Köşe Kapmaca / Aydoğan Yavaşlı

/ 5 Mart 2015 / 8 okunma / yorumsuz

KÖŞE KAP­MA­CA

Terzi Şe­ra­fet­tin, Kâtip Şevki’nin bü­ro­su­na haya¬tında belki de ilk kez böyle ka­pı­yı tık­lat­ma­dan, bu kadar hızlı ve bu kadar öf­ke­li dal­mış­tı. Selam ver¬meye bile gerek duy¬madan,
“Ajan­sı din­le­di­niz mi?” diye sordu. Yanıt bekle¬me¬den, “Kur­du­lar!” diye in­le­di. “En so­nun­da kur­du­lar.”

Kâtip Şevki, Milli Şef’in fo­toğ­raf­la­rıy­la dolu cam kaplı ma­sa­sı­nın ar­ka­sın­da kı­pır­tı­sız otu­ru­yor, Halk Par¬tisi’nin ka­sa­ba­da­ki en sadık hiz­met­kâr­la­rın¬dan biri olan Topaç Meh­met’le göz göze gelme¬den, ke­der­li, küçük mı¬rıl­tı­lar­la söy­le­şi­yor­du. Terzi Şe­ra­fet­tin’in böyle dan­ga­dak gi­ri­şi­ne hiç kız­ma­mış gibi ikisi bir­den “Otur hele” işa­re­ti yap­tı­lar.

Oysa Terzi Şe­ra­fet­tin’in canı bur­nun­day­dı. Deh¬şet için­dey­di. So­lu­ğu, bur­nun­da­ki kıl­la­rı sanki kökle¬rin­den söküp uçu­ra­cak­tı. Ona göre Tür­ki­ye’nin, kim bilir belki de dün­ya­nın sonu gel­miş­ti. Halk Par­ti­si’nin için­den çıkan bir grup mil­let­ve­ki­li, De­mok­rat Parti’yi kur­muş­tu.
“İsmet Paşa is­te­me­sey­di…” dedi Topaç Meh¬met, sö­zü­nün ge­ri­si­ni ge­ti­re­me­di.
Terzi Şe­ra­fet­tin, Topaç Meh­met’in yarım ya­ma­lak ko¬nuş­ma­sın¬dan ce­sa­ret­le,
“İyi ama…” dedi, dü­şün­dü, buldu: “İsmet Paşa öyle¬sine söy­le­diy­di. Bun­lar şim­di­den Paşa’ya verip ve­riş­tir­me­ye baş­la­dı­lar.”
“Eee,” dedi Topaç, “de­mok­ra­si böy­le­dir.”
“Hay ben böyle de­mok­ra­si­nin…” diye Topaç’ın sö¬zünü kesti Terzi Şe­ra­fet­tin. Sözün ge­ri­si­ni için­den ge­çir­di sonra. Şimdi Halk Par­ti­si’nin belde baş­ka­nı Kâtip Şevki’nin ve onun sağ ko­lu­nun ya­nın­da küf­ret­mek ol¬mazdı. Allah ko­ru­sun, Kâtip Şevki bir anda celâl¬lenip,
“Ben, de­mok­ra­si­ye küf­re­den bi­ri­ni bu par­ti­de tut¬mam, defol git, eş­şe­oğ­lu­su!” di­ye­bi­lir­di. Terzi Şe­ra­fet­tin o za¬man ne ya­par­dı? Her­hal­de sudan çık­mış ba­lı­ğa dö­ner­di. Ka­sa­ba­da kimse ona pan­to­lon ceket dik­tir­mez, o da bir şey mi, selam bile ver­mez­di. Ya¬nılıp da selam ve­ren­ler, günle¬rini gö­rür­ler­di. Tütün¬leri, pa­muk­la­rı, buğ­day­la­rı el­le­rin­de kalır, yağ­mur­lu ha­va­da su bu­la­maz­lar­dı.

