Maksim Amca / Cüneyt Tanyeri

/ 20 Şubat 2020 / 537 kez okunmuştur / 1 Yorum
Maksim Amca / Cüneyt Tanyeri

Maksim Amca

Cüneyt Tanyeri

Siyah beyaz te­le­viz­yon­la­rın ek­ran­la­rın­da­ki spi­ker, son ay­lar­da artan tablo hır­sız­lı­ğın­dan söz edi­yor, mü­ze­ler­de­ki, ko­lek­si­yon­cu­lar­da­ki, iş yer­le­rin­de­ki hatta ev­ler­de­ki ucuz pa­ha­lı ne kadar tablo varsa ça­lın­dı­ğı­nı söy­lü­yor­du. İşyer­le­ri­ne haf­ta­da bir yeni tab­lo­lar ko­nu­lu­yor, er­te­si gün, hatta o gün, yeni ko­nu­lan­lar yok olu­yor­du.

Bir tablo ko­lek­si­yon­cu­su­nun şi­kâ­ye­ti üze­ri­ne polis dev­re­ye girdi ama iş­le­ri zordu. Her res­min ba­şı­na bir polis di­ke­mez­ler­di, polis kuv­ve­ti yet­mi­yor­du. Artık po­lis­ler yeni bir işin daha pe­şi­ne düş­müş­ler­di. İlk iş ola­rak mu­ha­lif üni­ver­si­te öğ­ren­ci­le­ri­ni iz­le­ye­cek­ler, bir yan­dan da hır­sız­la­rı ya­ka­la­ma­ya, ka­çak­la­rı tut­ma­ya, ku­mar­ha­ne­le­ri bas­ma­ya ça­lı­şa­cak­lar, üs­te­lik bir de nöbet tu­ta­cak­lar­dı.

Bu po­lis­ler­den biri ünlü de­dek­tif­le­re taş çı­kar­tır­ca­sı­na bir ipucu ya­ka­la­dı. Ge­çen­ler­de bas­kın dü­zen­le­dik­le­ri bir öğ­ren­ci evi­nin du­va­rın­da bir tablo gör­müş­tü. Hemen amir­le­ri­ne haber verdi.

Tun­cay, bir apart­ma­nın bod­rum ka­tın­da­ki oda­sın­da ka­de­hi­ne dol­dur­du­ğu ucuz bir şa­ra­bı yavaş yavaş yu­dum­lu­yor, si­ga­ra­sı­nı tel­len­di­ri­yor­du. Kapı çaldı, ar­ka­daş­lar geldi her­hal­de, diye ge­çir­di için­den… Ka­pı­da iki adam:

“Tun­cay sen misin?”

“Evet.”

Kim­lik gös­ter­di­ler.

“Bi­zim­le ge­le­cek­sin. Bir süre bizim mi­sa­fi­ri­miz ola­cak­sın.”

Ne yap­tı­ğı­nı, ne ol­du­ğu­nu bil­mi­yor­du, sor­ma­dı da… Sorsa cevap ala­maz­dı nasıl olsa. 12 Eylül Dar­be­si yeni ya­pıl­mış­tı, in­san­lar sor­gu­suz su­al­siz gö­tü­rü­lü­yor­du. Te­le­viz­yon ve lam­ba­la­rı ka­pat­mak is­te­di. İzin ver­me­di­ler ama “Elekt­rik fa­tu­ra­sı çok ge­li­yor.” di­ye­rek ikna etti. Mer­di­ven­le­ri aşa­rak so­ka­ğa çık­tı­lar. Sanki ha­ber­le­ri var­mış gibi pen­ce­re­ler­den baş­lar uzan­mış­tı. Se­sin­den kadın ol­du­ğu belli olan biri, di­ğe­ri­ne an­lat­ma­ya baş­la­dı:

“İşte o ken­di­ni be­ğen­miş adam! Meğer kanun ka­ça­ğıy­mış, ya­ka­la­mış­lar!”

