Kadın, Tuval ve Renkler / Esra Odman

/ 1 Ağustos 2016 / 8 okunma / yorumsuz

Güneş, tüm çıp­lak­lı­ğıy­la cama göz kır­par­ken, par­mak­la­rım fır­ça­nın be­de­ni­ne can ver­mek için sa­bır­sız­la­nı­yor. Ben, güneş ve pen­ce­re­me yan­sı­yan renk­le­rin mut­lu­lu­ğuy­la coşku için­de­yiz. Renk­le­ri, de­se­ni, dü­ze­ni her se­fe­rin­de is­te­di­ğim gibi kur­gu­la­ya­ca­ğım dün­ya­nın, tan­rı­sı ol­ma­ya ha­zı­rım.

Güne böyle bir he­ye­can­la baş­la­ma­nın tadı bir başka olu­yor: Şö­va­lem, tu­va­lim, tüp­le­rin­den fış­kır­ma­ya hazır renk renk bo­ya­la­rım, in­ce­sin­den ka­lı­nı­na tiner şi­şe­si­nin için­de bir gün ön­ce­ki bo­ya­sın­dan kur­tul­ma te­la­şıy­la bek­le­yen samur fır­ça­la­rım. Bo­ya­yı in­cel­tip ren­gin ol­gun­laş­ma­sı­nı sağ­la­yan, ağda kı­va­mın­da, fır­ça­nın ucun­da­ki bo­ya­nın be­de­ni­ne usul­ca so­kul­ma­sı­nı bek­le­yen bezir yağım… Hepsi hazır, pen­ce­re­nin önün­de beni bek­li­yor­lar.

Bir yıl­dır sü­rek­li ça­lı­şı­yo­rum. Resim yap­tık­ça do­yum­suz­laş­ma­ya, do­yum­suz­laş­tık­ça daha çok renge ih­ti­yaç duy­ma­ya, renk­ler art­tık­ça kal­dı­rım­dan so­kak­la­ra, so­kak­tan cad­de­le­re, cad­de­den in­san­la­ra, in­san­dan ka­la­ba­lık­la­ra, ka­la­ba­lık­tan do­ğa­ya, do­ğa­dan ağaç­la­ra, or­man­la­ra, ne­hir­le­re, de­niz­le­re… gör­dü­ğüm­den his­set­tik­le­ri­me doğru derin ve engin bir yol­cu­lu­ğa çı­kı­yo­rum.

Gör­mek fark et­me­yi, fark edil­me­yi, far­kın­da­lı­ğı ge­ti­ri­yor be­de­ni­me ve ru­hu­ma. Ka­zan­dık­la­rı­mı ye­ni­den du­yum­sa­mak, ayak­la­rı­mın üze­rin­de dur­mak, yü­rü­mek… Hatta koş­mak.

Pen­ce­re­nin ar­dın­da­ki dün­ya­da ge­zin­mek; gü­ne­şin can ver­di­ği bahar çi­çek­le­ri­ni, son­ba­ha­rın ku­ru­muş dal­la­rı­nı, de­re­le­rin din­gin­li­ği­ni, ne­hir­le­rin ka­bı­na sığ­maz coş­ku­su­nu, dağın bu­lut­la­ra de­ği­şi­ni, ha­ya­tın akı­şı­nı sey­re­de­rek geçen zaman, biçim de­ğiş­ti­rip fark­lı iz­dü­şüm­ler bı­ra­kı­yor fır­ça­ma. Gök­yü­zü ma­vi­si­nin kara bu­lut­lar­la kav­ga­sı, top­ra­ğın yağ­mur­la se­viş­me­si, güneş ışın­la­rı­nın ağaç dal­la­rı ile dansı, göl ke­na­rın­da balık tutan yaşlı ada­mın din­gin­li­ği iç dün­ya­mın tu­va­lin­de yer­le­ri­ni alı­yor.

Bazen yo­ru­mu sey­re­de­nin hayal gü­cü­ne bı­ra­kıp; sa­va­şı ve kı­rı­mı, aşkı ve nef­re­ti, ölümü ve ha­ya­tı, hüznü ve se­vin­ci, san­cı­yı ve mut­lu­lu­ğu an­la­tı­yo­rum… Sa­lo­nu­mun du­va­rın­da, ondan al­dı­ğım il­ha­mı, renk­le­ri ve de­sen­le­ri kul­lan­ma şek­li­mi ses­siz­ce sey­re­den Pi­cas­so’nun Gu­er­ni­ca’sı gibi.