Sıkı mıydı Ha­mi­di­ye’de Kâtip Şevki’den haber¬siz bir kuş uçsun? Sıkı mıydı Gediz aksın, uyuz bir eşek ovada ka­şı­nıp dur­sun? Milli Şef İsmet Paşa’nın Ha­mi­di­ye’deki beş du­yu­su, yü­re­ği, beyni olan Kâtip Şevki, du­ru­mu parti il yö­ne­ti­ci­le­ri­ne ha¬ber verme ge­re­ği bile duy­ma­dan kendi yön­tem­le¬riyle çö­zer­di. O uyuz eşe­ğin ar­dı­na jan­dar­ma­yı, be­le­di­ye­yi, parti üst yö­ne­ti­ci­le­ri­ni filan takar…
Son­ra­sı malum: Yağ­mur­lu ha­va­da su ver­mez­di.

İşte bu yüz­den, özel­lik­le esnaf kısmı, par­ti­ye ne kadar bağlı ol­duk­la­rı­nı her fır­sat­ta ka­nıt­la­mak zo­run­day¬dılar. Terzi Şe­ra­fet­tin, öğle ajan­sın­da De­mok­rat Parti’nin ku¬rul­du­ğu­nu duyar duy­maz Halk Par­ti­si’ne ne kadar bağlı ol­du­ğu­nu böyle, Kâtip Şevki’nin bü­ro­su­na ha­ya­tın­da ilk kez ka­pı­yı tık­lat­ma­dan ve öf­ke­si­nin hızı ile gi­re­rek gös¬ter­miş, hatta el çabuk¬luğu ma­ri­fet de­mok­ra­si­nin içine et¬mek­ten bile geri kal­ma­mış­tı.
Ara­dan iki da­ki­ka geçti geç­me­di; Nal­bant Cevat, Bak­kal Hay­dar, Fı­rın­cı Haş­met, Kasap Hakkı, Ber­ber Peh­li­van, Aşçı Mu­am­mer, Kah­ve­ci Lütfü ve par­ti­ye bağlı¬lık­la­rı tar­tı­şıl­maz di­ğer­le­ri Kâtip Şevki’nin bü­ro­sun­da top­laş­tı­lar.
İçeri giren,
“Ajan­sı duy­du­nuz, değil mi?” diye so­ru­yor, yanıt bek­le­me­den boy­nu­nu büküp bir kı­yı­ya ili­şi­yor­du. İliş­tik­ten sonra Kâtip Şevki’nin yü­zün­de göz­le­ri­ni şöyle bir gez­di­ri¬yor, susu¬yordu. Her­kes, Kâtip Şevki’nin bir şey­ler söy­le­me­si­ni bek­li­yor­du ama o, göz­le­ri uzak­lar­da bir yerde ça¬kılı, susu¬yordu.
Ta ki Bucak Mü­dü­rü ile Be­le­di­ye Baş­ka­nı ge¬lene değin!
Müdür ile Baş­kan, Kâtip Şevki’nin bü­ro­su­na kol kola gi­re­rek gel­miş­ler ve ora­da­ki­le­re -ve elbet tüm Ha­mi­di­ye­li’lere!- , “Ku­rul­duy­sa ku­rul­du! Ama biz Halk Par­ti­li­yiz ve ölün­ce­ye kadar böyle ka­la­ca­ğız!” me­sa­jı­nı ver­miş­ler­di.
Kâtip Şevki’nin ba­kış­la­rın­da­ki boş­luk işte o zaman kay­bo­lup gitti: “Muh­te­rem va­tan­daş­la­rım, kıy­met­li Ha­mi­di­ye­li­ler! Ajan­sı he­pi­niz din­le­di­niz. Biz de dinle¬dik. Yü­re­ği­ni­zi fe¬rah tutun. Par­ti­miz, cum­hu­ri­ye­ti­mi­zin zarar gör­me­si­ne asla mü­sa­ade etmez. Onlar ilele¬bet mu­ha­le­fet­te ka­lır­lar, biz dev­le­ti­mi­zi ve re­ji­mi­mi­zi atiye ta­şı­rız. Beni bi­lir­si­niz: Yıl­lar­dır parti¬mizin iş­le­ri­ni yü­rü­tü­yo­rum. Siz bu iş­le­ri ko¬lay mı sa­nı­yor¬sunuz? Değil. Par­ti­mi­zin zarar gör­me­me­si için ge­ce­li gün¬düzlü ça­lış­tım. İşte bu yüz­den Ha­mi­di­ye, par­ti­mi­zin ka­le­si olup git­miş­tir. Allah’a bin­ler­ce şü­kür­ler olsun ki, bu, bun¬dan sonra da böyle devam ede­cek­tir. Pa¬şamız hak­kın­da ileri geri laf eden­le­re Ha­mi­di­ye’nin hami¬yetli hal­kın­dan tek oy bile çık¬ma­ya­cak­tır. İşte bu iman ve gü­ven­le hepi¬nizi se¬lam­lar, göz­le­ri­niz­den öpe­rim!”
Kâtip Şevki’nin bu ko­nuş­ma­sı, orada topla¬nan kala¬ba­lı­ğı bir anda coş­tur­muş­tu. Topaç Meh¬met, Terzi Şe­ra­fet­tin, Bak­kal Hay­dar, Baş­kan, Müdür… Göz­yaş­la­rı­nı sak­la­ya­mı­yor­lar­dı. Bir­bir­le­ri­nin bo­yun­la¬rına sa­rı­lı­yor­lar, salya sümük ağ­la­şıp öpü­şü­yor­lar­dı.