Umur­sa­ma­dı, zaten ka­dın­lar onu pek sev­mez­di. Çünkü ka­pı­da kar­şı­laş­tık­la­rın­da on­la­rı gör­mez­den gelir, cil­ve­le­ri­ne al­dır­maz­dı. Su­çu­nun ne ol­du­ğu­nu dü­şü­nüp du­ru­yor­du. Ak­lı­na gelen tek şey, pa­ra­sı yet­me­di­ği için üni­ver­si­te kü­tüp­ha­ne­sin­den çal­dı­ğı ki­tap­tı ama bunun için sivil po­lis­le­rin dev­re­ye gir­miş ol­ma­sı­nı an­la­ya­mı­yor­du.

“El­le­ri­ni ar­ka­na getir, ke­lep­çe ta­ka­ca­ğız, kı­pır­da­ma!”

Dı­şa­rı­da iki polis daha ka­tıl­dı. Önde iki kişi, ar­ka­da iki ki­şiy­di­ler, ken­di­si­ni bi­riy­le ka­rış­tır­mış ol­duk­la­rı­nı dü­şün­dü. Evet, evet bir yan­lış­lık vardı… Bir süre ses­siz­ce yü­rü­dü­ler, ko­nuş­ma­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni unut­tu ve “Beni bi­riy­le ka­rış­tır­mış ola­bi­lir mi­si­niz?” dedi.

“Kapat çe­ne­ni!..”

Ad­li­ye­ye var­dık­la­rın­da po­lis­ler­den biri dört du­va­ra di­zil­miş tab­lo­la­rı işa­ret etti.

“Tab­lo­la­rı gö­rü­yor musun?” diye sordu cid­di­yet­le.

Tab­lo­la­ra baktı, Rus ya­zar­la­rın güzel çer­çe­ve­li re­sim­le­riy­di ama ona bir şey ifade et­me­miş gibi dav­ran­dı.

“Evet, gö­rü­yo­rum…” dedi.

“Bun­lar­dan beş tane vardı ama şimdi biri eksik.”

Ne söy­le­me­si ge­rek­ti­ği­ni bi­le­me­di­ği için sustu. Onu başka bir odaya gö­tür­dü­ler, ma­sa­nın ar­ka­sın­da kel ve iri yarı bir adam otu­ru­yor­du.

“Mak­sim Amca’n ne­re­de?” diye ba­ğır­dı.

“Ne?”

“Mak­sim Amca’n ne­re­de?”

Ne demek is­te­di­ği­ni an­la­mı­yor­du. Bir an için am­ca­la­rı­nın is­mi­ni dü­şün­dü. Hü­se­yin ve Şükrü is­min­de am­ca­la­rı vardı ama Mak­sim is­min­de bir am­ca­sı yoktu. Olan­la­rı kav­ra­mak­ta güç­lük çe­ki­yor­du.

“Mak­sim Gorki’yi kas­te­di­yo­rum.”

“Ha, o öldü.”

“Hay Allah, demek bu yüz­den onu bu­la­mı­yo­ruz!”

Par­mak­lık­lı bir odaya ka­pat­tı­lar onu. Bu oda­nın yine par­mak­lık­lı bir pen­ce­re­si vardı, dı­şa­rı­ya baktı. Dı­şa­rı­da yü­rü­yen in­san­la­rı gö­re­bi­li­yor­du, ne kadar şans­lıy­dı­lar! So­ka­ğın karşı ta­ra­fın­da bir si­mit­çi vardı, her şey o kadar özgür ve rahat gö­rü­nü­yor­du ki…

Ne yap­mış ola­bi­le­ce­ği­ni dü­şü­nüp du­ru­yor­du, “Acaba be­nim­le dalga mı ge­çi­yor­lar?” diye ge­çir­di için­den. Gös­ter­dik­le­ri re­sim­ler Rus ya­zar­la­ra aitti ve yıl­lar­ca önce öl­müş­ler­di. Mak­sim Gorki ne­re­den am­ca­sı olu­yor­du ki?.. Hem ölmüş bir adamı neden arı­yor­lar­dı?

Bir­den demir par­mak­lık­la­ra vur­ma­ya baş­la­dı, gelen po­li­se “Söy­le­ye­ce­ğim!” dedi. “Am­ca­mın ye­ri­ni söy­le­ye­ce­ğim.”

