez­den gel­me­di­niz, dayım gibi….”

Ko­nuş­ma­da zor­la­na­rak, “Sen din­len şimdi!” di­ye­bil­dim.

“Da­yı­ma son ya­la­nı­mı söy­le­dim. Ça­lış­tı­ğım yerde müdür oldum, dedim.”

“Boş ver bun­la­rı şimdi.” de­di­ği­mi duydu mu bil­mem. Bi­li­yor­dum ya­la­nı­nı da di­ye­mez­dim zaten.

Zafer, er­te­si gün ge­le­bil­di. Menaf’ın da gözü iyice açıl­dı.

İşve­ren­le­ri üç maaş ik­ra­mi­ye ver­miş­ler. İyi­le­şin­ce, tek­rar işine dö­necek. Bir hafta kadar sonra ta­bur­cu oldu. Zafer, tam iyi­le­şin­ce­ye kadar il­gi­len­mek üzere Ça­nak­ka­le’ye gö­tür­dü onu.

Gi­der­ken öpüş­tük, tek­rar­dan illa ki gö­rü­şe­ce­ğiz, diye an­laş­tık Menaf’la.
Menaf’ın ikin­ci da­yı­sı olmak ho­şu­ma git­me­ye baş­la­dı.

19.01.2020

Halil Güney

Menaf Müdür / Halil Güney (7 Yorum)

  1. Halilcim benim de dayım olsana. Kutlarım, gözlerinden öperim. Dayım benim. Sevgiyle…

  2. Ön yargı parçalanmış velakin ön yargının muhatabı az kalsın paramparça oluyormuş.içinde insaf öğesi barındıran ironik ve de insani bir öykü yazmışsınız. Kutluyorum Halil Güney hocam.

  3. Çok güzel olmuş Halil Bey Bu zamana kadar neden yazmadınız?
    Menaf… Güzel…
    Avukatlarda konu çoktur, yeni öyküler bekliyorum.