Pi­cas­so’nun Gu­er­ni­ca tab­lo­su için

Alman bir Ge­ne­ral “Bunu siz mi yap­tı­nız?” diye, sorar.

Pi­cas­so da “Hayır, onu siz yap­tı­nız.” ce­va­bı­nı verir.

“O”nunla ol­du­ğum yıl­la­rı say­maz­sak, ço­cuk­lu­ğum­dan beri resim ya­pı­yo­rum. Nasıl ki, Pi­cas­so’nun mavi ve pembe dö­ne­mi varsa benim de mor ve kır­mı­zı dö­ne­mim var. Acı kah­ve­le­rin, ka­ram­sar si­yah­la­rın, ka­rar­sız gri­le­rin, umut­suz sa­rı­la­rın, iç bu­nal­tı­cı acı ye­şil­le­rin… Şe­kil­len­di­ği, iti­raz­la­rın, karşı çı­kış­la­rın, hor­lan­ma­la­rın, aşa­ğı­lan­ma­la­rın, ça­re­siz­li­ğin, ka­bul­le­niş­le­rin yoğ­rul­du­ğu mos­mor re­sim­ler yap­mış­tım “O”nunla geçen kayıp yıl­la­rım­da… ya da “O” yap­mış­tı, Pi­cas­so’nun de­di­ği gibi.

Şimdi durup din­len­me­den, kim­se­nin bil­me­di­ği hi­kâ­ye­ler an­la­tı­yo­rum fır­çam­la. Bir­çok ha­yat­lar ya­ra­tı­yo­rum, tanrı gibi; dı­şa­rı çı­kı­yor, içeri gi­ri­yo­rum, içimi dı­şı­ma çe­vi­rip kır­gın­lık­la­rı­mı, se­vinç­le­ri­mi, acı­la­rı­mı, yal­nız­lık­la­rı­mı ku­su­yo­rum.

Yeni bir resim için ha­zı­rım…

Beyaz bo­ya­ya biraz kır­mı­zı, fır­ça­nın ucuy­la ti­ne­ri dam­la­tıp iyice ka­rış­tı­rıp yu­mu­şak ha­re­ket­ler­le tu­va­li boy­dan boya do­la­şı­yo­rum. Göl­ge­siz, ton­suz, uçuk pembe ha­ya­tın baş­lan­gı­cı… Renk­ler bunun üze­rin­de şe­kil­le­necek.
Son­suz­lu­ğun için­de uçu­şan küçük bir tüy gibi; ince, zarif, bir o kadar tutku dolu, abar­tı­sız… Şekli, fırça dar­be­sin­de, kır­mı­zı­nın be­ya­za ye­nil­gi­sin­de gizli…

-Kır­mı­zı­dan nef­ret ede­rim!

-Sana çok ya­kı­şı­yor.

-Mor ka­za­ğı­mı ve siyah pan­to­lo­nu­mu gi­ye­ce­ğim!

-Esin! Bu gece kır­mı­zı tay­yö­rü­nü gi­ye­cek­sin, o kadar!

-Ama…

Kır­mı­zı­dan nef­ret et­ti­ğim yalan. Bu benim kır­mı­zı dönem tab­lo­la­rım­dan biri ola­cak. Renk­le­ri rahat bı­ra­kı­yo­rum, “O” nu renk­le­re katıp yu­mu­şa­tı­yo­rum, bana ka­rı­şa­maz artık.

-Ben ka­rı­şı­rım. Öyle ev­de­ki eş­ya­la­rı ca­nı­nın is­te­di­ği gibi de­ğiş­ti­re­mez­sin. Bu ör­tü­le­rin rengi bu­ra­ya hiç uy­ma­mış, çabuk kal­dır! Ay­rı­ca ka­ne­pe­le­re dik­tir­di­ğin ör­tü­ler çok kötü. Ben, kah­ve­ren­gi ola­cak de­miş­tim, sen git­miş­sin yine ka­fa­na göre mor dik­tir­miş­sin…

-Mor, sa­lo­nu­mu­za çok ya­kış­tı ama. Ben be­ğen­dim bun­la­rı, ben yer­leş­tir­dim, ben dü­zen­le­dim.

-Ha­yır! Bun­dan sonra bana sor­ma­dan hiç­bir şey yap­ma­ya­cak­sın.