Hemen oda­dan çı­ka­rıp ko­mi­se­rin oda­sı­na gö­tür­dü­ler. Ko­mi­ser:

“Hah, şöyle yola gel!” dedi. “Söyle ba­ka­lım am­ca­nın ye­ri­ni.”

“Rusya’da.”

“Ne zaman gitti, Rusya’daki ad­re­si­ni bi­li­yor musun?”

“Ne zaman git­ti­ği­ni bil­mi­yo­rum ama ne­re­de ol­du­ğu­nu bi­li­yo­rum.”

“Söy­le­se­ne be adam, ne­re­de!”

“Me­zar­da.”

“Amcan öldü mü?”

“Daha önce de söy­le­miş­tim. Mak­sim Gorki öldü. Hem de yet­miş yıl önce. Me­za­rı da Mos­ko­va’da ama bu kişi benim amcam ola­maz. Ner­den çı­ka­rı­yor­su­nuz benim amcam ol­du­ğu­nu?”

“Senin odan­da­ki du­var­da onun res­mi­nin yer al­dı­ğı tablo ası­lıy­mış. Sen de bu tab­lo­da­ki ada­mın kim ol­du­ğu­nu so­ran­la­ra ‘amcam’ di­yor­muş­sun.”

“Evet, dedim. Daha önce evimi ara­ma­ya ge­len­ler ol­muş­tu si­zin­ki­ler­den. Neyim varsa gö­tür­dü­ler. Hatta söz­lü­ğü­mü bile.”

“Söz­lü­ğü­nü mü?”

“Evet, söz­lü­ğü­mü. Rengi kır­mı­zıy­mış. Kır­mı­zı teh­li­ke­li renk­miş.”

“Peki amcan?”

“Amcam değil o. Evimi arar­lar­ken du­var­da bu resmi gö­rün­ce ‘Kim bu adam?’ diye sor­du­lar, ben de amcam dedim.”

“Peki, niye ‘amcam’ dedin elin ada­mı­na?”

“An­lat­ma­ya kalk­sam an­la­ma­ya­cak­lar­dı, bu sefer de ‘Bu adam sizin baş­ka­nı­nız mı?’ diye so­ra­cak­lar­dı.”

“Peki, o tablo ne arı­yor senin odan­da? Çal­dın mı?”

“Hır­sız de­ği­lim, çal­ma­dım.”

“Satın al­dı­ğı­nı söy­le­ye­rek oya­la­ma bizi.”

“Evet, satın aldım.”

“Ya ne ya­pa­cak­tın bu ala­met kı­ya­met tab­lo­yu, yoksa yurt dı­şı­na mı ka­çı­ra­cak­tın?

“Yoo, evim­de başka tab­lo­lar da var.”

“Oooo… Di­ğer­le­ri­ni de mi çal­dın?”

“Rica ede­rim Ko­mi­ser Bey. Bu tablo benim hiç­bir işime ya­ra­maz. Üs­te­lik pa­ha­lı da… Ama satın almak zo­run­da kal­dım.”

Oda­da­ki po­lis­ler­den biri ar­ka­da­şı­na, “De­lir­miş her­hal­de…” dedi.

Ko­mi­ser Tun­cay’a,

Ada­mın ka­fa­sı­nı bozma!” dedi. “Şimdi alı­rım seni aya­ğı­mın al­tı­na.”

Tun­cay tek­rar,

“Rica ede­rim ko­mi­ser bey.” dedi. “Siz, benim kim ol­du­ğu­mu bil­me­den…”

“Merak etme, şimdi öğ­re­ni­riz ne mal ol­du­ğu­nu.”

“Benim hiç sa­bı­kam yok. Ge­çen­ler­de si­zin­ki­ler arama yaptı ama kır­mı­zı söz­lük dı­şın­da suç un­su­ru bu­la­ma­dı­lar.”

“Yaa… Demek yeni baş­la­dın hır­sız­lı­ğa? Nasıl, çok para ka­za­nı­yor musun?”

