Kurban / Güner Aslan

/ 1 Ağustos 2016 / 7 okunma / yorumsuz

Kışa gi­ril­miş ol­ma­sı ayı­la­rın in­le­ri­ne çe­kil­di­ği an­la­mı­na gel­di­ğin­den, altın üre­ti­ci­si fir­ma­nın araş­tır­ma ekibi sal­dı­rı en­di­şe­si ta­şı­mak­sı­zın do­la­nı­yor­du or­man­da. Yük he­li­kop­te­ri­nin ine­ce­ği bir alan oluş­tur­mak için ağaç ke­si­mi ya­pa­cak­lar­dı. Şir­ke­tin genç pat­ro­nu da on­lar­la bir­lik­tey­di.

Ciple belli bir yere kadar ge­le­bi­len ekip dik ba­yır­la­ra tır­man­mak­tan yor­gun düş­müş­tü. Ekip li­de­ri Ser­kan, biraz ge­ri­den ken­di­le­ri­ni iz­le­yen tü­fek­li iki köy­lü­yü son­daj ça­lış­ma­la­rı­nı dur­dur­ma­ya ça­lı­şan­lar ara­sın­dan ha­tır­lı­yor­du. Canı sı­kıl­dı. Yan­la­rın­da şarj­lı tes­te­re­ler dı­şın­da silah ye­ri­ne kul­la­na­bi­le­cek­le­ri bir şey de yoktu. Her­kes te­dir­gin olmuş, yor­gun­lu­ğun da et­ki­siy­le du­rak­la­mış­lar­dı. İki grup, alan ko­ru­ma­sı­na ha­zır­la­nan vahşi hay­van­lar gibi ba­kış­tı­lar bir süre. Köy­lü­le­rin ağaç­la­rın ara­sın­da kay­bo­lup git­me­siy­le ger­gin­lik son buldu, tek­rar baş­la­dı­lar tır­man­ma­ya.

“Jan­dar­ma ko­mu­ta­nı­nın ver­di­ği göz­da­ğı et­ki­li olmuş ga­li­ba. Ya­na­şa­ma­dı­lar bakın.” dedi Ser­kan. Bu işi üst­len­di­ği için iyice piş­man­lık duyar ol­muş­tu. Ül­ke­nin en gözde çam or­ma­nıy­dı bu­ra­sı. Yer yer bu­lut­la­ra gö­mü­len te­pe­ler, dev ok­ya­nus dal­ga­la­rı­na nis­pet ya­par­ca­sı­na ufka kadar bir­bi­ri­ni iz­li­yor­du. Göz ala­bil­di­ği­ne uza­nan kök­nar ve çam­lar, ba­ka­nı derin bir hay­ran­lı­ğa sü­rük­le­yecek kadar et­ki­le­yi­ciy­di. Bu yek­ne­sak ye­şil­li­ği sa­de­ce yap­rak­la­rı­nı dök­müş kayın, gür­gen, kes­ta­ne ve meşe ağaç­la­rı dal­ga­lan­dı­rı­yor­du. Or­ta­dan kay­bo­lan ağus­tos bö­cek­le­rin­den sonra derin bir ses­siz­li­ğe bü­rün­müş­tü orman. Sin­cap­la­rın ağaç­la­ra tır­ma­nış­la­rı bile du­yu­lu­yor­du. Do­ğa­nın bu el değ­me­miş kö­şe­sin­de ken­di­ni ye­şil­lik­le­re düş­müş ko­za­lak ta­ne­si gibi his­se­di­yor­du. İçi acıdı. Al­tı­nı çı­kar­ma­ya baş­la­dık­la­rın­da olu­şa­cak man­za­ra­yı dü­şün­mek bile is­te­mi­yor­du.

Ka­la­ba­lık bir köylü gru­bu­nun bu­lun­duk­la­rı yere doğru yü­rü­dü­ğü­nü gördü. Muh­tar da baş­la­rın­day­dı. Köy­lü­le­re has kav­ruk yüzü, beyaz sa­ka­lı ve mavi göz­le­riy­le gü­lüm­se­di­ğin­de in­san­lar üze­rin­de nu­ra­ni bir etki bı­ra­ka­bi­len bir adam­dı. Ancak onun­la şir­ket adına yap­tı­ğı iki gö­rüş­me de olum­suz sonuç ver­miş­ti.

