Karanlık Yollar (Çeviri: Kaan Tanyeri)

/ 17 Ağustos 2018 / 123 okunma / yorumsuz

Ne­zi­he Muh­yid­din
               Ne­zi­he Muh­yid­din
Kaan Tanyeri

Küçük Hi­kâ­ye / Ne­zi­he Muh­yid­din

En uzun ve karlı bir kış ge­ce­siy­di. Derin ve kas­vet­li bir sükûn ara­sın­da sa­atin dört ağır tar­ra­ka­sı bir sadaî ikaz gibi oda­nın du­var­la­rı­na ak­se­der­ken so­ba­nın ba­şın­da­ki kol­tuk­ta uyuk­la­yan genç kadın bir­den doğ­rul­du. Diz­le­ri­nin üs­tün­de açık duran kitap ka­ya­rak ayak­la­rı­nın al­tın­da­ki kap­lan pos­tu­nun ara­sın­da kaldı, ge­ri­ne­rek ayağa kalk­tı. Ka­rı­şan saç­la­rı­nı ay­na­nın önün­de bir iki la­kayt par­mak dar­be­siy­le dü­zelt­me­ye ça­lış­tı. Sonra mün­fa­il bir eda ile tek­rar so­ba­nın ya­nı­na gitti. Ge­ce­nin geç vak­ti­ne rağ­men genç kadın henüz gün­düz kı­ya­fe­tiy­le bu­lu­nu­yor­du. Et­ra­fı dik­kat­le din­le­di. Ara sıra pan­jur­la­rı hır­çın­ca sar­san çıl­gın bir rüz­gâr­dan başka ufak bir çı­tır­tı bile yoktu… Başı el­le­ri­ne da­ya­lı dü­şün­me­ye daldı… Mef­kû­re­si, ev­ve­la eski tü­fe­ğin önün­de las­tik­li ara­ba­la­rın ara­sın­da do­laş­tı. Biraz sonra lotr ya­ka­la­rı­nı ku­lak­la­rı­na kadar kal­dır­mış bir­çok vakur hat­ve­li, mü­te­bes­sim çeh­re­li genç adam­la­rın ara­sın­da zev­ci­ni de ta­nı­dı, ara­ba­sı­nın ipek dö­şe­me­le­ri ve yu­mu­şak sıcak ör­tü­le­ri ara­sı­na itina ile bir­leş­tir­di­ği pe­ri­ma­don­na­yı bile görür gibi ola­rak ra’şedar oldu… Şişli de­di­ko­du­la­rı hemen mev­su­ki­ye­te yakın bir kat­mi­yet­le bu bütün kış hep bu va­ka­dan bah­se­der­ler­ken o da ha­ber­dar ol­muş­tu. Çünkü bu ha­di­se-i sevda büyük ve şa­ha­ne ta­kad­dü­me­le­ri, şa­şa­adar he­di­ye­le­riy­le, göz­le­ri ka­maş­tı­ra­cak de­re­ce ehem­mi­yet­liy­di… Göz­le­ri yaş hal­ka­la­rıy­la kı­za­ra­rak zev­ci­ni daha yakın dü­şün­me­ye baş­la­dı. Onun ken­di­si­ne karşı ne kadar hak­sız ne kadar gad­dar ol­du­ğu­nu te­sel­lim eder­ken kalbi bur­ku­lu­yor­du. İzdi­vaç­la­rı henüz bi­rin­ci se­ne­si­ni ikmal et­miş­ti. İkini ayı an­laş­ma­mak yü­zün­den dil­gir ve mah­zun­du… O kadar se­ve­rek yap­tır­dı­ğı tu­va­let­ler gar­dı­rop­la­rın esiri olmuş, o kadar be­ğe­ne­rek te­ma­şa et­ti­ği kıy­met­dar mü­cev­he­ra­tı birer şi­hab-ı sakat gibi gö­zün­den düş­müş­tü. Onun da las­tik­li bir ara­ba­sı, em­ri­ne amade bir ütüsü… Ağır ve kibar sa­lon­la­rı, mun­ta­zam hiz­met­kâr­la­rı vardı. Fakat niçin bed­baht­tı. Niçin ek­sik­lik his­se­di­yor­du. Sonra ba­şı­nı sal­la­ya­rak:

