“VATAN HAİNLİĞİ…” VE DEPREM ŞİİRLERİ-1 / Öner Yağcı

/ 17 Ağustos 2016 / 12 okunma / yorumsuz

1. Depremden Önce…
Doğal bir “afet” olduğu kadar, toplumsal bir cinayettir 17 Ağustos 1999 Körfez Depremi…
Toplumsal bir cinayet olduğu için de ülkemiz gerçeğine baktığım zaman cinayetin faillerinin cezasız kalacağını düşünüyor ve bir daha kahroluyorum… Umutsuz bir düşünce bu; kendime yakıştıramadığım bir düşünce… Ne yazık ki bu umutsuz düşünceye benim gibi yaşama sürekli iyimserlikle bakmaya çalışan, en amansız koşullarda bile bir umut ışığının yaratılacağına inanan bir insan bile ulaşıyor.

Çok uzaklara gitmeye bile gerek olmadan özellikle yakın zamanlarda yaşadığımız toplumsal depremleri gözlerimin önüne getirip bu depremlerin sonuçlarına baktığım zaman varıyorum bu düşünceye.

12 Eylül’ü milat kabul etmiştik. 12 Eylül’den sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını düşünmüştük. Evet, hiçbir şey eskisi gibi olmadı… Öldük, işkenceler gördük, yıllarımız cezaevlerinde geçti, sakat kaldık, işsiz kaldık, gurbeti yaşadık, dövüldük, sövüldük, kitaplarımız toplatıldı, yasaklandı, yakıldı, derneklerimiz, sendikalarımız, partilerimiz, dergilerimiz kapatıldı, sevdamız kanlandı ama umutluyduk. Değerlerin savrulduğunu, paranın en yüce değer haline geldiğini, dostlukların, dayanışmanın, yoldaşlığın yerini paran kadar konuşun aldığı, toplumsal statünün var olan maddi zenginlikle ölçüldüğü yeni koşullar çok şeyi değiştirdi ama umutluyduk. Dinozorluğu göze alıp yaşamı savunmayı sürdürdük, Dernekler, sendikalar kurduk, kitaplar yazdık, okuduk, dergiler çıkardık, okuduk, filmler çevirdik, oyunlar oynadık izledik, mevziler kazanmaya ve onları savunmaya çalıştık bir yandan da coşkumuzu yitirmemeye çabalayarak; bizim için her şey daha kötü olsa da…

Sıvas Katliamı’nı bir milat kabul etmiştik. Sıvas Katliamından sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını düşünmüştük. Evet, hiçbir şey eskisi gibi olmadı… Kahrolduğumuzla kaldık. Yüreğimizin daralmasıyla. İnsana ve ülkemizin aydınlığına olan düşlerimizin kırılmasıyla. Toplandık, yürüdük, kınadık, andık, haykırdık, acılıydık, kanıyorduk ama umutluyduk. Acımızı dayanışmaya kattık, derneklerimizde çoğalmaya başladık. Belgeseller hazırladık Sıvas’ı unutturmamak için. Sergiler açtık, kitaplar yazdık, dergiler çıkardık… Coşkumuz yükselirken tuzağa düşmekten kurtulamadık. Hoşgörü şampiyonlarının bağışlayıcılığıyla unutmaya terk ettik Sıvas katliamını. Din için özgürlük isteyenlere destek çıkmayı yeğledi kimileri. Son yarım yüzyıldır okşandıkları, palazlandırıldıkları yetmiyormuş gibi tarikatların özgürlüğü bahanesiyle dinsel bağnazlığın yüceltilmesi yaşandı. Demokrasi adına yapıldı bu. Yaşamın dinsel kurallara göre örgütlendirilmesi çağrısına alkışlar tutuldu. Kısacası her şey bizim için daha kötü oldu…

Susurluk Kazası’nı bir milat gibi kabul etmiştik. Susurluk’tan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını düşünmüştük. Evet, hiçbir şey eskisi gibi olmadı… Ayağa kalktık, varız dedik, sokaklarda, alanlarda verdiğimiz uğraşları evimize, işyerimize taşıdık. “Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” dedik. Kitaplar yazdık. “Temiz toplum” dedik. Başarır gibi de olduk “glu glu dansı” dense de yaptıklarımıza… Sonra unutmaya terkettik. Çetelerin sayısı ve gücü çoğalmaya başladı. Büyüklerin koruması altındaydılar. Ve af yayasıyla bir kez daha onurlandırıldılar. Her şey bizim için daha kötü oldu.

Daha sayayım mı?.. Öyleyse niçin bu safdillik?.. Kendimizi tanımıyor muyuz?.. Ülkemizi tanımıyor muyuz?.. İnsanımızı tanımıyor muyuz?.. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyenlerin sayısının çok az olduğunu niçin bilmezden geliyoruz?.. Niçin gerçeğimize uygun önermeler yaratamıyoruz?.. Niçin yarım yüzyıldır çocuklarımızın ırkçı ve dinci bağnazlık eğitiminden geçirilmiş olduğunu bir tarafa bırakarak kuruyoruz düşlerimizi?.. Niçin, deh deyip koşmaya başlamış dünyayı çüş deyip durduracak bir toplumsal düşünüşe, bir toplumsal örgütlenişe, bir toplumsal silkelenişe gereksinimiz olduğunu unutarak kendi küçük örgütlenmelerimizde ayrı ayrı projelerle, var olan gücümüzü parçalayarak yenilgiyi kaçınılmaz kılıyoruz?..