“Se­la­mın aley­küm.”

“Aley­küm­se­lâm Muh­tar.”

“Mü­hen­dis Bey, lafı do­lan­dır­ma­dan go­nu­şa­cam. Senin heç ga­ba­ha­tın, gü­na­hın neyim ol­ma­dı­ğı­nı bi­li­yom. Bizim sen­len bi da­va­mız yok. Emme, biz bu işi en­gel­le­ye­cez ha­ba­rı­nız ossun.”

Ser­kan cevap ver­mek için ağ­zı­nı aç­mış­tı ki kar­şı­sın­da­ki aynı hızla devam etti.

“Dur, heç bi şey­cik deme. Biz tüm civar köy­le­ri tem­si­len bi avu­kat dut­tuk. İhti­ya­ti ted­bir ga­ra­rı­nın eli ku­la­ğın­da. Sizi uya­rı­yom. Get avu­ka­tın­nan gonuş. Durum böy­ley­ken böy­ley­miş de. Emme! Bak bil ki garar çı­ka­na kadar bu­ra­lar­da bi dal bilem kes­tir­me­yiz.”

“Şir­ke­ti­mi­zin sa­hi­bi Yal­çın Bey’i ta­nış­tı­ra­yım sana.”

El sı­kı­şır­ken hemen söze girdi Yal­çın.

“Biz de bu­ra­la­ra bir zarar gel­sin is­te­me­yiz. Ama ka­nun­lar maden ara­ma­ya izin ve­ri­yor. Biz gel­me­sek bile daha hoy­rat­ça ça­lı­şa­cak başka adam­lar gelir enin­de so­nun­da, sen de bunu bil.”

“Ku­su­ra kal­mey­cen Yal­çın Bey, hayat memat me­se­le­miz ol­du­ğu­nu an­la­mı­yon. Bu işe karşı gelen kaç köy var bi­li­yon mu sen? Ben­den söy­le­me­si. Şimdi siz sö­zü­mü dutun, gel­di­ği­niz yere dö­nü­ve­rin gari.”

“Asıl sen ku­su­ra bakma muh­tar, ben işimi yap­mak zo­run­da­yım. Bi­li­yor­su­nuz ka­nu­nen bizi en­gel­le­me­ye hak­kı­nız yok.”

Köy­lü­ler ho­mur­da­na­rak teh­dit­kâr bir tavır ser­gi­le­me­ye baş­la­mış­tı. Muh­ta­rın ge­ri­ye doğru sert bir ba­kı­şı hep­si­ni sus­tur­ma­ya yetti. Yal­çın’ı da önüne katıp du­yu­la­ma­ya­cak­la­rı bir nok­ta­ya doğru iler­le­di. Ara­la­rın­da ha­ra­ret­li bir ko­nuş­ma ge­çi­yor, köy­lü­ler ve ma­den­ci­ler­se me­rak­la on­la­rı iz­li­yor­du. Muh­tar­dan ay­rı­la­rak Ser­kan’ın ya­nı­na dönen Yal­çın ka­rar­sız­lık ya­şı­yor­du.

“Köy­lüy­le ba­şı­nı­zın derde gir­me­me­si için elim­den ge­le­ni ya­pa­rım ama ga­ran­ti ve­re­mem diyor. Ay­rı­ca, or­man­da­ki ayı­la­rın da teh­li­ke ya­ra­ta­bi­le­ce­ği­ni söy­lü­yor. Ci­var­da kış uy­ku­su­na da­la­ma­mış bir­kaç ayı gö­rül­müş. Bana pek inan­dı­rı­cı gel­me­di, sen ne der­sin?”

Ekip li­de­ri köy­lü­le­re doğru yü­rü­yen muh­ta­ra ka­ça­mak bir bakış attı. As­lın­da on­la­ra bir hafta ka­zan­dı­ra­cak bir geri adıma ra­zıy­dı.

