Kaçış / Necdet Aracı

/ 19 Ağustos 2016 / 15 okunma / yorumsuz

Çatıdaydı!

Çok soğuktu. Rüzgar vardı. Rüzgârın uğultusu; belli belirsiz  köpek ulumalarını da beraberinde getiriyordu.

Bir süre olduğu yerde kalarak çevreyi gözlemlemeyi niyetlendi. Cezaevinin idârî bölümünün bacasından yayılan boğucu duman kokusu genzini yakmaya başlamıştı. Kol yenleriyle burnunu silmeye çalıştı; yüzünü hissetmiyordu …Cezaevinin hemen karşısından  başlayan gecekonduların birinde açık bırakılan bir kömürlük kapısı düzensiz aralıklarla duvara çarpıyor; kapının yağsız menteşelerinden çıkan sinir bozucu gıcırtılar, dikkatini dağıtıyordu.

Deli gibi esen rüzgâr, sanki bedeninin içinde dolaşıyordu. Titremeye başladı. “Kendine gel oğlum! Kendine gel!” diye dişlerini sıktı. Omuzbaşlarını ileri geri oynattı bir süre, kollarını birbirine kavuşturup belinde holihop çeviriyormuş gibi hareketler yaptı olduğu yerde. Diğer taraftan da dizleri üzerinde doğrularak çömeliyordu. Bacaklarındaki uyuşukluk sürüyordu. Kulakları uğulduyordu. Garip bir ses karmaşası beynine yerleşmiş, beyninin derinliklerinde dört dönüyordu sanki.

Gecenin sessizliğinde, her şey çok önceden yazılıp çizilmiş, tasarlanmış, delirten bir duraganlık içinde öylece duruyordu sanki! Bir oyun!  Bir korku filminin kahramanı gibi hissediyordu kendini; fondan birileri uğultulu bir rüzgar sesi veriyor, kendisi güya cezaevindeymiş de kaçmak için gecenin bir vakti çatıya çıkmış, dört görünmez  kamera değişik açılardan çekim yapıyor , filmi çeken kimsenin az sonra ortaya çıkıp, “Tamam kestik! Diğer sahneyi alıyoruz!. Toparlanın bakalım!” diye seslenecekti! Çok tuhaftı! Böyle hissediyordu. Cezaevi avlusunun toprak zemini önceki akşam yağan şiddetli yağmurun izlerini taşıyor; dış kapının her iki yanında bulunan nöbetçi kulübelerinin tam ortasında iki büyük su birikintisi donmak üzere matlaşmış bir şeklide göze çarpıyordu. Su birikintilerinden biri diğerinden daha aydınlık ve beyaza yakın görünüyor, diğeri ise sanki içinde ejderhalar , dünya dışı yaratıklar varmış gibi, insana tiksinti veren karanlık, kahverengi ile kusmuk yeşili karışımı kocaman gövdeleri ve hastalık sarısı gözleriyle orada öylece  etrafı kolaçan ederek sizi gözetliyorlar izlenimi veriyordu.

Olduğu yerde silkelendi. Doğrulmaya çalıştı. Doğruldu. Usulca, çatının ucuna doğru ilerlemeye başladı. Oldukça yavaş hareket ediyordu. Sinerek nöbetçi kulübelerinden yana baktı. Bulunduğu yere yakın köşedeki kulübede, orta bölümde ve sağ taraftaki kulübede ikişerden altı jandarma vardı.

Çılgın ayaz değdiği her şeye yapışıp kalıyor, dokunduğu her şeyi zambak gövdesi gibi kırılgan hâle getiriyordu. Kupkuru dudakları birbirine yapışmıştı. Soğuktan iyice katılaşan kasları, damarlarına dayanılmaz bir baskı yaparak onları büzüyor, sanki kanı pıhtılaşmış ve bedeninde dolaşamıyordu. Öyle hissediyordu! Her yanı uyuşmuş, şiddetli ve sürekli baş ağrısı, düşünmesini engelliyordu. Görünmez bir çığ üzerine üzerine geliyor ve o, sanki bir başka zaman boyutuna girip girip çıkıyordu.