Son­ra­ki gün­ler, Kâtip Şevki için dozu gide¬rek ar¬tan acı­lar için­de geç­me­ye baş­la­mış­tı. Duyu¬yordu: Mil­let akın akın De­mok­rat Parti’ye üye olu­yor, yıl­lar­dır oy ver¬diği eski par­ti­si­ne ve parti yö­ne­ti­ci­le¬rine ha­ka­ret bile edi¬yordu.
Kâtip Şevki,
“Nan­kör bun­lar, nan­kör!” diyor, de­dik­çe öfke¬leni¬yor, öf­ke­len­dik­çe hır­çın­la­şı­yor, hır­çın­laş­tık­ça çev­re­sin­de­ki in­san­la­rı kırıp ge­çi­yor­du. Çev­re­sin­de¬kiler,
“Böyle ko­nuş­ma Şev­kia, ayıp olu­yor,” de¬dikçe, o, küp­le­re daha hızlı bi­ni­yor­du.

Kâtip Şevki’ye ağır gelen ve onu çe­kil­mez kılan, Ha­mi­di­ye’nin saf ve temiz hal­kın­dan ku­la­ğı­na ge­len­ler­di: Ney­miş efen­dim, Kâtip Şevki, zama¬nında halka çok zulüm et­miş­miş! Buğ­day öl­çe­ği ola­rak kul­lan­dı­ğı te­ne­ke­nin di¬bini üre­ti­ci aley­hi­ne ya­mul­tu­yor, ora­dan bile kâr ka­pı­yor¬muş. “Parti için” di­ye­rek el koy­du­ğu tü­tün­le­ri, üzüm­le­ri, pa­muk­la­rı satıp, pa­ra­sı­nı kendi adına ya­tır­mış­mış… İlko¬kulun in­şa­atın­dan bil­mem kaç li­ra­yı cebe in­dir­miş­miş… “An­ka­ra’ya, İsmet Paşa’nın ya­nı­na gi­di­yo­rum,” di­yor­muş ama as­lın­da İstan­bul’daki büyük oğ­lu­na gi­di­yor¬muş. Sonra ver elini Be­yoğ­lu!..
“Yalan!” diye ba­ğı­rı­yor­du Kâtip Şevki. “Bunla¬rın hepsi yalan. Ben her zaman par­ti­mi gö­zet­tim, par­ti­min men­fa­at­le­ri­ni dü­şün­düm. Ke­nar­da bir kuruş param yok. Tar­la­la­rı­mın icar pa­ra­sıy­la ge­çi­ni­yo­rum. Nah, bakın!”

