Karcı İbram / İsmet Çallıbay

/ 13 Şubat 2020 / 1.217 kez okunmuştur / 3 Yorum
Karcı İbram / İsmet Çallıbay

Karcı İbram

İsmet Çallıbay

“Kolay gel­sin İbram, “kar” az kal­mış ya, ne tez de tü­ket­tin? Koy ba­ka­lım bir bar­dak da ben de se­rin­le­ye­yim,” dedi Fi­dan­cı Ali.

“Az kaldı ya Ali Ağa’m, ha­va­lar ısı­nın­ca tü­ke­ti­li­yo işte…”

Çu­va­lın için­den doğru sı­yır­dı kar kris­tal­le­ri­ni, cam bar­dak buza kesti âdeta. Üze­ri­ne de bir kep­çe­ye yakın ka­ra­dut şer­be­ti döktü, bir de kaşık ke­na­rın­da…

“Afi­yet­ler olsun Ağam. Ağ­zı­na layık ya­kı­şır sene,” dedi.

İbram’ da her çeşit mes­lek vardı. Kışın Boz­dağ’dan top­la­yıp kaya ko­vuk­la­rı­nın de­rin­le­rin­de bek­let­ti­ği çu­val­lar do­lu­su kar ha­va­lar ısın­dı­ğın­da onun işine ya­rar­dı. Bar­dak bar­dak içi ya­nan­la­ra su­nar­dı. Onun için ek gelir kay­na­ğıy­dı kar­cı­lık yap­mak.

Bu yö­re­nin halkı da be­nim­se­miş­ti Karcı İbram’ı.

Karcı İbram, aynı za­man­da Fi­dan­cı Ali Ağa’nın ya­naş­ma­sıy­dı. Fi­dan­cı Ali, Onun ça­lış­ma­sı­na, ek iş yap­ma­sı­na göz yu­mar­dı.

Ağa’nın aynı ba­tın­dan doğma, dört kızı ve dört’ de oğlu vardı. En büyük kızı için Ağa’nın usu hep İbram’daydı. On­la­rı baş göz et­mek­ti amacı. Karar ver­di­ğin­de bir gün ça­ğır­dı Karcı İbram’ı.

“Bak İbram, seni se­ve­rim, be­ğe­ni­rim de… Ça­lış­kan­sın, eşini ele güne muh­taç et­me­den ka­za­nır, ge­çi­nir gi­der­sin. Seni ever­mek is­ti­yo­rum.” de­yin­ce İbra­mın içi bir hoş oldu.

“Nerde o gün­ler Ağa’m! Bene kim kız verir ki?“ de­di­ğin­de, Fi­dan­cı Ali de:
“Ben ne güne du­ru­yom. Büyük kızım Hü­ner­can ile seni baş göz etmek is­ti­yo­rum,”

İbram, öte baktı, beri baktı; boy­nu­nu büktü. Büyük kızda gözü yoktu. Büyük kız ana­sı­nın ilk göz ağ­rı­sı­dır. Biraz da saf­ça­dır. Ken­di­ne bak­ma­yan tip­ler­den­dir.

Karcı İbram, önce iki par­ma­ğı­nı uza­tır Ağa’ya.

“Ağa’m be, ikin­ci kı­zı­nı ver­sen olma mı?”

Fi­dan­cı Ali’nin de atar beş ku­ruş­luk usu.

“Bre den­siz, senin seçme hak­kın var mı ki de ko­nu­şur­sun?”

Karcı İbram, ba­şı­nı yere eğdi, ya­naş­ma­dır, iti­raz edecek du­ru­mu yok­tur.

“Sen bilin Ağa’m! Sen her bir şeyin doğ­ru­su­nu bi­lir­sin.”