İşte, Irlamaz Çayı boyunca sağlam kökleriyle toprağa sıkıca yapışmış yabâni otlar, rengarenk çiçeklerini çayın yüzeyine serpiştiriyorlar; çay tabanında salınan güçlü gövdeleri ve gür yapraklarıyla iri söğüt ağaçları, gelen geçene, ‘ben buradayım…ben buradayım…’ diye sesleniyorlar ama seslerini kimseye duyuramıyorlardı. Birbirine omuz vererek yükselen badem ağaçları öyle parlak görünüyorlardı ki! “Bu ışık nereden geliyor,” diye şaşkın şaşkın etrafına bakındı bir süre.

Kol yenleriyle gözlerini silmeye çalışırken, ansızın aşağıda bir hareketlilik gözledi. Üç kulübede birden, aynı anda kibrit çakımına benzer ışıklar görür gibi olmuştu. Eğildi, dikkatlice baktı. Jandarmaların sigara ateşlerini net olarak görüyordu şimdi. Hepsi birden aynı kulübeye doluşmuştu! Neler oluyor diye çevreye bakınırken, cezaevinin tam karşısına düşen bir gecekonduda cılız, sarı bir ışığın yandığını ve bir kadının soyunmakta olduğunu gördü. Dikkatlice baktı; kadının banyoda olduğunu fark etti.

“Fırla oğlum!” diye haykırdı kendi kendine. “Bir dakikan ya var ya yok…Fırla!”

Sağa yönelerek duvarın ucuna geldi, oradan sarkarak aşağıya atladı. Ayaklarında, daha önce ağabeyine  yaptırdığı kauçuk ayakkabılar vardı; hiç ses çıkarmıyordu! Göz açıp kapayana değin tel örgülerin altından geçerek cezaevi dışına çıktı. Soluk soluğa kalmıştı. İnanamıyordu! Bir mucize olmuştu. Mucizelere pek inanmazdı ya, olmuştu işte! Mucizenin ta kendisiydi bu!

Cezaevinin arka tarafından, az ileride başlayan  gecekondulara doğru sürünerek ilerlemeye başlamıştı! Kozmik bir okyanusta yüzüyordu sanki. Kendinde değildi! Kasaba’ya varmıştı bile!

Irlamaz Çayı sağ tarafındaydı işte! Güneş yakıyordu değdiği yeri. Ne kadar da güzeldi! Sıcacık! Çocuklar çığlık çığlığa bahçelere girip girip çıkıyordu! Ceplerinde incirler! Ceplerinde incir lekeleri! Mavi-yeşil yusufçuklar, Irlamaz Çayı’nın durgun suyuna değip değip kalkıyor; yolun öbür yakasında, ağaçlara bağlanan birkaç arı oğulu düştü düşecek sallanıyordu. Beyaz, pembe çiçekleriyle, dikenli ve çalı görünümünde böğürtlenler, yeşil kırmızı minik meyveleri iyice olgunlaşıp siyaha dönmüş; kendini sunmak ister gibi yola doğru sarkıyorlardı. Etli yapraklarıyla yüzlerce damkoruğu, sarı-beyaz-pembe çiçekleriyle salkım salkım kendini gösteriyor; yapraklarıyla, rozetler oluşturarak gülümsüyordu. Az ötedeki turnaayağı dibinde bir kımıltı; kozasından çıkmaya hazırlanan bir kelebek, habire içindeki zehiri boşaltıyordu!

Her yer ışığa kesmişti birden! Beyaz kristâl bir ışık! Isıktan, neredeyse bir şey görünmüyordu! Işık, içine aldığı her şeyi hapsediyor, bir daha da dışarı salmıyor gibiydi!