Tabii Ha­mi­di­ye hal­kı­nın söy­le­dik­le­ri doğru olma¬sına doğ­ruy­du ama yan­lış­lık, bu doğ­ru­la­rın dile ge­ti­ril­me za­ma­nın­day­dı.
“Neden o zaman söy­le­me­di­ler peki? Madem o ka¬dar er­kek­ti­ler, o zaman söy­le­se­ler­di ya!”
Ya­nın­da­ki­ler, Kâtip Şevki’nin bol söv­gü­lü bu sözle¬rini ses­siz­ce din­li­yor­lar, çok ge­re­kin­ce,
“Boş ver be Şev­kia,” di­yor­lar­dı. “Mil­let illet¬tir, bil­mez de­ğil­sin ya!”
Ama iç­le­rin­den, bütün söy­le­nen­le­rin doğru ol­du­ğu ge­çi­yor­du.
“Yap­tın, yap­tın Şev­kia, yap­tın! Hem de he­pi­mi¬zin gözü önün­de yap­tın. O gün­le­rin hiç bit¬me­ye­ce­ği­ni san­dın, yap­tın. Şimdi boşu bo­şu­na söy­le­nip durma.”

Çok geç­me­di, Ha­mi­di­ye’den yirmi ya da otuz kişi¬nin kente gidip De­mok­rat Parti’ye üye kaydı yap­tır­dı­ğı ha­be­ri ya­yıl­dı. Kâtip Şevki,
“Kim­ler­miş o dey­yus­lar?” diye sorup ya­nı­tı alın­ca ya­tak­la­ra düştü. O kadar ki, İstan­bul’daki büyük oğlu ile ge­li­ni bile çıkıp gel­di­ler.

Kâtip Şevki, ge­ce­le­ri uyu­ya­mı­yor­du. Her ya¬nına iğ­ne­ler ba­tı­yor, biraz kes­ti­rip düş gör­dü­ğün­de ise sü­rek­li kö­pek­ler­le bo­ğu­şu­yor­du. Kö­pek­ler dört bir ya­nı­nı sar­mış, pa­ça­la­rı­na sal­dı­rı­yor­lar­dı. O “hoşt!” de­dik­çe kö­pek­ler sivri diş­le­ri­ni daha bir siv¬ril­te­rek gös­te­ri­yor­lar­dı.
“Öle­ce­ğim ben!” di­yor­du ter­ler için­de uyan­dı¬ğında. “Bu hain mil­let öl­dü­recek beni. Öle¬yim de kur­tul­sun­lar ba­ka­yım nasıl kur­tu­la­cak­lar­sa… Zaten nan­kör bu dey­yus¬lar. Merak et­me­yin, ya¬kında De¬mok­rat­la­ra da rahat ver­mez bu her­ge­le¬ler… Çünkü kan­la­rı bozuk to­pu­nun!”