-Ben kos­ko­ca ka­dı­nım. Niye bir gün olsun benim is­te­di­ğim, benim seç­ti­ğim gibi ol­mu­yor. Bu­ra­sı benim de evim değil mi?

Tuval benim, renk­ler benim, her şey benim. Bu ev, bu pen­ce­re, bu kol­tuk­lar, ör­tü­ler, üs­tü­me giy­dik­le­rim… Hep­si­ni ben be­ğen­dim.

Gök­yü­zü­nü mor ya­pa­ca­ğım, şim­şek­ler ça­ka­cak, kızıl bir tar­la­nın üs­tün­den kah­ve­ren­gi bu­lut­lar ge­çecek. Mor çi­çek­ler aça­cak ufkun önün­de ve “O” iti­raz ede­me­yecek hiç bi­ri­ne. Var mı ka­rı­şan? Karşı çıkıp be­ğen­me­dim diyen?
— Ben be­ğen­me­dim. Senin ki­şi­lik prob­le­min var kızım.

Boy­nu­mu bü­kü­yo­rum. Ki­şi­lik prob­le­mim var­mış!

Ki­şi­lik: Ki­şi­nin ken­di­ne göre bir ay­rı­lı­ğı, be­lir­gin bir özel­li­ği ol­ma­sı du­ru­mu, ki­şi­nin öz­ya­pı­sı­na uygun ken­di­ne öz­gü­lük­le­rin tümü.

Fel­se­fi ta­nı­mı: Ki­şi­nin özünü oluş­tu­ran, kuran, ki­şi­yi kişi yapan özel­lik.

Öy­le­ce ka­lı­yo­rum. Ak­lı­ma ilk ser­gim­de­ki res­sam, eleş­tir­men, güzel sa­nat­lar­da hoca, o kibar beyin söy­le­dik­le­ri ge­li­yor:

—Esin Hanım, bu ser­gi­de en çok sizin re­sim­le­ri­niz il­gi­mi çekti. Kul­lan­dı­ğı­nız mor ton­lar ve so­yut­la­ma­la­rı­nız ger­çek­ten çok fark­lı. Re­sim­le­ri­ni­ze ola­ğa­nüs­tü bir ki­şi­lik ka­zan­dır­mış­sı­nız. Teb­rik edi­yo­rum sizi.

—İlti­fat­la­rı­nız için ben te­şek­kür ede­rim.

Kır­mı­zı boya gök­yü­zü­nün kö­şe­sin­de ken­di­ne yer açtı usul­ca. Şim­şe­ğin di­bin­de alev sa­rı­sı­nın hemen al­tın­da geçiş yaptı kah­ve­nin içine. Doğum san­cı­sı çeken gök­yü­zü­ne sı­kış­mış, ufak bir kı­zıl­lık. Tam bu kö­şe­den kı­zı­lı da yu­ta­rak doğ­ma­lı mı güneş yoksa fır­tı­na­lar­la bo­ğu­şan bir bulut sü­rü­sü küçük mor çi­çek­ler­le, ge­lin­cik­le­rin üs­tün­de te­piş­me­li mi? Yağ­mu­ra az kaldı, bi­raz­dan çat­la­ya­cak kı­zıl­lık­lar ara­sın­dan kah­ve­ren­gi­nin or­ta­sı. Gök­yü­zü­ne inat­çı bir güneş do­ğa­cak.

—Ha­mi­le ka­la­mı­yor­sun, diye me­rak­lan­mış­tım. Bu sefer de ol­ma­say­dı, seni dok­to­ra gö­tü­re­cek­tim.

—Daha çocuk sa­hi­bi ol­ma­ya hazır de­ğil­dim ama. Ha­mi­le kal­mak is­te­mi­yor­dum. Güzel Sa­nat­lar resim bö­lü­mü­ne gi­de­ce­ğim. Bu ko­nu­da an­laş­mış­tık se­nin­le.

—An­laş­ma filan yok! Ne oku­ma­sı kızım! ‘Kos­ko­ca genel mü­dü­rün ka­rı­sı üni­ver­si­te mi oku­yor?’ de­dir­te­cek­sin. Sen artık benim ka­rım­sın, ço­cu­ğu­mun an­ne­si ola­cak­sın, okul filan yok. Ba­ba­nın ya­nın­da oku­say­dın.

—Ama bana söz ver­miş­tin.