“Öy­ley­se oldu bu iş, ha­zır­lan ülen, damat ol­ma­ya. He mi de benim da­ma­dım. On gün sonra dü­ğü­nü­nüz ola­cak,”

Kısa sü­re­de de tüm Yayla Pınar köy­lü­le­ri duydu bu dü­ğü­nün tür­kü­sü­nü…

Karcı İbram, ha­va­lar ısı­nın­ca ‘kar’ da­ğı­tı­cı­sı, başka za­man­lar­da da ‘at’ ba­kı­cı­sıy­dı. Cam­baz­lık yapar, Onun bes­le­yip eğit­ti­ği atlar, çevre ya­rış­la­rın­da göz dol­du­rur­du. Adı başka yö­re­ler­de de, Cam­baz İbram ola­rak bi­li­nir­di. Yayla Pınar köy­lü­le­ri­nin ev­le­ri­nin ça­tı­la­rı­nı süs­le­yen künk­le­rin dü­zen­len­me­si ve ba­kıl­ma­sı da Karcı İbram’ın elin­den ge­çer­di. İnşaat us­ta­la­rı­nı kıs­kan­dı­ra­cak kadar işi­nin er­ba­bıy­dı. Yay­la­nın düz­lük­le­rin­de ye­ti­şen ser­vi­le­rin bu­da­ma iş­le­ri de ondan so­ru­lur­du.

Ay­lar­ca doğru dü­rüst yı­kan­ma­dı­ğı için gi­yi­mi­ne hiç önem ver­mez, yarım paça ve kolu yır­tık ceket ar­ka­sın­da pas­pal pas­pal, do­la­şır­dı. Hele ba­şın­da bir şap­ka­sı var­dır ki, ele al­ma­ya kor­kar­dı insan. Hiç mi hiç yı­kan­maz­dı şap­ka­sı…

Geçen zaman için­de, Hü­ner­can’ dan iki kızı, bir de oğlu oldu Karcı İbram’ın.
Gün­düz­le­ri işi­nin ba­şın­da, ge­ce­le­ri de köy kah­ve­sin­de ka­fa­sı­nın al­dı­ğı ar­ka­daş­la­rı ile soh­bet eder­di İbram.

Fi­dan­cı Ali, iş­le­ri­nin ta­ma­mı­nı İlk da­ma­dı İbram’a bı­rak­tı. Ken­di­si de çe­kil­di ke­na­ra, yaş­lı­lık var ya?

Bir gece ya­rı­sı Fi­dan­cı Ali, bı­rak­tı ken­di­ni, ya­ta­ğın­da çır­pı­na çır­pı­na kay­bo­lup gitti. Mora kes­miş be­de­ni­ni def­net­ti­ler, bo­ğul­muş gi­biy­di. Oysa kalp ye­ter­siz ka­la­rak iş­le­vi­ni dur­du­run­ca işi tamam ol­muş­tu.

Kırk gün sonra da kırk lok­ma­sı dö­kü­lün­ce, Karcı İbram, en büyük damat ola­rak oto­ri­te­yi ele al­mış­tı artık…

Karcı İbram’ın ko­nuş­ma­sı, dav­ra­nış­la­rı, de­ğiş­miş Ağa olup çık­mış­tı. Kah­ve­de­ki san­dal­ye­de otu­ru­şu bile Ağa özen­ti­si­ni or­ta­ya ko­yu­yor­du.

Bir akşam kah­ve­de, soh­be­te dal­mış, evini unut­muş­tu. Yağ­mur da do­lu­diz­gin dök­mek­tey­di neyi varsa…

Son da­ki­ka­lar­da kah­ve­ye üç kişi konuk geldi. İbram Ağa’yı se­lam­la­yıp otur­muş­lar­dı boş ma­sa­lar­dan bi­ri­nin ba­şı­na. Ku­ru­lan­dı­lar, son çay­la­rı­nı da iç­ti­ler.

Kah­ve­ci:

“Ar­ka­daş­lar ka­pa­ta­cam kah­ve­yi, başka çay is­te­me­yin. Ye­de­ğin al­tı­nı da sön­dür­düm.” de­di­ğin­de yeni gelen üç kişi, yal­var yakar kah­ve­de kalıp sa­bah­la­mak is­te­di­ler.