“Ya­nı­lı­yor­su­nuz. Ben, Güzel Sa­nat­lar Fa­kül­te­sin­de oku­yan ba­şa­rı­lı bir öğ­ren­ci­yim ve ho­ca­la­rım beni çok sever. Üni­ver­si­te bi­tin­ce mas­tır ya­pa­ca­ğım.”

Kısa bir araş­tır­ma so­nun­da Tun­cay’ın hiç­bir sa­bı­ka kaydı bu­lun­ma­dı­ğı gibi, oku­lun­da da se­vi­len bir öğ­ren­ci ol­du­ğu or­ta­ya çıktı.

Ko­mi­ser ya­nıl­mış olmak is­te­mi­yor­du. Şim­di­ye kadar sor­gu­ya al­dı­ğı tüm şüp­he­li­ler suç­la­rı­nı iti­raf et­miş­ler­di.

“Ben böy­le­le­ri­ni çok iyi bi­li­rim.” dedi. “Bun­lar oku­muş­lar ara­sın­dan çıkar. Ne kadar kül­tür­lü olur­lar­sa ol­sun­lar, çal­ma­dan du­ra­maz­lar.”

Tun­cay hâlâ,

“Bu tablo benim malım. Ne is­ti­yor­su­nuz ben­den? Pa­ra­sı­nı öde­dim, satın aldım.” deyip du­ru­yor­du.

Ko­mi­ser son ko­zu­nu oy­na­ma­ya karar ve­re­rek,

“Bana bak!” dedi. “Eğer satın aldım de­me­ye devam eder­sen seni akıl has­ta­ne­si­ne gön­de­re­ce­ğim.”

“Neden?

“Hiç elin ada­mı­na dur­duk yerde ‘amcam’ de­ni­lir mi? İnsan, giz­le­di­ği bir şey ol­ma­sa yalan söy­ler mi? Hem, kos­ko­ca şe­hir­de­ki tab­lo­la­ra ne oldu?”

“Hah… Hiç bunu sor­du­ğu­nuz yok. ‘Satın aldım’ di­yo­rum size, inan­mı­yor­su­nuz. Bu tab­lo­la­rın, bo­ya­nın ok­sit­len­me­si yü­zün­den öl­dü­rü­cü bir virüs yay­dı­ğı­nı ve dev­le­tin gizli bir sağ­lık bi­ri­mi ta­ra­fın­dan halk pa­ni­ğe ka­pıl­ma­sın diye giz­li­ce top­lan­dı­ğı­nı ho­cam­dan öğ­ren­dim. Eğer, virüs ön­le­ne­mez­se sal­gın baş­la­ya­cak ve şehir ka­ran­ti­na­ya alı­na­cak.”

Ko­mi­ser,

“Vay ana­sı­na!” dedi. Tun­cay,

“Gidip bir­kaç tablo satın aldım. Bas­kın sı­ra­sın­da ‘amcam’ de­di­ğim Mak­sim Gorki tab­lo­su üze­rin­de ça­lı­şı­yor­dum.”

Ko­mi­se­rin göz­le­ri şaş­kın­lık­tan fal taşı gibi açıl­mış halde bir kez daha “Vay ana­sı­na!” dedi. “Bu du­var­da­ki tab­lo­lar­da da virüs var mıdır?”

“Bil­mi­yo­rum, in­ce­le­mem lazım.”

Po­lis­le­ri bir telaş sardı ki sor­ma­yın git­sin. Her­kes evini, ak­ra­ba­sı­nı, ar­ka­da­şı­nı ara­yıp, “Du­var­da­ki re­sim­ler­den uzak durun!” diye uyar­ma ya­rı­şı­na girdi.

Ko­mi­ser, “Al oğlum bu tab­lo­la­rı in­ce­le, ne ge­re­ki­yor­sa yap!” di­ye­rek Tun­cay’ı ser­best bı­rak­tı.

Er­te­si gün bütün ga­ze­te­ler söz bir­li­ği et­miş­çe­si­ne büyük pun­to­lar­la aynı man­şe­ti at­tı­lar:

“Polis ko­ru­ma­sın­da­ki paha bi­çil­mez tab­lo­lar da ça­lın­dı.”

Maksim Amca / Cüneyt Tanyeri (1 Yorum)