Bit­me­di, De­mok­rat Parti’ye geçiş bit­me­di. Güneş her gün yeni bi­ri­le­ri­nin daha De­mok­rat Parti’ye geç­me­si için do­ğu­yor, Kâtip Şevki’nin daha çok acı çek­me­si için ba­tı­yor­du. Kuş­lar… Kuş­lar bile “De­mok­rat Parti… Demok¬rat Parti..” diye ötü­şü­yor¬lardı.
“Ber­ber Peh­li­van da De­mok­rat Parti’ye geç¬miş, kayıt yap­tır­mış.”
Er­te­si gün:
“Kasap Hakkı da…”
Er­te­si gün:
“Nal­bant Cevat da…”
“Kah­ve­ci Lütfü, par­ti­ye kayıt yap­tı­rır­ken Kâtip Şevki’ye ver­miş ve­riş­tir­miş.”
Er­te­si gün:
“Aşçı Mu­am­mer, benim par­tim bu­ra­sı, yu¬vamı bul­dum, demiş.”
İşte bomba:
“Terzi Şe­ra­fet­tin, ben zaten de­mok­rat­tım, demiş.”
Kâtip Şevki bunu du­yun­ca ora­cık­ta fe­na­laş­tı. Tan­si­yon, şeker, ko­les­te­rol; hepsi bir­den fır­la­dı.
Kâtip Şevki üç gün sonra iyi­le­şip ayağa kalk¬mıştı ki,
“Topaç Meh­met de De­mok­rat Parti’ye geç¬miş,” ha­be­ri bir san­dık di­na­mit ka­lı­bı gibi Kâtip Şevki’nin yüre¬ğine düştü ve pat­la­dı. Kâtip Şevki’yi karga tu­lum­ba bir ara­ba­ya at­tı­lar, dok­to­run yo­lu­nu tut­tu­lar.
O ta­rih­ten sonra uzun­ca bir süre gö­rün­me­di Kâtip Şevki. Al­dı­ğı ilaç­la­rın et­ki­siy­le sü­rek­li uyu­yor­du. Uyan­dı¬ğında, zi­ya­re­ti­ne gelip gel­me­yen­le­ri so­ru­yor ve her defa¬sında aynı ya­nı­tı alı­yor­du:
“Reis bey ile Müdür Bey gel­di­ler. Uyan­dır­mak iste¬me­di­ler.”

Epey sonra…
Kâtip Şevki, iyi­le­şir iyi­leş­mez, kim­se­ye gö­rün­me¬den bir ara kente gitti. Ken­tin tek par­kı­nın göz­ler­den uzak bir kö­şe­sin­de sa­at­ler­ce otur­du, dü¬şündü, ölçtü, biçti, tart­tı ve ka­ra­rı­nı verdi: Dos­doğ­ru De­mok­rat Parti’ye gitti!
Par­ti­li­ler, Kâtip Şevki’yi gö­rün­ce kısa sü­re­li bir şaş­kın­lık ge­çir­di­ler ama il baş­ka­nı Salih Bey, onu coş­kuy­la kar­şı­la­dı. El­le­ri­ne sa­rı­lıp öptü. Uzun bir hoş gel­din söy­le­vi çekti. Yar­dım­cı­sı­na,
“Ora­dan bir üye kayıt fişi ge­ti­rin bana!” diye ses¬lendi.
Salih Bey, üye kayıt fi­şi­ni biz­zat el­le­riy­le dol¬durdu. Kâtip Şevki’ye im­za­lat­tı.
“Par­ti­miz se­nin­le daha güçlü bir bi­çim­de ikti¬dara ge­le­cek­tir in­şal­lah!”

Tam çay­lar kah­ve­ler içi­li­yor­du ki, sa­lo­nun giri¬şinde bir­kaç Ha­mi­di­ye­li be­li­ri­ver­di. İçle­rin­den biri,
“Bu­ra­da ne arar­sın be Şev­kia?” diye sordu.
Şev­kia, ge­çir­di­ği has­ta­lık­la­rın, ya­şa­dı­ğı acı­la­rın bütün hüz­nü­nü al­nı­nın kı­rış­la­rı­na yan­sıt­tık­tan sonra,
“N’apa­yım be evlât,” dedi. “He­pi­niz kaç­tı­nız. Ben de gel­dim ara­nı­za işte.”
Ha­mi­di­ye­li, ayak­ta şöyle bir ye­kin­di, du­dak­la¬rının ucuna alay­cı, biraz da acık­lı bir gülüş kon­dur­duk­tan sonra,
“Biz par­ti­den değil, esas sen­den kaç­mış­tık be Şev­kia!” dedi.

Kâtip Şevki, boy­nu­nu usul­ca eğdi, dü­şür­dü, bir daha da kal­dı­ra­ma­dı!

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.