“Bi­le­mi­yo­rum ki Yal­çın Bey. Si­la­hı­mız yok. Hak­lıy­sa ken­di­mi­zi ko­ru­ya­ma­yız.

Ancak pat­ro­nun pes et­me­ye ni­ye­ti yok gi­biy­di.

“Bu muh­tar kur­naz­lık yapıp bizi yıl­dır­ma­ya ça­lı­şı­yor. Köy­lü­ler sal­dı­ra­cak olsa sal­dı­rır­dı. Ayı ko­nu­su da tam bir pa­lav­ra. Çok­tan kış uy­ku­su­na yat­tı­lar. Ben bir risk gör­mü­yo­rum.”

Eki­bin son­daj nok­ta­sı­na doğru tek­rar tır­ma­nı­şa geç­me­siy­le köy­lü­ler de uzak­laş­ma­ya baş­la­dı.

Onlar di­di­şir­ken or­ma­nın ger­çek sa­hip­le­ri fark­lı mü­ca­de­le­ler için­dey­di. Kü­re­sel ısın­ma­nın so­nuç­la­rın­dan ha­ber­siz dişi boz ayı ha­va­lar ye­te­rin­ce so­ğu­ma­dı­ğı için çok ger­gin­di. Bir şey­le­rin yo­lun­da git­me­di­ği­ni fark etmiş, kız­gın bir şe­kil­de ho­mur­da­na­rak yaşam ala­nı­nı kont­ro­le çık­mış­tı. Ge­zi­nir­ken rast­la­dı­ğı su şi­şe­si­ni kok­la­dı bir süre. İnsan ko­ku­su yav­ru­la­rı­nı ko­ru­ma iç­gü­dü­sü­nü can­lan­dır­mış­tı. Hızla inine doğru yö­nel­di.

Tam bu sı­ra­da ekip son­daj nok­ta­sı­na ulaş­mış­tı. Biraz so­luk­lan­dık­tan sonra işe ko­yul­du­lar. Ser­kan çan­ta­sın­dan çı­kar­dı­ğı sprey bo­ya­yı yar­dım­cı­sı­na uzat­tı. Ke­si­lecek ağaç­lar sü­rat­le işa­ret­len­di. İşçi­ler tes­te­re­le­ri ça­lış­tı­ra­rak yıl­lan­mış dev ağaç­la­rı iki kol­dan kes­me­ye baş­la­dı­lar.

Tes­te­re ses­le­ri­nin ani yan­kı­sıy­la tüm orman hay­van­la­rı pür dik­kat ke­sil­miş­ti. Bir kısmı bi­linç­siz­ce sağa sola ka­çı­şı­yor­du. Ağaç­lar­dan biri in­le­ri­nin önüne dev­ri­lin­ce ayı yav­ru­la­rı korku için­de ma­ğa­ra­nın en uzak kö­şe­si­ne sin­di­ler.
Köy­lü­ler yakın bir te­pe­den ağaç­la­rın ke­si­li­şi­ni iz­li­yor­du. Muh­tar bo­ğa­zı­na bir yumru ta­kıl­mış gibi mo­rar­mış, ağ­la­dı ağ­la­ya­cak­tı. Si­lah­lı genç­ler­den biri ses­len­di,

“Muh­tar emmi böyle sey­re­decek miyiz?”

“Bi­le­mi­yom, bi­le­mi­yom Kara Halil’in oğlan. Demem o ki, ga­nu­nu ar­ka­mı­za al­ma­dan heç bi şey­cik yap­mey­cez gari.”
Genç adam ka­fa­sı­nı öne eğdi. Yaş­lı­la­ra saygı ve itaat ge­le­ne­ği hâlâ gü­cü­nü ko­ru­yor­du. Bir­den köy­lü­ler he­ye­can­lan­dı. Bir­bir­le­ri­ne ağaç kesim ala­nı­nı gös­te­re­rek ha­ra­ret­le tar­tış­ma­ya baş­la­dı­lar. Ki­mi­si “Biz ka­rış­ma­ya­lım ne hal­le­ri varsa gör­sün­ler,” di­ye­rek omuz sil­ker­ken ki­mi­si de “Se­yir­ci ka­la­ma­yız,” diye ba­ğı­rı­yor­du. Muh­tar her­ke­si sus­tu­rup si­lah­lı köy­lü­le­re dö­ne­rek “Yö­rü­yün çabuk,” dedi.

