Karanlık Yollar (Çeviri: Kaan Tanyeri)

/ 17 Ağustos 2018 / 152 kez okunmuştur / yorumsuz

Ne­zi­he Muh­yid­din
               Ne­zi­he Muh­yid­din
Kaan Tanyeri

Küçük Hi­kâ­ye / Ne­zi­he Muh­yid­din

En uzun ve karlı bir kış ge­ce­siy­di. Derin ve kas­vet­li bir sükûn ara­sın­da sa­atin dört ağır tar­ra­ka­sı bir sadaî ikaz gibi oda­nın du­var­la­rı­na ak­se­der­ken so­ba­nın ba­şın­da­ki kol­tuk­ta uyuk­la­yan genç kadın bir­den doğ­rul­du. Diz­le­ri­nin üs­tün­de açık duran kitap ka­ya­rak ayak­la­rı­nın al­tın­da­ki kap­lan pos­tu­nun ara­sın­da kaldı, ge­ri­ne­rek ayağa kalk­tı. Ka­rı­şan saç­la­rı­nı ay­na­nın önün­de bir iki la­kayt par­mak dar­be­siy­le dü­zelt­me­ye ça­lış­tı. Sonra mün­fa­il bir eda ile tek­rar so­ba­nın ya­nı­na gitti. Ge­ce­nin geç vak­ti­ne rağ­men genç kadın henüz gün­düz kı­ya­fe­tiy­le bu­lu­nu­yor­du. Et­ra­fı dik­kat­le din­le­di. Ara sıra pan­jur­la­rı hır­çın­ca sar­san çıl­gın bir rüz­gâr­dan başka ufak bir çı­tır­tı bile yoktu… Başı el­le­ri­ne da­ya­lı dü­şün­me­ye daldı… Mef­kû­re­si, ev­ve­la eski tü­fe­ğin önün­de las­tik­li ara­ba­la­rın ara­sın­da do­laş­tı. Biraz sonra lotr ya­ka­la­rı­nı ku­lak­la­rı­na kadar kal­dır­mış bir­çok vakur hat­ve­li, mü­te­bes­sim çeh­re­li genç adam­la­rın ara­sın­da zev­ci­ni de ta­nı­dı, ara­ba­sı­nın ipek dö­şe­me­le­ri ve yu­mu­şak sıcak ör­tü­le­ri ara­sı­na itina ile bir­leş­tir­di­ği pe­ri­ma­don­na­yı bile görür gibi ola­rak ra’şedar oldu… Şişli de­di­ko­du­la­rı hemen mev­su­ki­ye­te yakın bir kat­mi­yet­le bu bütün kış hep bu va­ka­dan bah­se­der­ler­ken o da ha­ber­dar ol­muş­tu. Çünkü bu ha­di­se-i sevda büyük ve şa­ha­ne ta­kad­dü­me­le­ri, şa­şa­adar he­di­ye­le­riy­le, göz­le­ri ka­maş­tı­ra­cak de­re­ce ehem­mi­yet­liy­di… Göz­le­ri yaş hal­ka­la­rıy­la kı­za­ra­rak zev­ci­ni daha yakın dü­şün­me­ye baş­la­dı. Onun ken­di­si­ne karşı ne kadar hak­sız ne kadar gad­dar ol­du­ğu­nu te­sel­lim eder­ken kalbi bur­ku­lu­yor­du. İzdi­vaç­la­rı henüz bi­rin­ci se­ne­si­ni ikmal et­miş­ti. İkini ayı an­laş­ma­mak yü­zün­den dil­gir ve mah­zun­du… O kadar se­ve­rek yap­tır­dı­ğı tu­va­let­ler gar­dı­rop­la­rın esiri olmuş, o kadar be­ğe­ne­rek te­ma­şa et­ti­ği kıy­met­dar mü­cev­he­ra­tı birer şi­hab-ı sakat gibi gö­zün­den düş­müş­tü. Onun da las­tik­li bir ara­ba­sı, em­ri­ne amade bir ütüsü… Ağır ve kibar sa­lon­la­rı, mun­ta­zam hiz­met­kâr­la­rı vardı. Fakat niçin bed­baht­tı. Niçin ek­sik­lik his­se­di­yor­du. Sonra ba­şı­nı sal­la­ya­rak:

—Ah bu met­ru­ki­yet, bu nis­yan ve bu müt­hiş hecz diye mı­rıl­dan­dı. Zev­ci­nin hak­sız­lı­ğı­nı daha iyi an­la­mak için tek­rar ay­na­nın önüne gitti. Blu­zu­nu çı­kar­dı. Jo­bi­ni fır­lat­tı. Uzun mev­ce­dar saç­la­rı­nı ar­ka­sı­na döktü. Mavi rob­dö­şamb­rı için­de dil­ber res­mi­ni sey­re­der­ken mü­te­bes­sim ve vakur ba­şı­nı sal­lı­yor­du, ha­ki­ka­ten nigar sa­rı­şın­la­rın en gü­ze­liy­di. Pe­ri­ma­don­na­nın dol­gun ve müş­te­hi vü­cu­duy­la hiç ben­ze­me­yen narin, le­vend bir en­da­mı altın saç­la­rı, derin ela göz­le­ri vardı… Ağır ve metin hat­ve­le­riy­le tek­rar ye­ri­ne otur­du­ğu zaman güzel göz­le­ri­ni göl­ge­le­yen biraz ev­vel­ki asabi mag­mu­mi­ye­ti hemen zail ol­muş­tu. Şimdi göz­le­rin­de in­ti­kam ve gurur lem’aları ya­nı­yor­du… Kol­tu­ğa yas­lan­dı… Göz­le­ri­nin önün­de bütün me­na­kıb-ı ha­ya­ti­ye­si te­sel­sül et­me­ye baş­la­dı… Ev­ve­la pür ümit ve za­fer­le dolu, han­dan ve şadan genç kız­lı­ğı­nı dü­şün­dü. Onun ta beş se­ne­den beri, mek­te­bi bitip ha­ya­ta atıl­dı­ğın­dan beri pek çok mu­vaf­fa­ki­yet­le­ri vardı. Çok be­ğe­nil­miş­ti. İzdi­va­cı­nın ye­din­ci ayı ihmal olu­na­ma­ya­cak, bir pe­ri­ma­don­na­nın gizli aş­kı­na feda edi­le­me­yecek bir hissi, bir ka­dın­lı­ğı vardı… Gü­nah­kâr değil fakat biraz tec­rü­be­li bir genç kız ola­rak bu adam kar­şı­sı­na çık­tı­ğı zaman onu yeni ha­ya­tın mü­sa­ade­si de­re­ce­sin­de tet­kik ede­rek kabul et­miş­ti… İşte hiç bil­me­ye­rek yahut bir sokak te­sa­dü­füy­le ya­pıl­mış bir iz­di­vaç değil, mü­te­ad­did kibar sa­lon­la­rın­da ve kendi ev­le­rin­de gö­rü­şü­le­rek hatta bir­kaç aylar ta­nı­şı­la­rak ak­de­dil­miş bir ra­bı­ta!.. Bun­dan pek çoğu sa­adet ve mu­vaf­fa­ki­yet ümit et­miş­ti. Onun da ka­dın­lı­ğa, zev­ce­li­ğe, va­li­de­li­ğe dair bir­çok se­vim­li ka­rar­la­rı vardı… Fakat üç ay evvel İstan­bul’a gelen ve Be­yoğ­lu kal­bi­ni tu­tuş­tu­ran bir pe­ri­ma­don­na onun emel­le­ri­ni ka­rar­la­rı­nı zîr ü zeber et­miş­ti. Bütün bu dü­şün­ce­le­rin kas­ve­tiy­le ezi­le­rek kalk­tı. Ma­sa­nın üs­tün­de­ki ri­sa­le­le­ri ka­rış­tır­ma­ya baş­la­dı. Yarım bı­rak­tı­ğı bir ma­ka­le­yi ikmal ede­rek göz­le­ri daldı. Ne kadar haklı ve in­sa­nî ya­zıl­mış­tı. İslam ka­dın­la­rı­nın asa­bi­ye­ti­ni ma­ce­ra­cı, ha­yal­pe­rest, tem­bel, hasta mizaç