—Ah bu met­ru­ki­yet, bu nis­yan ve bu müt­hiş hecz diye mı­rıl­dan­dı. Zev­ci­nin hak­sız­lı­ğı­nı daha iyi an­la­mak için tek­rar ay­na­nın önüne gitti. Blu­zu­nu çı­kar­dı. Jo­bi­ni fır­lat­tı. Uzun mev­ce­dar saç­la­rı­nı ar­ka­sı­na döktü. Mavi rob­dö­şamb­rı için­de dil­ber res­mi­ni sey­re­der­ken mü­te­bes­sim ve vakur ba­şı­nı sal­lı­yor­du, ha­ki­ka­ten nigar sa­rı­şın­la­rın en gü­ze­liy­di. Pe­ri­ma­don­na­nın dol­gun ve müş­te­hi vü­cu­duy­la hiç ben­ze­me­yen narin, le­vend bir en­da­mı altın saç­la­rı, derin ela göz­le­ri vardı… Ağır ve metin hat­ve­le­riy­le tek­rar ye­ri­ne otur­du­ğu zaman güzel göz­le­ri­ni göl­ge­le­yen biraz ev­vel­ki asabi mag­mu­mi­ye­ti hemen zail ol­muş­tu. Şimdi göz­le­rin­de in­ti­kam ve gurur lem’aları ya­nı­yor­du… Kol­tu­ğa yas­lan­dı… Göz­le­ri­nin önün­de bütün me­na­kıb-ı ha­ya­ti­ye­si te­sel­sül et­me­ye baş­la­dı… Ev­ve­la pür ümit ve za­fer­le dolu, han­dan ve şadan genç kız­lı­ğı­nı dü­şün­dü. Onun ta beş se­ne­den beri, mek­te­bi bitip ha­ya­ta atıl­dı­ğın­dan beri pek çok mu­vaf­fa­ki­yet­le­ri vardı. Çok be­ğe­nil­miş­ti. İzdi­va­cı­nın ye­din­ci ayı ihmal olu­na­ma­ya­cak, bir pe­ri­ma­don­na­nın gizli aş­kı­na feda edi­le­me­yecek bir hissi, bir ka­dın­lı­ğı vardı… Gü­nah­kâr değil fakat biraz tec­rü­be­li bir genç kız ola­rak bu adam kar­şı­sı­na çık­tı­ğı zaman onu yeni ha­ya­tın mü­sa­ade­si de­re­ce­sin­de tet­kik ede­rek kabul et­miş­ti… İşte hiç bil­me­ye­rek yahut bir sokak te­sa­dü­füy­le ya­pıl­mış bir iz­di­vaç değil, mü­te­ad­did kibar sa­lon­la­rın­da ve kendi ev­le­rin­de gö­rü­şü­le­rek hatta bir­kaç aylar ta­nı­şı­la­rak ak­de­dil­miş bir ra­bı­ta!.. Bun­dan pek çoğu sa­adet ve mu­vaf­fa­ki­yet ümit et­miş­ti. Onun da ka­dın­lı­ğa, zev­ce­li­ğe, va­li­de­li­ğe dair bir­çok se­vim­li ka­rar­la­rı vardı… Fakat üç ay evvel İstan­bul’a gelen ve Be­yoğ­lu kal­bi­ni tu­tuş­tu­ran bir pe­ri­ma­don­na onun emel­le­ri­ni ka­rar­la­rı­nı zîr ü zeber et­miş­ti. Bütün bu dü­şün­ce­le­rin kas­ve­tiy­le ezi­le­rek kalk­tı. Ma­sa­nın üs­tün­de­ki ri­sa­le­le­ri ka­rış­tır­ma­ya baş­la­dı. Yarım bı­rak­tı­ğı bir ma­ka­le­yi ikmal ede­rek göz­le­ri daldı. Ne kadar haklı ve in­sa­nî ya­zıl­mış­tı. İslam ka­dın­la­rı­nın asa­bi­ye­ti­ni ma­ce­ra­cı, ha­yal­pe­rest, tem­bel, hasta mizaç ve dü­zen­siz ol­ma­la­rı­nı bit­ta­bi’ iyi bir zevce, mem­le­ke­tin ih­ti­yâ­câ­tı­na göre bir va­li­de ola­ma­dık­la­rı­nın esbab ve avam­lı­lı­ğı hep ma’ariz ha­ya­tı­mı­za at­fe­di­yor­du. Nigar —Ne ola­cak? di­yor­du. Biz de ka­dın­lar daima yal­nız­lı­ğa mah­kûm, zevç­ler sa­hip­siz, böyle iş­ti­rak­ler hiç şüp­he­siz esas­lı aile teş­ki­la­tı­na kâfi ge­le­mi­yor… Hatta be­şe­ri­yet bile hemen bila is­tis­na cüz’î küllî fark­lar­la man­tı­kî ile değil fakat bütün saik ha­re­ke­ti olan his­si­ya­tı ile ka­dı­nı daima mağ­lup ve esir; er­ke­ği her zaman hâkim ve galip gör­me­ye alış­mış… Tek­rar kendi he­sa­bı­na rücu’ etti. Şimdi ha­ya­li meç­hul bir apart­ma­nın gizli, sıcak ve zarif bir oda­sı­na girdi. Orada zev­ci­ni pe­ri­ma­don­na­nın iş­ve­le­ri­ne mes­hur, sar­hoş, diz­le­ri­nin di­bin­de pe­res­tiş­kâr gördü. Et­ra­fa daha derin bir te­ces­süs­le kulak verdi. Hiç­bir ses yoktu. Kalk­tı. Sert adım­lar­la pen­ce­re­ye yak­laş­tı, ha­va­nın bü­ru­de­ti­ne rağ­men camı açtı. Pan­ju­ru itti. Tek­rar camı in­di­rir­ken, hemen bir aydan beri kar­şı­ki beyaz ko­na­ğın büyük ve zi­ya­dar pen­ce­re­si­ni yine ay­dın­lık gördü… Bir aydan beri hep kor­ka­rak, bir teh­li­ke gibi gör­mek is­te­me­di­ği gölge yine orada idi. Bil­mem nasıl bir fikir ile bu sefer kaç­ma­dı. Kar­şı­sın­da ve artık göl­ge­nin ha­re­ket­le­ri­ni dik­kat­le takip eder­ken bir­den ka­pu­nun önün­de te­vak­kuf eden muh­te­şem bir ara­ba­nın gü­rül­tü­sü­nü mü­te­akip ka­pu­nun çanı, onun derin sü­kû­ne­ti yırt­ma­ya baş­la­dı.

Ma­kar­ri Köy

Ne­zi­he Muh­yid­din, Ede­bi­yat-ı Umu­mi­ye Mec­mu­ası, Sene: 2, Cild: 2, Nu­ma­ra: 87, 28 Eylül 1918.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.