İşte bendeki umutsuzluğun kaynağı bu.

Kendi istekleriyle bir şeylere karşı çıkanlar, bir şeylerin değiştirilmesini isteyenlerdedir sorumluluk. 12 Eylül’ün, Sıvas Katliamı’nın, Susurluk Çeteleri’nin var olduğu koşulları değiştirmek istiyor muyuz, istemiyor muyuz, sorun burada. Eğer istiyorsak buna uygun olan toplumsal önermelerle insanların karşısına çıkabiliyor muyuz? Çıkamadığımız için yeni toplumsal depremlerde de yenileceğimiz kesindir.

2. 17 Ağustos 1999 Depremi
Körfez Depremi’ni de böylesine bir toplumsal olay olarak görüyorum ve bu nedenle de unutulmaya terkedileceğini, unutturulacağını, sorumlularının cezasız kalacağını biliyorum. Bu bilgi ürkütüyor beni, korkutuyor, umutsuz kılıyor. Ama umudumu kazanmak zorunda olduğumu biliyorum…

Kendi geleceğini belirlemede hâlâ kararsızlık yaşatılan, hâlâ ırkçılığın, bağnazlığın, mistisizmin, bireyciliğin batağında hümanizmadan, barıştan, kardeşlikten, hoşgörüden uzak yaşamaya zorlanan bir toplumuz ne yazık ki. Bu anlayışta olanları yönetici seçen ve geleceğine ilişkin kararlarda söz sahibi olma duyarlılığını taşımada yetersiz kalan bir toplumda, binlerce insanın canından olmasına, yaralanmasına, sakat kalmasına, evlerinin, işyerlerinin, geleceklerinin, düşlerinin, umutlarının tükenmesine yol açan 17 Ağustos 1999 Depremi de başka birçok şeyi unuttuğumuz gibi unutulacak mı? Ülkemizdeki milyonlarca insanı etkilemesinin yanında dünyanın birçok ülkesinden insanların da yardım, destek ve ilgilerini gördüğümüz bu depremin, bu yıkımın ülkemiz insanlarının geleceğinin değişmesine katkısı ne olacak? Bu insanlık dayanışması, halklar arasında var olan kardeşlik tohumlarını yeşertebilecek mi? Yoksa, böyle gelmiş böyle mi gidecek? 1 Mayıs, Kahramanmaraş, Sıvas, Susurluk gibi toplumsal-siyasal çalkantıların, can alan suikastlerin ve yine toplumsal-siyasal damarları büyük olan grizulu, selli, toprak kaymalı, yangınlı, göçüklü doğa felaketlerinin hiç de az olmadığı yakın tarihimizde “Bir kara gün daha: 17 Ağustos 1999” mu diyeceğiz? Bilimin “Kuzey Anadolu Fay Hattı” olarak belirlediği, “birinci derece deprem kuşağı” olan yurt parçasına gerekli önlemleri almadan bunca insan ve sanayi yığmanın sorumluluğunu/sorumsuzluğunu! bir yana bırakarak tarihsel “tevekkülle” tanrıdan geldiğini kabullenecek ve “buna da şükür” diyerek bağrımıza taş mı basacağız? Uygulanan yanlış politikanın ve seçilen düzenin belirlediği bir gerçekliğe “takdir-i İlahi” demek düzenin egemenlerini tanrı katına yükseltmek anlamına gelmez mi? Yoksa -bu belleksiz toplumda umudumuzun çok zayıf olduğunu itiraf etsek de-, ülkemizin yeniden yapılanmasına yol açabilecek bir sarsıntıyla karşı karşıya geldik 17 Ağustos 1999 günü, bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamayacak, tüm yapıların depreme dayanıklılığını denetleyeceğiz, yeni yapılanmaları deprem bölgelerinin dışına kaydıracağız, bunun yasal önlemlerini almaya başladık, deprem cinayetinin sorumlularını cezalandıracağız mı diyeceğiz? Binlerce insanın canına ve varlığına kıyan “para” tutkusuna, “Net Olmayan Ulusal Gelir”in yüzde otuzunu oluşturan “toprak-arazi rantçılığı”na, “arsa-bina yağmacılığı”na, “çürük-yanlış yapı sömürüsü”ne dur mu diyeceğiz? Bağrımıza taş mı basacağız, yoksa depremin vurgununu yemiş ve korkularla yaşayan insanları mı? Bu kahrolası kırıma yol açan, karar vericilerden, uygulayıcılardan, vurgunculardan hesap soracak mıyız; yeni siyasi kararları-düzenlemeleriyle yeni vurgunculara yeni yeni rantlar açacağının ipuçlarını veren yöneticileri sorgulayacak mıyız?

Böyle yüzlerce soru sorulabilir ve bu sorulara verilecek yanıtlar bizim geleceğimizin nasıl olacağını, zayıf umudumuzun çoğalıp çoğalmayacağını, kendi yaşamımıza sahip çıkıp çıkmayacağımızı da gösterecektir.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.