Ser­kan ken­di­le­ri­ne doğru son sürat gelen iki adamı gö­rün­ce hemen ağaç ke­si­mi­ni dur­dur­du. Ko­şar­ken bir yan­dan da ba­ğı­rı­yor­lar­dı.

“Kaçın, kaçın.”

İşçi­ler bir anlam ve­re­me­miş­ler­di ancak si­lah­la­rın ken­di­le­ri­ne doğ­rul­tul­ma­sıy­la korku için­de el­le­ri­ni ha­va­ya kal­dı­rıp hay­kır­ma­ya baş­la­dı­lar.

“Ne olur bize bir şey yap­ma­yın, ne olur!”

Yal­çın­sa do­na­kal­mış, ne ya­pa­ca­ğı­nı bi­le­mi­yor­du. Tam ar­ka­sın­dan gelen bir kük­re­mey­le ir­kil­di. Dön­dü­ğün­de iki ayağı üze­rin­de yük­sel­miş bir boz ayı­nın ken­di­si­ne sal­dır­mak üzere ol­du­ğu­nu gördü. Tes­te­re ses­le­ri ve teh­dit­kâr insan ka­la­ba­lı­ğıy­la iyice çıl­dır­mış, her an vah­şe­tin çağ­rı­sı­na kulak ve­recek gibi duran ayı­nın hey­be­ti kar­şı­sın­da nutku tu­tu­lan genç adam, uzun tır­nak­la­rın ve kes­kin diş­le­rin deh­şe­tiy­le ken­di­ni boynu bükük kur­ban gibi his­se­di­yor­du. Silah se­si­ni duy­ma­sıy­la köy­lü­le­re doğru koş­ma­sı bir oldu Yal­çın’ın. Ken­di­si­ni ko­va­la­yan ayı­nın hı­zıy­la başa çı­ka­ma­ya­ca­ğı­nı an­la­yın­ca can hav­liy­le bir ağaca tır­man­ma­ya baş­la­dı. Ne yazık ki, ayı bu ko­nu­da da ondan daha ye­te­nek­liy­di. Köy­lü­ler nişan al­mış­lar ancak Yal­çın’ı ya­ra­la­ma kor­ku­suy­la ateş ede­mi­yor­lar­dı.

Muh­tar seri bir ha­re­ket­le genç­ler­den bi­ri­nin si­la­hı­nı kapıp tam ka­fa­sın­dan vurdu ayıyı. Tır­nak­la­rıy­la ağacı sı­yı­ra­rak yavaş yavaş ken­di­ni yere bı­ra­kan ayı hâlâ öl­me­miş, büyük bir acıy­la in­li­yor­du. Yaşlı adam gözü yaşlı bir hâlde tek­rar ateş­le­di si­la­hı­nı.

Tüm ekip köy­lü­le­rin suç­la­yı­cı ba­kış­la­rı al­tın­da ezi­lir­ken, zor­luk­la aşağı inen Yal­çın kur­ta­rı­cı­sı­nın elini sı­kı­ca ya­ka­la­dı.

“Siz ka­zan­dı­nız. Bu iyi­li­ği­ni­zi öm­rüm­ce unut­ma­ya­ca­ğım. Ölen ayı ve ke­si­len ağaç­lar için çok üz­gü­nüm. Uma­rım sizi ra­hat­sız edecek başka bir şir­ket çık­maz.”

Köy­lü­ler se­vinç­le sa­rıl­mış bir­bir­le­ri­ni kut­lu­yor­lar­dı. Muh­tar­sa ayı­nın ku­la­ğı­na eğil­miş fı­sıl­dı­yor­du.
“Bu or­man­da şe­ha­det mer­te­be­si­ne ulaş­mış ilk ayı sen­sin.”

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.