— Bun­dan sonra senin tek işin oğ­lu­ma bak­mak… Hem çocuk olun­ca işten de çı­ka­cak­sın.

—Oğ­lu­na mı? Ner­den çı­kar­dın oğlan ola­ca­ğı­nı?

—Ne demek ner­den çı­kar­dın? Gö­rür­sün bak, bir oğlum ola­cak…

“O”nun bir oğlu ola­cak, güneş şu kö­şe­den do­ğa­cak. Benim neyim ola­cak? Bir sürü yağ­lı­bo­ya tab­lom. Şu­ra­ya, tam kö­şe­ye ha­yal­le­ri­me giden yeşil bir leke ko­ya­ca­ğım.

—Bak ya! Dik­kat et­mi­yor­sun ha­re­ket­le­ri­ne. Çok hız­lı­sın. Artık kar­nın­da oğ­lu­mu ta­şı­yor­sun. Bırak çocuk gibi ora­dan oraya zıp­la­ma­yı, Esin.

—Bugün benim yaş günüm. Bir bil­sen, neler yap­mak is­ti­yo­rum, neler.

—Kızım ya, artık bü­yü­dün. Çocuk gibi dav­ra­nış­lar­dan ne zaman vaz­ge­çe­cek­sin? Bir de çocuk sa­hi­bi ola­cak­sın. Ne yaş gü­nüy­müş bu ya! İlerde oğ­lu­mu­zun yaş gü­nü­nü kut­lar­sın. Biraz sakin ol, hop otu­rup hop kalk­ma öyle.
Dü­şün­ce­ler bey­nim­de yer de­ğiş­ti­rir­ken, he­ye­can­lı ruhum fır­ça­ya yol gös­te­ri­yor. Fırça, et­ki­si­ni ya­vaş­ça yi­ti­rip el­le­rim pa­let­te­ki renk­le­ri­ne bu­la­şı­yor. Par­mak uç­la­rım hiç ol­ma­dı­ğı kadar sa­bır­sız. İşaret par­ma­ğım ve orta par­ma­ğım­la mora bu­la­nıp gök­yü­zü­ne do­ku­nu­yo­rum. De­rin­le­re giden, masum bir bakış ol­ma­lı; mor mavi ve kı­zı­lın ya­kı­cı, bir o kadar göz ka­maş­tı­rı­cı par­lak­lı­ğın­da.

Par­mak­la­rım ve fırça renk­ler­de ken­di­ni kay­be­der­ken; küçük dal­ga­la­rın kı­yı­yı şı­ma­rık­ça öpen beyaz kö­pü­ğün­de bu­lu­yo­rum ken­di­mi. İçim­de­ki onca coş­ku­ya rağ­men dur­gun bir ha­va­sı var; ma­vi­nin, kar­men kır­mı­zı­sı­nın ve li­mon­kü­fü­nün. Yo­sun­la­rın ko­ku­su ge­li­yor bur­nu­ma…

—Ben sana kaç defa resim yapma, bu koku ço­cu­ğu ze­hir­ler, dedim.

—Ser­gi­ye ha­zır­la­nı­yo­rum. Bu son… bit­mek üzere.

—Do­ğu­ma bu kadar az kal­mış­ken ne ser­gi­siy­miş bu? Bana sor­dun mu?

—Sor­dum ya! Sen de, tamam, de­miş­tin.

—Sen ser­gi­ye ka­tıl­ma­ya­cak­sın. Ben­den ha­ber­siz ka­tı­lır­san ve de oğ­lu­ma bir şey olur­sa vay ha­li­ne!

Çok he­ye­can­lı­yım. Tümü soyut re­sim­ler­den olu­şan ilk ki­şi­sel ser­gi­me ha­zı­rım…

—Bugün ço­cu­ğun cin­si­ye­ti­ni öğ­ren­me­ye gi­de­ce­ğiz. Çabuk ha­zır­lan.

—Ben git­mek is­te­mi­yo­rum.

—Ne demek, is­te­mi­yo­rum?

Du­alar işe yarar mı acaba? “Tan­rım sana yal­va­rı­yo­rum, lüt­fen “O”nun bir oğlu olsun.”

Yirmi dört par­ça­lık “Kır­mı­zı Doğ­ma­lar” se­ri­si­nin son res­mi­ni ta­mam­la­mak üze­re­yim. Bu bir karşı du­ruş­lar ser­gi­si. “Her şeye inat ben bu­ra­da­yım!” di­ye­ce­ğim.