“Biz ge­re­kir­se, san­dal­ye­le­ri sı­ra­lar, pal­to­la­rı­mız­la uza­nır ya­ta­rız. Ne olur izin verin,”

İbram Ağa’nın göz kırp­ma­sı ile kah­ve­ci, rahat ol­ma­ma­sı­na kar­şın, “Ka­la­bi­lir­si­niz,”dedi.

Üç ki­şi­nin ma­sa­sın­da baş­la­yan soh­bet, uza­dık­ça uzadı. İbram Ağa da yan­la­rı­na so­ku­lup sordu:

“Siz ne­yi­ni­zi bö­lü­şe­mi­yor­su­nuz?”

“Ha­zi­ne­le­ri,” dedi bi­ri­si.

“Allah’ıma, ki­ta­bı­ma ça­pa­yı vur­san aha şu­ra­ya, bir küp altın elin­de.”

Üçü­nün de gözü aynı nok­ta­day­dı.

“Bu­ra­da faz­la­sı var, yedi sü­la­le­ni yok­sul­lu­ğa tövbe et­ti­rir.”

İbram, ka­fa­ya koy­muş­tu, sa­at­ler süren pa­zar­lık­tan sonra yüklü bir para ve­re­rek ha­ri­ta­yı satın aldı. Ba­şın­da­ki şap­ka­nın ön si­pe­rin­de­ki bezin ara­sı­na yer­leş­tir­di ha­ri­ta­yı.

Yağ­mur biraz ke­si­lir gibi olun­ca da kalk­tı evine vardı. Pal­to­su­nu attı bir kö­şe­ye, şap­ka­yı da yas­tı­ğı­nın al­tı­na koydu, so­kul­du yor­ga­nın al­tı­na, bey­nin­de­ki ha­zi­ne alan­la­rı­nı do­la­şa­rak uyu­ya­kal­dı.

Er­te­si sabah, ya­ta­ğın­dan kal­kar kal­maz keten be­zin­den bir tor­ba­ya pek­si­met dol­dur­du, iki kalıp da pey­nir koydu.

Hü­ner­can Hanım’a:

“Beni üç ay kadar ara­ma­yın. İşin ba­şın­da­sın, dön­dü­ğüm­de tek­rar dev­ra­lı­rım.” dedi ve tor­ba­sı­nı omuz­la­dı­ğı gibi çıktı yola.

Ha­ri­ta­da be­lir­ti­len yer­le­ri didik didik araş­tır­dı, ka­zı­lan yer­ler­de altın değil de hava vardı. So­nun­da ka­fa­sı­na dank etti, do­lan­dı­rıl­mış­tı. Git­miş­ti pa­ra­cık­la­rı… Üzgün, piş­man döndü evine geldi. Aile­si­ne, ak­ra­ba­la­rı­na ve ço­cuk­la­rı­na karşı mah­cup­tu. Açık ver­mek is­te­me­se de an­la­mış­tı çift­lik­te­ki­ler…

O gece din­len­di. Sabah kalk­tı­ğın­da, çift­lik bi­na­sı­nın yan ta­ra­fın­da­ki ser­vi­le­re baktı “Unut­mak için ça­lış­mak en iyi­si­dir, ben hâlâ varım, tü­ken­me­dim,”dedi.

Aldı tes­te­re­si­ni, tır­man­dı ser­vi­ler­den bi­ri­ne, te­miz­le­di. İkin­ci­si­ne geç­mek için aşağı inmek is­te­me­di, uz­man­lı­ğı idi ya, genç­li­ğin­de­ki gibi ya­pa­rım sandı.

Uzat­tı aya­ğı­nın bi­ri­ni öbür ser­vi­ye at­la­mak is­te­di. Sa­ba­hın kı­ra­ğı­sı dal­lar üze­rin­den kalk­ma­dı­ğın­dan, ayağı kaydı ve aşağı düştü. Çığ­lık­lar, göz­yaş­la­rı dağ­la­dı çev­re­yi, olan ol­muş­tu, fay­da­sı yoktu…