ve dü­zen­siz ol­ma­la­rı­nı bit­ta­bi’ iyi bir zevce, mem­le­ke­tin ih­ti­yâ­câ­tı­na göre bir va­li­de ola­ma­dık­la­rı­nın esbab ve avam­lı­lı­ğı hep ma’ariz ha­ya­tı­mı­za at­fe­di­yor­du. Nigar —Ne ola­cak? di­yor­du. Biz de ka­dın­lar daima yal­nız­lı­ğa mah­kûm, zevç­ler sa­hip­siz, böyle iş­ti­rak­ler hiç şüp­he­siz esas­lı aile teş­ki­la­tı­na kâfi ge­le­mi­yor… Hatta be­şe­ri­yet bile hemen bila is­tis­na cüz’î küllî fark­lar­la man­tı­kî ile değil fakat bütün saik ha­re­ke­ti olan his­si­ya­tı ile ka­dı­nı daima mağ­lup ve esir; er­ke­ği her zaman hâkim ve galip gör­me­ye alış­mış… Tek­rar kendi he­sa­bı­na rücu’ etti. Şimdi ha­ya­li meç­hul bir apart­ma­nın gizli, sıcak ve zarif bir oda­sı­na girdi. Orada zev­ci­ni pe­ri­ma­don­na­nın iş­ve­le­ri­ne mes­hur, sar­hoş, diz­le­ri­nin di­bin­de pe­res­tiş­kâr gördü. Et­ra­fa daha derin bir te­ces­süs­le kulak verdi. Hiç­bir ses yoktu. Kalk­tı. Sert adım­lar­la pen­ce­re­ye yak­laş­tı, ha­va­nın bü­ru­de­ti­ne rağ­men camı açtı. Pan­ju­ru itti. Tek­rar camı in­di­rir­ken, hemen bir aydan beri kar­şı­ki beyaz ko­na­ğın büyük ve zi­ya­dar pen­ce­re­si­ni yine ay­dın­lık gördü… Bir aydan beri hep kor­ka­rak, bir teh­li­ke gibi gör­mek is­te­me­di­ği gölge yine orada idi. Bil­mem nasıl bir fikir ile bu sefer kaç­ma­dı. Kar­şı­sın­da ve artık göl­ge­nin ha­re­ket­le­ri­ni dik­kat­le takip eder­ken bir­den ka­pu­nun önün­de te­vak­kuf eden muh­te­şem bir ara­ba­nın gü­rül­tü­sü­nü mü­te­akip ka­pu­nun çanı, onun derin sü­kû­ne­ti yırt­ma­ya baş­la­dı.

Ma­kar­ri Köy

Ne­zi­he Muh­yid­din, Ede­bi­yat-ı Umu­mi­ye Mec­mu­ası, Sene: 2, Cild: 2, Nu­ma­ra: 87, 28 Eylül 1918.

Kaan Tanyeri

Kaan Tanyeri, 27 Mayıs 1991’de İzmir/Tire’de doğdu. 2005’te Manisa/Ahmetli Gazi İlköğretim Okulunu, 2009’da Manisa/Turgutlu Milli Piyango Anadolu Lisesini bitirdi. 2013 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümünden mezun olduktan sonra İzmir/Kemalpaşa’ya Türkçe Öğretmeni olarak Atandı.. 2013’ten sonra Celal Bayar Üniversitesinde Yeni Türk Edebiyatı alanında Yüksek Lisans yaptı. Halen Uşak Üniversitesinde Doktoraya devam derken İzmir’in Kiraz ilçesinde Türkçe öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Benzer Konular
Yabancı
Kilitçi

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.