“Karma ser­gi­nin bu ilk gü­nün­de ben orda ola­ca­ğım! Seni is­te­mi­yo­rum ya­nım­da! Ca­nı­mı sı­kı­yor­sun artık! ” diye hay­kı­rı­yor, iç sesim.

Ya­vaş­ça, ağır be­de­ni­mi kal­dı­rıp en şık kı­ya­fe­ti­mi gi­yi­yo­rum, şiş­miş ayak­la­rı­mı siyah rugan ayak­ka­bı­lar sıksa da ca­nı­mın acı­ma­sı­nı önem­se­me­den ka­pı­nın ya­nın­da duran ay­na­da ken­di­me gü­lüm­sü­yo­rum…

Ga­le­ri­nin ka­pı­sın­dan içe­ri­ye ko­ca­man kar­nım­la gir­di­ğim­de tüm ba­kış­la­rın odağı olu­yo­rum. İlti­fat­la­rın ardı ar­ka­sı ke­sil­mi­yor. Re­sim­le­rim, di­ğer­le­ri­nin ara­sın­dan gü­lüm­sü­yor.

Şe­kil­ler is­te­di­ğim kı­vam­da tu­val­de yer­le­ri­ni aldı. Kor­ku­la­rın, hüz­nün ve acı­nın yeri yok bu­ra­da. Neş’e ve yürek var için­de, aşkın ve sev­gi­nin gücü; va­rol­ma­nın da­ya­nıl­maz ha­fif­li­ği. Ger­çek­ten uzun za­man­dır ilk defa ken­di­mi bu kadar ha­fif­le­miş his­se­di­yo­rum. Son fırça dar­be­siy­le daha da ha­fif­le­ye­ce­ği­min far­kın­da­yım. Resme uzak­tan bak­ma­dan, bi­tir­me­nin he­ye­ca­nıy­la im­za­mı atı­yo­rum kö­şe­si­ne.

Ser­gi­yi ge­zer­ken,”O”nun yok­lu­ğun­dan çok kendi var­lı­ğı­mın gü­cü­nü his­se­di­yo­rum… San­cı­la­ra rağ­men bu güç ayak­ta tu­tu­yor beni…

Ayak­ta dur­mak­ta zor­la­nı­yo­rum. Ba­cak­la­rım tit­ri­yor. Kar­nı­mı tu­tu­yo­rum. Ba­ğır­ma­mak için derin bir nefes alı­yo­rum. Ilık bir suyun içim­den, ba­cak­la­rı­mın ara­sın­dan bo­şal­dı­ğı­nı his­set­ti­ğim­de ayak­la­rım boş­lu­ğa ba­sı­yor. Mor ve çelik ma­vi­si ile şe­kil­len­dir­di­ğim “Bir Kadın” tab­lo­su­nun bu­lun­du­ğu du­va­rın di­bi­ne yı­ğı­lı­yo­rum. Sa­de­ce par­mak­la­rım­la bo­ya­dı­ğım, “Öz­gür­lük” tab­lo­ma başka bir açı­dan ba­kar­ken göz­le­rim ka­pa­nı­yor.

Kol­la­rım­da garip bir uyuş­ma, içim­de he­ye­can var. Par­mak uç­la­rım­da mut­lu­lu­ğun renk­le­ri, arka oda­dan gelen sesle daha da ne­şe­le­ni­yo­rum. El­le­ri­mi ti­ner­le te­miz­le­yip bütün bo­ya­la­rı çı­ka­rı­yo­rum.

Kızım uy­ku­sun­dan uyan­mış, mah­mur göz­ler­le et­ra­fa gü­lü­cük­ler da­ğı­tı­yor. Pren­se­si­mi ku­cak­la­yıp sa­lon­da­ki res­min ba­şı­na gö­tü­rü­yo­rum. Bir­den ya­ban­cı bir tab­lo­ya bakar gibi his­se­di­yo­rum. Gök­yü­zü­nü, de­ni­zi, san­da­lı, kum­sa­lı gör­mek, so­yut­tan so­mu­ta geç­mek, le­ke­ler ve şe­kil­ler­le değil dal­gay­la, gü­neş­le, bu­lut­la dolu dolu olmak şa­şır­tı­yor beni. Kı­zı­ma sa­rı­lıp; “Bunu sen yap­tın pren­se­sim. Hazır mıyız ser­gi­mi­ze? “di­yo­rum.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.