Neriman’ın elleri avuçlarının içindeydi işte! Avuçları sırılsıklamdı terden! Kıvrıla büküle Kayrak Köyü’ne tırmanan yolun tam ortasında durmuşlardı işte! Gökgedik Köyü ayaklarının altındaydı; yemyeşil bir vadinin ortasında öylece duruyordu işte!  Irlamaz Çayı, köyü tam ortadan ikiye bölmüş, salınıyordu yatağında! Çayın öte tarafında bir cami göze çarpıyordu, beride ise bir okul. Uzaktan bakılınca sanki köyde kimseler yok! Öyle sakin.

 “Önümüzdeki Cumartesi  daha yukarı çıkalım,” diyor Mustafa. “Kayrak Köyü’ne. Hem, Cavit Usta’yı da görürüz!”

 “Tamam,” diyor Neriman. “İstersen şimdi çıkalım.”

 “Yok,” diyor Mustafa. “Arabayı kaydırırsın falan! Neme lâzım!”

Neriman, hafifçe kulağına dokunuyor Mustafa’nın, “Birle çıkıyoruz ya işte. Kaydırdık mı buraya kadar?”

Her ikisi de aynı anda duydukları sese doğru yöneliyorlar. Köyün dolmuşu yukarı doğru tırmanmaya çalışıyordu. Dolmuşun motoru, dik rampada oldukça zorlanıyor, egzosundan çıkan siyah dumanlar yol boyunca uzanan çalılıkları örtüyor, görünmez kılıyordu. Dolmuş, yanlarına geldiğinde bir ân için, içeridekilerle göz göze geldiler. Dolmuştaki adamlar hemen gözlerini kaçırdılar.

“Gördün mü bak,” diye dürtekledi Mustafa Neriman’ı.

 “Neyi gördüm mü?” dedi Neriman.

 “Ne de olsa yanında erkek bulunan bir kadına bakmak yakışık almaz diye kaçırdı adamlar gözlerini. Görmedin mi?”

 “Peki, yanında bir erkek olmayan kadına bakmak yakışık alır mı?” diye bir başka soruyla yanıtladı onu, Neriman.

 “Nasıl yani?” diye sordu Mustafa.”Neden bakılmasın kadına? Bir kiraz ağacına bakar gibi meselâ. Denizlere bakar gibi, vapurla yarışan martılara, ayışığında bir kelebek kanadına bakar gibi! Mızıka çalan çocuklara bakar gibi, Finike’de portakal çiçeklerine bakar gibi, akasya çiçeklerine! Her ilkbahar çiçeğe durduğunda tabiat; ağaçların ve dağların geçilmeyen fiyakasına bakar gibi! Elma şarabına bakar gibi meselâ, frenk üzümlerine… Neden olmasın?”

 “Tamam, tamam anladık,” diye omuz silkiyor Neriman. “Şairliğin mi tuttu  ne?”

Tam sigaralarını yakmışlardı ki, aşağıdan bir traktör göründü.

Traktörün römorkunda çocuklar ve kadınlar un ve kepek çuvalları arasına gelişigüzel oturmuşlardı. Traktör yanlarına yaklaştığında bu kez kadınlarla göz göze gelmişlerdi. Kadınlar gözlerini kaçırmıyorlardı! Birbirlerine yaslanarak arabanın içine bakıyorlar ve gülümsüyorlardı. Neriman’la Mustafa da gülümseyerek selam verdiler onlara. Traktör, beş on metre uzaklaşmıştı ki,  kadınlardan biri el sallamaya başlamış, ardından diğer kadınlar da aynı şeyi yapmaya koyulmuşlardı. Ağır ağır yokuşu tırmanan traktör, dönemece varana değin karşılıklı el sallamalar ve gülüşmeler sürmüştü öylece.

Gülüşmeler, traktörün boğuk sesine karışıyor, rüzgârın da etkisiyle gidip gidip geliyordu.

Ansızın kendine geldi! Ne kadar zamandır bu haldeydi? Emekliyordu hâlâ! Doğrulmalıydı!

Doğruldu. Bakındı; sokağın ortasına kadar gelmişti. Üstünü başını silkeledi. Ortalıkta çıt çıkmıyordu. Başıboş sokak kedileri evlerin önüne bırakılmış çöp bidonlarını eşeleyip karıştırıyordu.

Gülümsedi.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.